✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

25 Ağustos 2025 Pazartesi

İlk İş Günüm: Gerginlikten Sempatiye

 


            Bu yazıyı ilk iş günüm olan bugün kaleme aldım. Ofise girdim boş bir yer buldum oturdum gerginliğimi alsın diye yazmaya başladım. Bu ilk görüşlerim oldu yani. Ayrıca olay yerinden bir yazıydı.

            Saat 08.45 sabahın köründe uyanmış tangur tungur otobüslerde, metroda sallana sallana içim çıkmış şekilde iş yerime geldim. Toplantı odasındayım şu an. Gerginim ve sadece geleceği düşünmekten başka bir şey yapmıyorum.

            Ofise girmeden önce bahçede yeni başlayanlar olarak bir iki kişiyle sohbet etme fırsatım oldu. Gerginliğimi biraz aldı ancak ruhum hala daralıyor. Toplantı masasının etrafında sekiz kişi dizildik eğitim verilecek denildi onu bekliyoruz. Dakikalar geçiyor sessiz bekleyiş sürüyor. Sessizlik oldukça daha çok geriliyorum. Tam karşımda platin saçlı suratsız bir hanımefendi oturuyor. Mimikleri donuk sadece etrafı izliyor. Ben kafamı eğdim sadece yazı yazıyorum. Herkes ne yapıyor bu bıyıklı diyebilir aslında.

            Şimdi bir kişi daha geldi, kaç kişi olacağımız meçhul. İşimizin nasıl işleyeceği meçhul. Demin giren hanımefendi rüzgar gibi geldi. Sandalye nerede, nereye oturayım, biraz çekilir misiniz vs. iyice gerildim.

            Bayağı kalabalık olmaya başladık. Gelen artık yer bulamamaya başladı. Ben de gözlemlerimi neden yazıyorum onu da bilmiyorum. Çok gerginim sadece. Biraz birbirimizle konuştuk ortam sakinledi sürekli şaka yapıyorum. Çok gerildiğimde saçma sapan konuşurum aslında sürekli geyik yaparım. Biraz frenliyorum bu sefer kendimi. Eğitim veren kişi çok sempatik olduğumu beyan etti bana. Herkes aynı anda evet evet dedi. Bu biraz daha gerginliğimi aldı.

            Eğitim gün boyu sürdü. Yazının başından beri gerginim derken aslıda bu gerginlik bu işi becerebilir miyim korkusu olduğundan. Eğitim gayet yoğum geçti. Biraz kafamdan duman çıkmadı değil. Ayrıntılı bir eğitimdi

            Demin suratsız dediğim hanımefendi gayet samimi sempatik bir hanımefendi oldu. İlk söylediklerim için özür dilerim. İlk görüştü o, insan sarrafı değilim. Etrafına yuvarlak yaptığımız masanın arka sırasında kalan bir beyefendiden kıl kaptım sadece. Çok ukala ve bayağı konuşuyordu kendisi. Eğitimi veren şahsı bir ara konuşturmadı bile. Ben göz devirdikçe yanımda ki bana bakıp güldü durdu.

            Köşede sessiz duran iki kişi vardı onlardan biriyle muhabbet etme şansım oldu. Tatlı bir köpekleri varmış puddle. Fotoğrafını bile gösterdi. Masaya tamamen hakim olan bir hanımefendi vardı o gayet sempatikti ancak demin ki ukala için söylediklerim onun için geçerli değil. Gayet konuşkan biriydi. Karşımda oturan platin saçlının yanında sürekli bilgisayarım bozuldu maili açamadım diyen biri vardı.

            Bir ara klima konuşuldu. Açarız açmayız yanarız yanmayız diye. Garipti… Hepimiz robotlar gibi programlandık. Çalışmaya hazırız. Başaracaksın Emirhan bu iş senin hayatını değiştirecek. Her şey çok güzel olacak. Bir şekilde tutunacaksın. Ekip arkadaşlarım gayet makul sevecen insanlar beraber, onlar kendileri yarış atı gibi hissetmedikleri sürece, el ele verip bu şirketin altını üstünü getireceğiz.

