✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram
kaldığım yerden yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kaldığım yerden yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2026 Pazar

Bir Şemsiye Nasıl Mübarek Olur?




 Yeşilçam filmlerini izlemeye bayılırım. Sık sık seyrederim. Tekrar tekrar izlediğim film sayısı sınırsızdır belki de. Kibar Feyzo, Davaro, Şekerpare, Baba Bizi Eversene, Erkek Güzeli Sefil Bilo, Hababam Sınıfı… Liste çok uzar da gider. Yine işten gelmiş, evde çay içerken televizyonda açık olan bir filme rastgeldik. Biraz olsun bu filmden bahsetmek istiyorum.

1975 yılında çekilmiş, Tarık Akan ve Necla Nazır’ın başrolünde oynadığı; Hulusi Kentmen, Adile Naşit, Ali Şen, İhsan Yüce ve Talat Gözbak gibi isimlerin olduğu “Delisin” filmi…

Film başlangıçta romantik komedi gibi görünüyor. Basit anlamda anlatırsak Yunus Bey (Nubar Terziyan), mirasını oğlu Ferit’e (Tarık Akan) bırakmak için onu yanına çağırır. Mirası gizlemek için de özel bir şemsiye yaptırır ve sapına tapu, tahvil gibi bilumum metaları saklar. En yakın arkadaşı Mümtaz’a (Hulusi Kentmen) paraların yerini söylemeye çalışırken ömrü vefa etmez ve ölür.

Bunun üzerine Yunus Bey’in kardeşleri Ziya (Ali Şen), Rıza (İhsan Yüce) ve filmde ismi belirtilmeyen Talat Gözbak paraların peşine düşmeye başlarlar. Her yeri didik didik ararlar, en sonunda evi yıkmaya kadar varırlar. Hatta filmimizin baş eşyası şemsiyeyi bile eskiciye satarlar. Ararlar ancak bulamazlar.

Ferit kasabaya gelir. Mümtaz Efendi ile tanışır. Mümtaz Efendi, Ferit’i amcalarıyla uğraşması ve mirası alması için ikna eder. Yunus Bey’in köpeği de ölmüştür, geriye Ferit’in Boncuk ismini verdiği bir yavru kalmıştır. Şemsiye burada kırılma noktasını yaşamaya başlar.

Ferit, Boncuk’u fotoğrafçı dükkânının önüne bırakıp süt almaya gitmiştir. Yağmur başlamıştır ve Boncuk ıslanmaya başlamıştır. Tesadüf eseri oradan geçen eskici köpeği görmüş ve elindeki Yunus Bey’in şemsiyesini köpeğin üzerine bırakmıştır.

Dışarıdan onları seyreden Şaziment (Ayşen Guruda), olayı herkese sanki çok mübarek bir olaymış gibi anlatmaya başlar. Kullandığı cümleler şemsiyenin kaderini tayin etmeye başlamıştır bile:

“Böyle nur yüzlü bir adam gelip köpeğin üzerine bıraktı şemsiyeyi.”

Mümtaz Efendi bir gün ufak bir rahatsızlık geçirir ve enstitüye fotoğraf çekimi için Ferit gider. Yolları Alev (Necla Nazır) ile kesişir. İkili, Yeşilçam klişesi olarak biraz kavga dövüş birbirlerini severler.

Şemsiyenin keramet gösterdiği falan yok elbette. Şaziment ve Didar’ın (Adile Naşit) başının altından çıkmaktadır. Sürekli şemsiye hakkında hurafeler uydurmaktadırlar. Didar ve Şaziment fotoğrafçıya gelip şemsiye ile bir takım hareketler yaparlar. Didar, Şaziment’e “Hadi doğru bankaya” der. Şaziment’in bankacıdan hoşlandığını biliyoruz. Bankacı Şaziment’i görüp “Akşam eve gelip sizi isteyeceğiz” der. Bunun üzerine hurafeler daha da büyür.

Bu sırada Ferit’in amcaları Alev ve Ferit’in arkadaşlıklarını öğrenmiş, Alev’e “O bizim baş düşmanımız, miras için seninle beraber” fitnesini sokmaya çalışmaktadır.

Alev ve Ferit yolda yürürken bayılan bir adam görürler. Şemsiyeyi adamın üzerine gölge olsun diye koyarlar. Boncuk da adamı yalamaktadır. Bunun üzerine adam ayılır ve “Dirildim ben” diye sağa sola anlatmaya başlar.