23 Ağustos 2025 Cumartesi

Şarkılar, Şiirler ve chicadelaluna’ya Bir Selam

 


            Bu yazıyı Erkin Koray’ın Bir Eylül Akşamı şarkısı eşliğinde yazıyorum. Bu şarkıyı çok severim tınıları o kadar kulak doygunluğuna iletir ki insanı gözlerinizi kapatıp bir eylül akşamında hissettiriyor. İki yanı ağaçlı ıssız bir yolda yürürken yaprakların yer yer sararmış yer yer dökülmüş hüzünlü bir mutluluğa sokuyor insanı. Aslında oldum olası sonbaharı ve kışı sevmem. Türkiye’de ikiye bölündüğümüz gibi sosyal medyada da insanlar ikiye bölünüp kışçılar ve yazcılar oluşmuş durumda. Benim en sevdiğim mevsim ilkbahardır aylardan da mayıstır. Zira önün yaz hava çok sıcak değil soğuk da değil. Sonbahar ve kış gelince beni cidden bir hüzün basıyor.

            Çoğu kişi bilir bunu ama ben de anmak Erkin Baba’yı taltif etmek isterim. Rolling Stones grubu Erkin Baba’nın Bir Eylül Akşamı şarkısından etkilenip Paint It, Black şarkısının bestesini yaptıkları rivayet edilir.

            Bununla ilgili bir çok hikaye vardır. Yani yabancıların bizim şarkılarımızdan etkilenip kendi bestelerini yaptıkları şarkılar. Bir örnek de Zeki Müren’in Yaralı Gönül şarkısı Pulp Fiction filminin tema şarkısı olan Misirlou eseri de benzer tınılardır. İkisi de harika şarkılardır. Yolunu kaybettirir insana dinlerken. Bir örnek de Aşık Veysel’in Kara Toprak türküsünden etkilenilmiş Sleep Drifter şarkısıdır. King Gizzard & The Lizard Wizard grubu Türk hayranıdır. Türkiye’ye geldiklerinde klasik microtonal gitarın mucidi Tolgahan Çoğulu ile tanışıp Kara Toprak türküsünden etkilenip böyle bir eser ortaya çıkarmışlardır. Eseri de microtonal gitarla yapmışlardır.

            Müzikten ziyade insanın şarkı sözlerinin şiirlerin hissettirdiklerine değinmek istiyorum. Kimi şiirler, insana hüzün hissettirirken kimi de mutluluk verebiliyor. Bu gayet doğal.

            Bir blog yazarından bahsedeceğim mahlası chicadelaluna böyle tanınmak isteyen birisi. Medium sitesinde yazıyor. Ayrıca kendisi sayesinde ben de oraya birkaç yazımı atmış bulunuyorum naçizane biraz kendisinin şiirlerinden bahsetmek istiyorum. A DADA! İsimli şiiri aynı sizi Büyükada’da dolaşıyormuşsunuz da arkanızda bir koro bağırıyormuş hissi verir. Zira kendisinin de bunu istediğine eminim çok absürt bir şairdir kendisi. Sonbaharda da değil baya yaz havasındadır şiiri. Ancak bazı şiirleri gayet kış gibidir. İnsanı ürpertir içine işler. Kötü Kız ve Ru bunlardan biridir. Silahlar ve bombalar büyümeden ölen Peanut…

Bu yazımı bu blog sayesinde tanıştığım değerli yazar arkadaşıma ithaf etmek istiyorum. Beni mazur görmesini umuyorum. Zira bir şiir özürlüsü olan ben kendisini paylaşmaya soyundum. Ancak yazıları beni çok cezbetti imgeleri çok hoşuma gitti, kendisini onurlandırmak istedim.

21 Ağustos 2025 Perşembe

Bir Telefon, Bir Randevu ve Yeni Bir Başlangıç

 


        Aylardır yazmak istediğim yazıyı nihayet yazıyorum. İş buldum sonunda. Pek tatmin olabileceğim bir iş değil ama artık kafama koymuştum ve ilk gelen işe atlayacaktım. Çünkü süreç beni çok yıpratmıştı. Yorulmuştum gerçekten, kendimi özel sektörün vantuzlu kollarına bıraktım artık. Beni sıktıkça sıkacak, bunaltacak, yoracak ancak en azından parasız bırakmayacak. Paranın çok önemli olduğunu biliyorum. Ama işsizlik sürecinde daha da önemli. Ortalama bir Türk erkeği belli bir yaştan sonra babasına gelip bana harçlık verir misin demesi zor bir durum.

    Dün öğle saatlerinde telefonum çaldı “iş arayışınız devam ediyor mu?” diye. Olanca sesime profesyonellik katarak heyecanımı bastırıp “evet tabi” deyiverdim. Telefondaki hanımefendi işi anlatıp bana randevu verdi. Ben Anadolu yakasında yaşıyorum ve iş yeri Avrupa yakasındaydı. Yaratana sığınıp tamam gelirim dedim. Bereket, iş hibrit denilen tarzda yani bir gün ofis dört gün evde. Bu da bir avantaj elbette. Telefonu biraz ter biraz heyecan içinde kapattıktan sonra düşüncelere daldım. Bunu hep yaparım zira. Ne zaman önemli bir şey olsa onunla ilgili iyi kötü tümüyle hayal kurarım. Gene hayal kurmaya başladım sabahın köründe hava ışımadan otobüse biniyorum ofise gidiyorum. Koltuğa oturuyorum biri geliyor münasebetsiz kahve döküyor üstüme. Sonra takım lideri geliyor geç kaldın Emirhan diyor. Primde birinci oluyorum beni tebrik ediyorlar. Daha telefon yeni kapandı bakın.

      Avrupa yakası benim için Fatih ilçesinden başka bir yer değildi. Otuz yaşındayım inanın İstanbul’un Avrupa yakasında Tarihi Yarımada haricinde birkaç defa bulundum o da bir elin beş parmağı kadar varla yok arasındadır. Tek tek sayabilirim gittiklerimi o kadar yani. Metrobüsten inip Beşiktaş’ın kalabalığı üzerime gelince kendimi Anadolu’dan gelmiş köylü gibi hissettim. Sanki hiç büyükşehirde yaşamamış gibi hissediyordum. Bu kadar insan ve araba nereye gidiyordu?

     12.45’te olan randevu saatine 11.00’de gittim. Aman geç kalırım, aman trafik olur, aman yeri bulamam diye. Halbuki hanımefendi konum attı, gideceğim şekil metro ve metrobüs ile olacaktı. Yani trafik mevzusu ile alakası yok. Ama OKB ve Anksiyete devreye giriyor. Daha önce anlatmadım bunu bu ayrı bir mevzu tabi. Dallama olarak dediğim gibi saat 11.00’de binanın kapısına dikildim. Şimdi arasam geldim desem ben sana 12.45 dedim kardeşim ne işin var burada diyebilir. Hiç profesyonel değil tabi. Sanki çok profesyonelmişiz gibi. Geçtim bir kafeye oturdum sigara ve çay içtim, kafamda söyleyeceklerimi planlıyorum falan. Kafede de güneşin alnına oturttular zaten çay içtikçe ter bastı inşallah insan kaynaklarına ter kokmam diye dua ede ede saati 12.45 ettim.