Ancak işler bununla bitmez.

Alev ile Ferit ayrılmıştır. Alev, fotoğrafçıda kendi fotoğraflarının kaldırılıp yerine Boncuk’un fotoğraflarını görünce sinirlenip vitrine taş atıp indirir. Bunun üzerine Ferit, Alev’i şemsiye ile kovalamaya başlar.

Kasabalı, hurafe uydurarak “Ben gördüm, önce para attı sonra dükkânın etrafında koşmaya başladılar” demeye başlar ve onlar da bunu taklit ederler. Böylelikle mübarek meta haricinde mübarek yer de belirlenmiş olur. Sonra camlara mum dikmeye başlarlar.

Amcaları şemsiyenin kerametini görünce, kasabalı Ferit’e arka çıkmasın diye şemsiyeyi yok etmek istemektedirler. Nikâh günü sigortaları attırıp şemsiyeyi çalacaklardır. Rıza tavana çıkar ve sigortayı söker. Karanlıkta arbede çıkar.

Hurafelerin baş düşmanı olan fotoğraf makinesi de Ferit’in elindedir. Flaş patlatıp ortalığı aydınlatır ve yukarıdaki adamı görür. Tam o sırada şemsiye açılır. İlginçtir, diğer taraftan da Rıza’nın cebindeki yüklü miktarda para cebinden düşer, yukarıdan yağmaya başlar.

Ferit “Yukarıda biri var” der. Ancak Didar, “Evet, yukarıda bizi gören biri muhakkak var” diyerek hurafeyi sürdürmeye devam eder.

Bu sırada şemsiye artık kasabanın da simgesi haline gelmiştir. Dükkâna atılan paralardan rahatsız olan Mümtaz Efendi belediyeye başvurur. Belediye de Şemsiye Vakfı kurar ve bağışların oraya verilmesini ister. Hatta bu bağışlar sayesinde belediyenin futbol takımı bile gelişmeye başlamıştır.

Şemsiye iyiden iyiye kasabaya yerleşmiştir.

Kasabanın maçı vardır. Maçta Mümtaz Efendi birden düşünürken Yunus Bey’in son sözlerinin “şems… şemsi… şem…” derken şemsiye olduğunu fark eder. Paraların şemsiyede olduğunu anlar. Hemen Ferit’e koşup anlatırken amcaları da duyar.

Böylelikle amcaların odağı şemsiyeye çevrilir. Yolda kasabaya dönerlerken amcalarını yakalamak için otobüse binerler. Haliyle küçük arabayı yakalayamayacakları için şoföre meselenin şemsiye olduğunu söyleyerek şoförü ikna ederler.

Yolda otobüste ağırlık olarak ne var ne yoksa atarlar. Hatta dirildiğini iddia eden adam otobüsten kendisini atmaya çalışmıştır. Neticede amcalarına yetişirler.

Bu olaylar etrafında devam ederken artık mübarek nesnenin foyası ortaya çıkmış ve normal olduğu kesinleşmiştir. Film mutlu sonla biter, çiftlerimiz kavuşmuştur.

Ben filmi izlerken bütün bu olayların içinde başka bir şey görmeye başladım.

Meta, burada olaylar silsilesi çevresinde mübarekleşmiş, hurafeye kurban olmuştur. Mübarek olan şemsiye değildir aslında. Şemsiyenin içinde bulunan paradır. Tesadüf eseri insanlar bu metaya kutsiyet atfetmişlerdir.

Adamın şemsiyeyi köpeğin üzerine bırakması, bayılan adama gölge yapması için açılması ve ardından adamın ayılması… Bunların hepsi birer tesadüf. Ama en büyük kaynak elbette dedikodu. İnsanlar birbirlerine anlatarak bunu yaymışlardır.

İşin ilginç tarafı, buna inanmayanların bile bu inancı kullanmasıdır. Ferit ve yanındakiler, otobüs şoförünü daha hızlı gitmesi için şemsiyenin kerameti üzerinden ikna ederler. Yani bir şeye inanmanız gerekmiyor. Başkasının ona inandığını bilmeniz, işinize yarıyor.

Bir süre sonra şemsiye yalnızca mübarek bir nesne olmaktan çıkıp kasabanın hayatının bir parçası haline geliyor. Para toplanıyor, vakıf kuruluyor, hatta futbol takımı bundan faydalanıyor.