       Girmeden önce kapının önünde son kez durup kapıya baktım. “Emirhan bu kapıya ilk ve son girişin olmasın hadi göreyim seni” dedim ve girdim. Girer girmez arkamdan da bir hanımefendi girdi ve benimle aynı yeri sordu. Oldum olası konuşmak heyecanımı bastırır. Onunla asansörde on-on beş saniyelik bir sohbet ettim ofise girdik. İnsan kaynakları karşıladı beni. Kendisi daha öncekiler gibi değildi gerçekten. Önceki tecrübelerimde genelde bu insanlar biraz enerjik olurlar bu beyefendi oldukça sakin biriydi. Oldukça… İşi de yine aynı sakinlikle anlattı ve ekledi. “burada kuru maaşa tamamım ben derseniz şimdiden söyleyin yapmayalım zamanımızı harcamayalım birbirimizin” dedi. Haklıydı, iş prim usulüydü ve çoğu çağrı merkezinde olduğu gibi kendini geliştirmeyip kuru maaş isteyen biri olunca sıkıntı olurdu. Kendime güvenim geldi “yaparım merak etmeyin” deyip görüşmeyi sonlandırdık.

        Akşama mesaj geldi ve işe kabul edildiğim söyleniyordu. Buruk bir sevinçle karşıladım. Kendime güveniyorum ama bu tele satış işleri oldukça korkutur beni. Ama yine de kendime güveniyorum. Bu sefer farklı olacak kesinlikle bu işi başaracağım. Bu zinciri kıracağım. En azından İş güvenliği okulum bitinceye kadar burada çalışacağım ve kariyerime oradan devam edeceğim. Her gün aynaya bakıp “Emirhan sen iyi bir insansın” diyorum yazmıştım ona bir de “Emirhan sen başarılısın ve başaracaksın” ekleyeceğim.

20 Ağustos 2025 Çarşamba

Gazete Arşivinde Bir Gün

    


    Sık sık Milliyet Gazete arşivini karıştırırım. Eski haberleri okumak ve o günün bilgileriyle günümüz arasında karşılaştırma yaparım. Bana biraz olsun meşguliyet sağlıyor bu durum. İlginç haberler sarı sayfaları zevkle okurum. Örneğin eskiden kimliklerimiz kaybolduğunda gazetelere ilan vermek zorundaydık. “Emirhan Kızıltaş kimliğimi kaybettim hükümsüzdür” eğer bu ilanı vermezseniz başınız belaya girebilirdi. Dolandırıcıların eline eğer kimliğiniz geçerse henüz internet de yaygın olmadığından o kimlikle işlem yapmaları işten bile değildi. Kulağa ne kadar çağ dışı geliyor değil mi? Ancak böyle bir çözüm bulunmuştu.

        Yine bugün haber incelemesi yaparken doğum günümde çıkan gazeteye bakmak fikri aklıma geldi. 12.05.1995 tarihli gazeteyi heyecanla açtım. Sayfalar arasında gezerken küçük boylu bir kupür gözüme ilişti. Dönemin ANAP’lı Adalar Belediye Başkanı Can Esen belediyeye devrim niteliğinde bir gelişim sunmuştu. Vakumlu akülü süpürgeler…

    Başkan gururla gazetecilerin karşısına çıkıp çalı süpürgesinin ve teneke kutuların artık tarihe karıştığını söylüyordu. 2025 yılında baktığımızda hala bunların kullanılması gerçekten gülünç, başkanın önsezisinin geçersiz olduğunu gösteriyor. Bir çok insan önsezi yapıyor ancak bir kısmı tutmuyor. 2011 yılında Arap Bahar’ı patlamış bir çok Arap ülkesinde isyanlar iç savaşa dönmüştü. Suriye de bunlardan nasibini almış onlar da isyan etmişlerdi. Daha olaylar yeni başlamıştı. Herkes tüm dikkatiyle Ortadoğu’yu izlemekteydi. Bir akademisyenimiz bir tweet atmış “Suriye Arap devletleri arasında en oturmuş devlettir gösterilerin bir iç savaşa dönüşmesi mümkün değildir” demişti. Şimdi bu tweeti yorumlamak için sokağınıza çıkın ve kaç Suriyeli ülkemizde bakın.

        2019-2020’ye gidelim Çin’in Wuhan şehrinde Covid diye bir hastalık çıkmış halk eziyet çekiyordu. Çin çok uzaktı ama insanlar korkuyordu. Yine o akademisyenimiz sahneye çıktı ve bir tweet daha attı. “Çin çok büyük bir devlet virüs şehrin dışına çıkmadan bitirecektir. Filmlerde gördüğünüz gibi bir pandemi söz konusu değil” demişti. Yine takdiri size bırakıyorum, yaşadıklarınızı. Netice itibariyle önsezi herkesin harcı değildir.

        Yine konumuza dönecek olursak. Adalarda ki bu gelişme cidden önemliydi zira orada motorlu taşıt yasaktı. Bu akülü arabalar gerçekten işe yarayacaktı. Önemli turistik bir yerdi Adalar. Hala faytonlar ile ulaşım sağlanıyordu aradan geçen 25-30 sene sonra ancak atlar kaldırılabilmişti. Can Esen açıklamasının devamında Avrupai şehircilik anlayışı olduğunu söylüyordu. Bizim yenileşme hareketine hala daha devam ettiğimizi gösteriyor bu olay. 1995’ten bu yana ne kadar “Avrupai” olduğumuz da tartışılır.

         O gün akülü arabalar “devrim niteliğinde” sayılıyor yine 56k modemlerin dülü dülü zırr sesleriyle bağlandığımız internetler yine aynı niteliği taşıyordu. Bugün yine internetlerimiz operatörler sağ olsun(!) gayet iyi olsa da çok yetersiz. Dünyanın yine en kötü internetleri arasındayız. Neye “devrim niteliğinde” dediğimiz çok önemli.

          Bahsettiğim kupürün yanında yine bir belediyecilik haberi vardı. Orada da Eminönü belediyesinin DİSK aracılığıyla yaptığı grev vesilesiyle çöp işçilerinin iş bırakmasıyla Eminönü'nde çöp dağları oluştuğu yine ANAP’tan Başkan Doç. Dr. Ahmet Çetinsaya işçiler grevde olduğu için tulum giyip eline kürek alıp çöpleri topladığı haberi vardı. Yakın dönemde aynı buna benzer bir hadise yaşadık. Tarih tekerrür ediyor. İzmir’de işçiler yine DİSK ile greve gitmiş başkan tulum giyip çöp toplamıştı. Olayın arka planlarıyla ilgili çok düşünüldü, çok söylendi. DİSK’in artık iktidar yanlısı olduğu milleti meşgul etmek amaçlı yaptığı söylendi. Muhalif belediye başkanını zor durumda bırakmak amaçlı olduğu söylendi. Yine takdir değerli okuyucularımda.

18 Ağustos 2025 Pazartesi

Darmadağın Bir Veda

 


Birkaç gün önce hayatımda büyük bir değişim oldu hala onun etkisindeyim. Atlatmaya çalışıyorum. Depresyona girmemek için beynimi meşgul ediyorum. O değişime buradan selamlarımı iletiyorum. Hepsini çok seviyorum beni artık sevmeseler de onlara saygı duyuyorum. Hala kalbimde büyük bir yer tutuyorlar.

Ne yapacağımı bilmiyorum ne zamandır yazı yazmıyorum. Çok bunaldım artık dedim yazacağım, açtım bilgisayarı. Hiç düşünmeden yazmak bu dünyada becerebildiğim tek şey. Başka yeteneğim yok. Hoş yazdıklarım bir boka benziyor mu onu bilemem ama yine de kelimeler akabiliyor bende. Yıllar önce polisiye bir dizi izliyordum “Monk” isminde. Orada olaylardan birinde eski zamanlardan birinde altın hırsızlığı olmuş, hırsızlığı yapan şahıs altınları saklamak adına tüm altınları eritip mürekkep yapmış ve bununla günlük tutmuş. Tabi o kadar altını tüketmek için aklına ne geldiyse yazmış. Hapşırdım, öksürdüm, ayağım kaşındı vb. Bu yazıyı okuyanlar acaba diyor mudur, ne anlatıyor bu diye.