Belki de burada asıl ilginç olan şey şu: İnsanlar bir şeyi mübarek hale getirdiğinde, o şey gerçekten mübarek midir?

Şemsiye mübarek değildir. Ama insanlar onun mübarek olduğuna inanırlar. Ve bu inanç, şemsiyenin etrafında gerçek bir hayat kurar.

Günümüz hurafelerine baktığımızda da benzer bir şey görmüyor muyuz? Binlerce yıldır yayılmalarının sebebi insanların bir şekilde birbirlerine aktarması değil midir? Kimisi mezar taşına dokunur. Kimisi boncuk takar. Kimisi de minareden mendil sarkıtır.

Hurafeler değişiyor, insanlar ise pek değişmiyor. Hep bir şeye inanmak, bunu da iyi niyetle yaptığına inanmak istiyor.

2 Ağustos 2026 Pazar

Sadece Yazmak...

 


Normalde buraya her hafta yazı yazardım. Son iki aydır ne fırsat bulabildim ne de aklıma yazacak bir konu geldi. Gerçi eskiden de öyle konu bulup yazmazdım. Hep kullandığım bir tabir vardır ya; "Sadece yazmak..." İşte bugün yine onu yapmak istiyorum.

İnsan değişiyor. Düşünceleri değişiyor, alışkanlıkları değişiyor. Burayı açtığım zaman "Herhalde ömrümün sonuna kadar yazarım." diyordum. Ama son zamanlarda sanki yavaş yavaş uzaklaşıyorum buradan. Hobi olarak başlamıştım. Belki de hobimden vazgeçiyorum. Oysa bana çok iyi gelen bir hobi bu. İnsan bir şeyler üretince gerçekten kendini daha iyi hissediyor.

Çok sıcak bir pazar günü. Ter içindeyim. Bilgisayar da hiç yardımcı olmuyor; bütün gücüyle fanını çalıştırıp odayı daha da ısıtıyor.

Odamın kapısı uzun zamandır kapalıdır. Kapı açık uyuyamam. Belki de bunun sebebi odamda sigara içmemdir. Yazılarımda da ne kadar çok sigaradan bahsediyorum. Dışarıdan biri okusa sigara şirketleri sponsor olmuş sanacak. Tam bunları yazarken hava temizleyicim çalışmaya başladı. Sanırım bana sessizce, "Yine mi sigara?" diye söyleniyor.

Son zamanlarda fark ettiğim bir şey var.

Hayatta bazı şeyleri bu kadar kafaya takmamak gerekiyormuş. Para, borç, sahip olduğumuz eşyalar... Bunların hepsi gelip geçiyor.

Ben mesela eşyalarıma fazlasıyla bağlıydım. Özellikle kitaplarıma.

Kitaplığımdaki hiçbir kitabı kimseye vermezdim. Birisi ödünç istediğinde içim rahat etmezdi. Geri gelmeyince de günlerce canımı sıkardım.

Geçenlerde kitaplığımdaki, benim için çok değerli olan bir kitabı kız arkadaşıma verdim.

Ve hiçbir şey olmadı.

Ne uykum kaçtı ne de pişman oldum.

O an anladım ki aslında kitaplara değil, onlara yüklediğim anlamlara bağımlıymışım.

Benim bağımlılığım kitap olabilir. Bir başkasının parası olabilir. Başka birinin yıllardır sakladığı eski bir bardak...

İnsan, farkında olmadan eşyalara bağlanıyor.

Çocukluğunuzu hatırlayın.

Annelerimizin salonlarında süslü büfeler olurdu. İçlerinde çeyizlik tabaklar, bardaklar... Haftada bir tozları alınır ama kimse onları kullanmazdı. Hep vitrinin içinde beklerlerdi.

Bazen düşünüyorum da...

Belki kendi aralarında konuşuyorlardı.

"Yıllardır buradayız. Bir sofraya bile çıkmadık. Evin diğer odalarını bile göremedik."

Kulağa komik geliyor ama aslında insanlar da bazen eşyalarına bunu yapıyor.

Para için de aynı şey geçerli.

Çocukken Sünger Bob izlerdim. Orada Bay Yengeç diye aşırı cimri bir karakter vardı. Bir bölümde rüyasında paraları ona "Bizi harca!" diye bağırıyordu. O sahne o zaman komik gelmişti.

Şimdi düşününce farklı geliyor.

Para da kullanılmadıkça sadece bekleyen bir araç.