            Lisedeyken yazar olmak çok istiyordum. Sürekli yazılarımı edebiyat hocalarına okuturdum onlar beğenirdi sürekli. Sadece bir hoca bayağı bulmuştu. Hangi hoca haklı bilmiyorum belki de bayağı bulan hocadır. Kendime çok yükleniyor da olabilirim. Zaman mı gösterecek acaba ya da kim gösterecek? Belki de beğenen hocalar hevesim kırılmasın diye söylüyor olabilirler. Bilemiyorum. Haklı olabilirler belki de haksızlar. Kim haklı ki dünya da haklılık nedir?

            Müzik açtım şimdi. Eski Arapça şarkıları dinlemeyi severim. 70’li yıllar arabesk şarkılarına benziyorlar. Tınıları tamamen aynı hatta. Fahd Ballan dinlenmesini tavsiye ederim. Hatta bir ara sosyal medyada popüler olmuştu bir şarkısı. Bu sanatçı Suriyeli 1950’li yıllara damga vurmuş biri. Dağ şarkıları söylermiş kendisi hep. Dediğim gibi beynimi meşgul etmem gerekiyor her an depresyona girebilirim. Bu iş arama hayatımda ki değişiklikler beni oldukça yordu.

            Sanırım nazar ettim kendime kesildi yazı. Nazar da garip bir şey inanan var inanmayan var gerçek diyen var yalan diyen var. Kimi enerji diyor kimi Allah yaptı diyor. Nazar çok eskiden beri olan bir inanış nazar Arapça' da göz-bakış demek. Kem göz ise Farsça’ dan gelme. Roma döneminde Pagan inanışından geldiği düşünülüyor.

            Darmadağın bir yazı oldu gerçekten. Ama buraya yazmazsam cidden olmaz. Adeta bir hamal gibi taşıdığım söz öbeklerini buraya bırakmazsam bel fıtığı olurum. Yazmam gerekiyor illa ki. Buna ister alışkanlık diyelim, ister delilik, ister can sıkıntısı. İlk paragrafta da belirttiğim gibi geçmişle vedalaşmam gerekiyordu kalan anlattıklarımda her zaman ki saçmalıklarım işte.

Tekrar geçmişime saygılarımı iletiyorum. Beni iyi hatırlasınlar.

15 Ağustos 2025 Cuma

Osmanlı Sarayında İsyan ve İktidarın Gölgesi

 



           Müzik dinlemeyi oldukça çok severim. Yine bilgisayarımı açtığımda birden aklıma Pentagram’ın Şeytan Bunun Neresinde şarkısını açmak geldi aklıma. Şarkıyı dinlemek isteyenlere tavsiyem 4 şubat 2007 konser versiyonunu dinlemeleridir. Zaten Pentagram kesinlikle konser performanslarıyla ünlüdür. Albüm kayıtlarından daha iyidir hatta konser kayıtları. Çoğu metal grupları bunu becerememektedirler. Albüm kayıtları mükemmel olup konserde sıçıp batıran çok grup vardır.

Şarkının girişinde “telli sazdır bunun adı ne ayet dinler ne kadı” demektedir. Osmanlı’da Celaliler dönemi isyanlarında Dertli isimli bir aşığın sözledir bunlar. Osmanlı döneminde halktan oldukça kopuk olan Osmanlı Sarayı bidatlerle kafayı bozmuş kadılar eliyle halka sürekli karışmaktadır. Haramdır diye Dertli’nin elinde ki sazı da almışlardır ve bunun üzerine aşığımız bu şiiri yazmıştır.

Yörüklerle de başı derttedir Osmanlı Sarayı’nın. Zira dağ hayatına alışkın olan yörükler, Osmanlı’nın zorba kanunlarını dinlemez başına buyruk dağlarda yaşamaktadırlar. Saray sürekli olarak yörükleri dağdan indirmeye çalışmıştır. Bununla birlikte önce teşvik oluşturmuşsa da daha sonraları zora başvurmuştur. Dağa çıkan devlet görevlileri yörüklere soru sorar düz de mi yaşayacaksınız burada mı diye. Yörük de iki seçenekten birini söyler doğal olarak. Gelen cevap ne olursa olsun hemen oracıkta çadırları kesilir artık orada ya da burada yaşayacaksınız diye emir verilir. Emir kesindir göçemezsiniz.