Aslında bunları anlatmamın tek bir sebebi var.

İnsan hiçbir şeye bağımlı olmamalı.

Ne paraya...

Ne mala...

Ne de sahip olduklarına...

Çünkü bazen sahip olduğumuzu sandığımız şeyler, fark etmeden bize sahip olmaya başlıyor.

6 Temmuz 2026 Pazartesi

Konuşmayı Beceremeyen Birinin Yazıları

 


Saatlerdir boş ekrana bakıp duruyorum. Bu sefer yine “Şöyle girme şu yazılara.” diyorum kendi kendime. Yazmaya değer hiçbir şey bulamadım geçen süre zarfında. Ya da yazacaklarımın hepsini zihnimde defalarca çevirdim. Belki de aynı şeyleri daha önce defalarca yazdığım için ben de sıkıldım. Yazmaktan değil elbette. Yazmayı çok sevdiğimi sürekli söylüyorum.

Belki de sorun tam olarak budur, ne dersiniz? Kendimi sürekli anlatma ihtiyacı hissediyorum. “Bırak Emirhan, seni davranışların anlatsın.” diyorum. Ama geveze çenem bir türlü durmuyor. Kendimi sürekli açıklıyorum. Açıklarken de zaten çok iyi konuşamadığım için gevezelik yapıyor, konuyu bambaşka yerlere götürüyorum. Başta anlatmak istediğim dağılıyor, sonunda ikisi de bok oluyor. Sonra da boktan bir insan gibi göründüğümü düşünüyorum.

Anlatma... Hatta konuşma. Sakin sakin bak sadece. Jestlerin, mimiklerin seni zaten anlatıyor Emirhan. Ne diye bu kadar kasıyorsun?

Aynı bir mirket gibi (bu tabiri kız arkadaşım yakıştırdı) diken üstündeyim. Çabalıyorum, konuşuyorum, derdimi anlatmaya çalışıyorum. Sonra kendi kendime “Abi sus, iyice tüy dikiyorsun.” diyorum. En ufak bir tehlike görünce de yine deliğime kaçıyorum.

İşte bu yüzden yazının başında söylediğim cümleyi belki ellinci kez kuruyorum: Yazmayı seviyorum. Bunu daha önce de yazdım. Belki bunu okuyan biri “Yeter artık, anladık seviyorsun.” diyecektir. Haklı da olur.

Yine kendime yüklenmeye başladım.

Tamam... Derin bir nefes al.

Sakin...

Sakin...

Geçti.

Her şey yoluna girecek.

Sen kötü bir insan değilsin Emirhan. Sadece konuşmayı beceremediğin için çoğu zaman yanlış anlaşılıyorsun. Yıllarca kendimi anlatmaya çalıştım. Pek bir faydasını da görmedim. Demek ki bunu sürdürmenin çok da bir anlamı yokmuş. Bunda hemfikiriz. Şimdi sadece bundan sonra ne yapacağımı düşünüyorum.

Elimde yapabileceğim şeyler bilgisayarım ve klavyem. Yazıp yazıp duruyorum. Burada kendimle yüzleşiyorum.

Belki de yıllardır yanlış yerde konuşmaya çalışıyordum. İnsanlara anlatamadıklarımı buraya bırakıyorum. Bir gün kendimi çok daha iyi hissedeceğim günler de gelecek. O güne kadar elimden gelen tek şey yazmaya devam etmek. Çünkü sustuğum yerde kelimeler konuşuyor.

21 Haziran 2026 Pazar

Spontane Yaşamanın Bedeli



 Çok spontane yaşıyorum. Karşılıklı konuştuğum insanlarla sohbet ederken o an için en doğru şeyi söylüyorum. Sonra ne o insanın söylediğini hatırlıyorum ne de kendi söylediklerimi... Bana bazen "Ne konuştunuz?" diye soruluyor. Ben de bir şeyler geveliyorum. Sadece konuşmalar değil elbette; günlük yaşantım da keza öyle.

Ayın beşi maaş yatmış, her şey çok güzel. Borçlarımı yatırıyorum, faturalarımı ödüyorum. Sonra selametle... En rahat benim. Bundan sonra bir har vurup harman savurma dönemi başlıyor. Asla plan program yapamıyorum.