Saray’ın daha çok duyulmadık hikayesi günümüz tabiriyle “skandalı” vardır. Takiyyüddin Efendi tarafından İstanbul Tophane Semtine bir rasathane kurulmuştur. Ancak din adamları ve çekemeyen devlet adamları “meleklerin etekleri altına bakılıyor” dedikodusuyla rasathaneyi yıktırmaya sebebiyet vermiştir. Başka bir yazımda bahsetmiştim o yazıyı da okumak isteyenler “Mehtabın Altında: Gökyüzü, Yıldızlar ve İnsanlık Hikayeleri” yazımı da okuyabilir.

Osmanlı’nın skandalları bununla da bitmemektedir. Sultan İbrahim dönemindeyiz şimdi de kendisinin deli lakabı herkesçe malumdur. Samur kürkler ve şişman kadınlardan oldukça hoşlanmaktadır kendisi. Bununla beraber Anadolu'da büyük bir kumandan olan İbşir Mustafa Paşa’nın hanımının methini duymuştur Sultan İbrahim. Hemen ferman çıkarılır. “tez İbşir’in avradı bana gönderile” denilmektedir. Bununla görevlendirilecek pezevenk lazımdır tabi. Koskoca padişaha kadını alıp gelecek sonuçta. Bunun için Sivas valisi Varvar Ali Paşa seçilir.

Bu kişi rastgele seçilmez tabi. Sultan İbrahim daha evvelden kendisine bir ferman göndermiştir. Ekstra Sivas’tan vergi istemektedir. Gelen saray memuruna Paşa “eşkıyalık yapıp milletin elinden mi alayım Sivas’ın tek parası yoktur” demiştir. Tabi padişah bunu yutmuş gibi görünmektedir. Demin anlattığım pezevenk arayışında bu hadise muhakkak padişahın gözünün önüne geldiğine eminim. Bir nevi intikam almak istemektedir. Varvar Ali Paşa adeta küplere binmiştir. Yine gelen saray memuruna “bre ben pezevenk miyim de Müslüman bir adamın haremini zorla alıp başka bir adama götüreyim” der. Böylelikle kendisi isyan eder. Tabi saraya dalkavukluk etmek isteyen çoktur. Haliyle deyyus yani pezevenk bulunur elbette.

İlginçtir Varvar Ali Paşa’nın isyanına İbşir Mustafa Paşa görevlendirilir. İbşir Paşa, Varvar Ali Paşa’nın kellesini alır. Tabi bu başarısından(!) ötürü sadrazam olur sadaret mührünü taşır artık. Bu hadise deyyus-u ekber olarak tarihe geçmektedir. İlginçtir yine bir isyan neticesinde kendisi idam edilmiştir.

Velhasıl-ı kelam cahillik, taassup, iktidar hırsı Osmanlı’nın başına sürekli bela olmuştur. İlk gelişme tohumları Tanzimat Fermanı ile olsa da maalesef Cumhuriyet’e kadar ele geçen bir şey olmamış devlet adeta yürüme bandında yürür gibi olduğu yerde saymıştır.

13 Ağustos 2025 Çarşamba

Komşuluk Masalları ve Gerçekler

 


            Eskiden komşuluk diye bir kavram vardı. Bu çok önemliydi çünkü dilimize bile pelesenk olmuş “konu komşu duyarsa ne yaparız?” diye bir laf bile vardır. Aslında bu söz komşuluğun çok güzel bir şey olduğundan bahsetmiyor. Her şeye burnunu sokan komşulardan bahsediyor olsa da “komşuda pişen bize de düşer” diye bir lafımız da vardır elbette. Ben bu yazıda romantik komşuluk şöyle güzeldi böyle güzeldi diye anlatmayacağım ancak.

            Sokağımızda eskiden kalma bir komşuluk anlayışı vardır. Herkes birbirini tanır nispeten samimidir de. Evlerimize girip çıkarız hatta. Balkonda birbirimizi görünce selam veririz, yolda görmüşsek çaya davet ederiz. Ancak şimdi anlatacaklarım bunların dışında.

            Sokağımıza bir iki kişi taşındı son zamanlarda ben genelde dikkat etmem buna kuzenim genelde dikkat eder. O, mahallede ki herkesin arabasını tanır kimin hangi eve girip çıktığına dikkat eder. Gözlem yeteneği olduğundan tabi. Bende de öyle bir yetenek olsun isterdim. Neyse konumuz o değil. Evimizin altında küçük bir boşluğumuz var apartmanımızda üç adet araba var boş gördükçe birimizden biri o boşluğa çeker arkasını boş bırakır ki araba rahat girip çıkabilsin diye. Bu bahsettiğim kişiler o boşlukta araba varken gelip arabanın arkasına araba bırakıyorlar ve bir numara dahi koymuyorlar. Biz de yana yana arıyoruz ki adam gelsin arabasını çeksin de arabayı çıkaralım. Ayrıca bu şahıslar ilginç şekilde biz onların kapısının önüne araba bırakırsak sileceklerimizi kaldırıyorlar. Bu insanı çıldırtan bir şey

            Derdim tabi ki benim kapımın önüne araba bırakmasın değil yol belediyenin yolu benim bir hakkım yok bunda elbette ama insan dikkat etmeli değil mi bunda ben çekince yaygara koparıyorsun ama sen çekiyorsun arabanı. Hani eşitlik?

            Bir başka manyak komşu da arka sokakta oturuyor. Benim odam onun bahçesine bakıyor haliyle görüyorum onu. Kocaman bir motoru var. Her iki üç günde bir gece gündüz demeden motoru çıkarıyor bahçede gür gür ses yapıyor. Saatlerce yapıyor bunu. Motoru çalıştırıyor sürekli durduğu yerde gaz veriyor. Motor o kadar büyük ve güçlü ki sesine katlanmak gerçekten çok zor. Rahatsız olanlara motora ayar yapığını sanki keyfinden yaptığını söylüyor. Birkaç defa var gücümle haykırıp susturmasını söyledim. Hemen ses kesiliyor ondan sonra ancak sonra ki günler devam ediyor. Polise şikayet etmeyi düşündüm ancak özel mülkünde istediğini yapabilirmiş. Birkaç polise sordum zira.

            Kuzenim komşumuzla evlendi. Onlar daha evlenmemiş, konuşurlarken başka bir komşumuz kızın annesine hemen yetiştirmişti. Kızcağızın annesi Allah’tan alttan aldı sorun da çıkmadı şükür. Zira kuzenim de öyle evlenilmeyecek biri değil. Şu an maşallah gayet mutlular. Allah bozmasın.

            Daha sokakta park yeri bulmanın zorluğunu ve kapısının önüne araba bırakmamız için yola duba atanları anlatmıyorum. Gerçekten çıldırmamak elde değil. Atalarımız “ev alma komşu al” lafını boşuna söylememiş diyor insan.

            Bu yazıda toz pembe aman komşuluk şöyle güzeldi komşu teyzelerimiz bize salçalı ekmek yapardı, balkonuna topumuz kaçtığında bize verir biraz da oyun oynardı demek çok isterdim ama bazen o teyzeler topumuza bıçak saplayıp keserdi de. Güllerini kırdık diye annemize babamıza şikayet ederlerdi. Eriklerine daldık diye küfür ederlerdi. Bu milletin bu toz pembe hayallerini hala anlamış değilim.

İlk İş Günüm: Gerginlikten Sempatiye

              Bu yazıyı ilk iş günüm olan bugün kaleme aldım. Ofise girdim boş bir yer buldum oturdum gerginliğimi alsın diye yazmaya başlad...