Sürpriz yapmak da hiç becerebildiğim bir şey değil. Gerçi hayatımda hiç kimseye sürpriz yapmadım. Nasıl yapılır onu dahi bilmiyorum. Beceremeyeceğimi düşünüyorum. Tafsilatlı düşünmek, her şeyi ayarlamak, ince ince hesaplamak... Ne bileyim, çok geriyor beni. Belki de ince ruhlu değilimdir.

Laflarımın nereye gittiğini de bilmiyorum mesela. Bu yüzden çok kavga etmişimdir insanlarla. "Sen bana bunu nasıl söylersin?" diye tepki gösteren çok olmuştur. Hani böyle "dangıl dungul konuşma" derler ya, işte biraz öyle konuşuyorum. Kötü niyetle yaptığım bir şey değil aslında. Anksiyete hastasıyım; her şeyi düşünme huyum vardır ama biraz saçma sapan şekilde. Daha çok en kötü ihtimali düşünmeye yarıyor bu özellik. Bir sıkıntı var ama ne olduğunu ben de tam bilmiyorum.

Böyle gitmeyeceğini de biliyorum. Zira bazen çok zorluk çekiyorum. Karşıdaki kişi bunu tutarsızlık, çelişki hatta yalan olarak algılayabiliyor. Kendince haklı da. Ben istediğim kadar kötü niyetli olmadığımı söyleyeyim; hayat gerçeklerle yaşanıyor. Kimse beni anlamak ya da beni olduğu gibi kabul etmek zorunda değil.

Üniversite zamanında uykum gelince uyur, acıkınca yemek yerdim. Saat gece oldu diye uyuduğum pek olmazdı. Belki de bugünkü hâlimin temeli o yıllarda atıldı. Oradan kalma bir alışkanlık olabilir.

Ama şunu da biliyorum: Hayatta plansız hiçbir şey olmuyor. En küçük, en basit iş için bile bir plan gerekiyor. Evrenin kendisi bile belirli bir düzen üzerine ilerliyor. Belki de benim asıl sorunum plan yapamamak değil; plan yapmanın gerekliliğini kabul edip onu bir türlü hayatıma yerleştirememek.

2 Haziran 2026 Salı

Notalara Saklanmış Hikâyeler




 İyi şarkı dinlemeye bayılırım. Şarkı dinlemek benim için yemek yemek, su içmek gibidir. Şarkı dinlerken sözleri anlamaya çalışır, notaları tek tek dinlerim. Eğer bir şarkı hikâye anlatıyorsa, yani başından sonuna kadar bir olay örgüsü taşıyorsa, o şarkıya gerçekten bayılırım.

Şiirle olay anlatmak zordur. Mehmet Akif Ersoy, Safahat'ta bunu birçok kez başarmış bir şairimizdir. Şimdi dönüp baktığımızda kaç tane Mehmet Akif'imiz var bilmiyorum ama bazı şarkılar da bunu başarabiliyor. Bir çiftin başından geçenleri, yaşadıkları aşkı ve acıyı birkaç dakika içinde anlatabiliyorlar. Bildiğim birkaç şarkıyı dilimin döndüğünce anlatmak, o âşıkların hayatlarına ben de yazımla dokunmak istiyorum.

Önce Siirt'e gidelim. Malabadi Köprüsü'nün başına...

Karşı aşiretin kızı Fatma'ya âşık olan gencimiz, sevdiğiyle gizli gizli Malabadi Köprüsü'nde buluşup hasret gideriyordu. Sürekli bu köprüde vakit geçiren gençler, bir gün Fatma'nın babasına yakalandılar. Aşiret reisi olan baba bu aşka izin vermedi. Köprüye pusu kuruldu ve şarkıda geçtiği gibi "tabancalar patladı, sevgililer susmuştu."

Bu şarkıyı Selçuk Alagöz'den dinlerken bazen kendimi Malabadi Köprüsü'nün üzerinde hayal ederim. İki âşığın birbirlerine son kez bakışlarını düşünürüm. Elbette bu, yarım kalan ilk aşk değildi.

Şimdi yolumuz Karadeniz'e düşsün.

Suna Gelin ve Cemali iki sevgilidir. Suna Gelin, Cemali'ye kırmızı bir atkı örmüştür. Cemali denize her açıldığında o atkıyı takar. Suna Gelin ise her seferinde onu özler, içini bir sıkıntı kaplar. Akşam olduğunda koşa koşa kıyıya gelir ve uzaktan Cemali'yi o al atkısından tanır.

Bir gün yine aynı heyecanla kıyıya gelir. Fakat bu kez Cemali dönmez.

Haramiler'in söylediği bu şarkıyı dinlerken kendimi tutamam, çoğu zaman eşlik ederim. Benim için yeri hep ayrıdır.

Şimdi de güneye inelim.

Kozan yaylasından yola çıkan gencimiz Binboğanın Kızı'nı aramaktadır. Onu uzaktan bir kez görür ve ardından genç kız birden gözden kaybolur. Hayal mi gördü, gerçek miydi derken peşine düşer. Dağları, yolları aşar; kurda kuşa sorar. Herkes ona aynı cevabı verir:

"Binboğanın kızı o, vazgeç."

Ama âşık vazgeçmez. Barış Manço burada:

"Artık mahşer gününde bulurum seni." demiştir.

Aşk evrenseldir. Sınırlarımız içinde nice aşk yaşandığı gibi, elin Amerikalısı da elbette âşık olacaktır.

Bu yüzden Amerika'ya uzanıp Hotel California'daki aşkı da dinlemek gerekir. Hepimizin bildiği bu ünlü şarkıda bir adamın yolu Hotel California'ya düşer. Orada birine âşık olur. Birbirlerine bunun geçici bir heves mi yoksa gerçek bir aşk mı olduğunu anlamak için söz verirler:

Eğer gelecek yıl yolları yine aynı yerde kesişirse birlikte olacaklardır.

Fakat kader başka türlü yazılmıştır. Çiftimizden biri otele erken gelir ve o gece otel yanar.

Elbette ben bu hikâyeleri düz yazıyla anlattığım için şarkıların verdiği etkiyi tam olarak veremem. Hepsini açıp dinlemek bambaşka bir zevktir. Ben sadece bende bıraktıkları izi anlatmaya çalıştım.

Yarım kalan aşklar ne kadar acı...

İnsana kafiyeli sözler eşliğinde ağıt yaktırıyor. Gerçekten çok garip bir şey aşk.

24 Mayıs 2026 Pazar

İnsan Denilen Varlık




 İntikam, kıskançlık, haset, kibir… Bu kavramları biliyorsunuz değil mi?

Tanım yapmaya kalksak genelde “insanlarda bulunan…” diye başlarız. Çünkü bu duygular gerçekten de insana has gibi duruyor.

Ben hiç “Yeter artık çalışıyorum, bir karşılığını da alamıyorum; bundan sonra oksijen üretmeyeceğim.” diyen bir bitki görmedim. Hayata başlıyor ve ölene kadar oksijen üretmeye devam ediyor.

Geçenlerde iki karganın kavga ettiğini gördüm. Sebep, birinin ağzındaki yiyecekti. Kavga ettiler, biri galip geldi ve yiyeceği alıp gitti. Ama mesele intikama dönüşmedi. Bir süre sonra “Sen benim yiyeceğimi çalmıştın.” diye yeniden kavga ettiklerini sanmıyorum. Tamamen yaşam mücadelesi. Kişisel hırslardan, hasetten ya da intikamdan değil.

Sürüde iki aslan bir dişi için kavga ediyor. Güçlü olan kazanıyor ve olay bitiyor. Kaybeden de bunu kabulleniyor. İlk bakışta buna kıskançlık denebilir belki ama daha çok içgüdüsel ve kısa süreli bir durum.

İnsana gelecek olursak…
Biyolojik olarak hayvan sınıfına dahiliz. Hücre yapımız da bunu söylüyor. Ama davranışlarımızla çoğu zaman hayvanlara hiç benzemiyoruz.

İnsana “eşref-i mahlukat” denilmiş; yani yaratılmışların en şereflisi. Fakat bu şeref meselesi tartışılır. Çünkü haset, kibir, kin ve intikam gibi duygular en yoğun hâliyle yine insanda bulunuyor.

İnsan bir olayı yıllarca kafasında kurabiliyor. Plan yapabiliyor. Doğru zamanı bekleyip harekete geçebiliyor. Karşılığını alamazsa yaptığı iyiliği bile bırakabiliyor.

Kimse “Her şey karşılıksız yapılır.” demesin. İnsan birkaç kez fedakârlık yaptıktan sonra en azından bir teşekkür, bir vefa ya da küçük bir iyilik bekliyor.

İnsan gerçekten çok değişik bir varlık. Saydığım tüm bu duygular evrensel olarak içimizde mevcut. Herkes bir şekilde öğreniyor bunları. Bunun dili, dini, ırkı yok. Bir Türk için de geçerli, bir İngiliz için de.

12 Mayıs 2026 Salı

Hep Aynı Sahne




 Hayatta dümdüz yaşamayı çok istiyorum. Yani şöyle: işe gideyim, geleyim, yatayım, kalkayım, tekrar işe gideyim… Böyle sürüp gitse, hiçbir olay olmasa ne kadar güzel ve kolay olurdu. Çünkü hiç hesapta olmayan bir şey yaşanınca hayatın da düzenin de altüst oluyor. Ben de o hiç hesapta olmayan şeyleri düzgün yönetemiyorum.

Bir arkadaşlık kuruyorsun. Her şey mükemmel, can ciğersiniz. Sonra hiç ummadığın bir hata yüzünden her şey mahvoluyor. Bunun üstesinden gelemiyorum. Çalışıyorsun, yine hiç ummadığın bir sebepten kovuluyorsun. Geriye dönüp o ana gidip “Keşke şöyle deseydim de bunlar olmasaydı.” diyorsun ama ne çare… Kaderin kalemi ömür kağıdında gezmiş, imza atılmış, kalem kırılmış.

Hayatta herkes hata yapar. Ancak ben sürekli hata yapıyorum. Arkadaşlarıma, dostlarıma, sevgilime, ana-babama… Çoğu artık geri dönülmeyen hatalar. Ama bilerek yapmıyorum. Gel de anlat. Anlatabilir misin? Anlatamazsın. Mümkün değil bu. Karşımdaki haklı mı? Evet, haklı.

Bu tip bir yaşantı nasıl bende oturdu onu da bilmiyorum aslında. Belki de ailemde hatalarımın hep örtbas edilmesindendir.

Şu sahneyi hep ama hep yaşadım: Birisiyle dost, arkadaş, sevgili artık her neyse oluyorum. Her şey çok iyi gidiyor. Sonra bir şey oluyor; alınacağı, kızacağı bir şey yapıyorum. Bir anda karşımda dikiliyor o insan. Alın damarı şişmiş, gözleri büyümüş şekilde bana bir şeyler anlatırken buluyorum kendimi. Üstelik konuda gerçekten ben hatalıyım. Ondan sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Kopuyor gidiyoruz.

Anlatan, anlatacağını anlatıyor. Sahne kapanıyor. Ben yıkılmış şekilde sigarama uzanıyorum. Yakıp anlattığı şeyleri kafamda çevirmeye başlıyorum. Sonra geçmişte yaşanan aynı şeyler geliyor aklıma. “Yine eline yüzüne bulaştırdın.” diyorum kendime.

Bir şeylerde başarısız oluşum tokat gibi çarpıyor suratıma o sırada. İnsan ilişkileri… Evet, insan ilişkileri. İstisnasız hep aynı sıralama oluyor.

Burada arabesk yapmıyorum aslında. Sigarayı anlatışım, yaşadıklarımdan kaynaklı sadece. Her insan beni hayatından çıkardığında yaşadığım şey buydu.

Demem o ki insanlara karşı bir şeyi eksik ya da yanlış yapıyorum. Henüz sağlıklı bir ilişki kurabildiğimi düşünmüyorum. İlişki derken her türlü ilişkiden bahsediyorum.

İlişkiyi benim sonlandırdığım insan sayısı çok sınırlıdır. Ben kendimi bağlıyorum sadece. Ağzımı açıp; arkadaşım, dostum, sevgilim dediğim insanın ağzının içine bakıyorum. Söylediği her şeyi emir telakki ediyorum. Ben kimseyi hayatımdan çıkaramıyorum. Genelde onlar çıkarıyor beni. Yukarıda anlattığım sahne hiç benim tarafımdan olmadı mesela.

İnsanlara çok güveniyorum. “Bana kazık atıyorlar.” anlamında demiyorum bunu elbette. Güveniyorum derken, “Falanca olaya alınmazlar.” ya da “Bunu yanlış anlamazlar.” diye düşünüyorum. Genelde de yanılıyorum.

Belki de yanlışım burada başlıyor.

Demem o ki: Ben nerede yanlış yapıyorum?

10 Mayıs 2026 Pazar

Kemal Sunal Filmlerinin Hâlâ Güncel Olması Korkutucu




Bu hayatta en çok sevdiğim şey Kemal Sunal filmlerini tekrar tekrar izlemektir. Hiçbir filmde bu tadı almıyorum. Tabii bu biraz nostalji duygusundan kaynaklanıyor olabilir ancak o dönemki filmlerde sanki adını koyamadığım bir şey var ve kendine bağlıyor.

Çevrenize, tanıdıklarınıza hatta sokaktan geçen her insana sorsanız aşağı yukarı aynı şeyleri söyleyeceğine eminim Kemal Sunal için. Rahmetli bu halka mâl olmuş bir şahsiyetti kendisi. Çok şükür bu iktidarı göremeden vefat etti de herkesin politikleştiği, ikiye bölündüğü, sanatçıların da ondan bundan diye etiketlendiği dönemde yaşamayıp herkes tarafından sevilerek vefat etti kendisi. Zira fikri yapısını tahmin ettiğim biri ve bu dönemde ne tarafta duracağını çok iyi biliyorum.

İhsan Yüce’nin ilmek ilmek dokuyup yazdığı, kendisinin mükemmel bir şekilde hayat verdiği, salt bir mizah içermeyen filmleri bugün hâlâ aynı sorunların devam ettiğini gösteriyor. Hâlâ Kibar Feyzo filmindeki feodal düzen belki öyle bir şekilde yok ancak artıkları, pislikleri devam ediyor. “Grev, ekmek, işçiler kardeş patron kalleş” repliği hâlâ daha güncelliğini korumuyor mu?

Siyasi güldürü filmi olan Zübük, bugün aradan kırk küsur sene geçmesine rağmen güncelliğini koruduğu için günümüz iktidarı tarafından defacto olarak sansür uygulanmıyor mu? Yandaş olan Kanal 7 yayın haklarını satın almış, kendi kanalı dâhil hiçbir yerde yayınlatmıyor. Ya da Kiracı aynı olayları günümüzdeymiş gibi anlatmıyor mu? Bu liste uzar gider. Her filmi tek tek anlatmanın manasının olmadığını düşünüyorum.

Bu filmleri izlerken kahkahalara hâlâ boğuluyoruz evet. Lakin eskiden güldüğümüz şeyler artık gün geçtikçe canımı yakmaya başladı. Yukarıda bahsettiğim gibi hâlâ işsizlikle boğuşuyoruz. Hâlâ patronlar kanımızı emiyor. Hâlâ birileri üzerimizden paralar kazanmaya devam ediyor. Liyakatsizlik, rüşvet, iltimas almış başını gitmiş durumda.

Bunların çözümü yeni bir Kemal Sunal’ın gelip film yapmasını beklemek değildir. Kendisi döneminde eleştirmiş, hatta yerden yere vurmuştur muhataplarını. Bizim de bunu yapmamız gerekmektedir.

Asıl mesele, o filmleri izleyip gülüp geçmek değil; gülümsetirken aslında neye güldüğümüzü fark edebilmektir. Çünkü bazı şeyler sadece filmde kalmıyor, hayatın içinde tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Belki de bu yüzden Kemal Sunal filmleri eskimiyor. Eskimeyen şey film değil, anlattığı gerçekler oluyor.

İnsan en çok da buna gülmeye devam ederken, bir yandan da içten içe düşünmeden edemiyor: Biz gerçekten değiştik mi, yoksa sadece sahneler mi aynı kaldı?

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Kim Okuyor Bilmiyorum

 



Buraya aylardır yazı yazıyorum. Kim okuyor bilmiyorum. Okurken keyif alıyorlar mı onu da bilmiyorum. Aslında Google istatistiklerine baktığımda belli bir okunma olduğunu görüyorum ama sonuçta bunlar sadece ‘tık’ sayıları. Bir insan yazının başında mı çıktı, sonuna kadar mı okudu, bunu bilmenin bir yolu yok.

Başlarda her gün buraya girip sayılara bakar, kendi kendime yorumlar yapardım. Gün aşırı yazılar yazıyordum. Hatta aynı gün içinde iki yazı paylaştığımı bile hatırlıyorum. O kadar heveslenmiştim yani… Saat başı blogu kontrol ediyordum. Sonra bu kontroller günde bire düştü. Sonra haftada bire…

Bu sıkıldığım anlamına gelmiyor aslında. İnsan yazdıklarının birilerine ulaştığını hissetmek istiyor sadece. Bazen yazılarımı, beni gerçekten tanıyan birkaç kişi dışında kimsenin okumadığını düşünüyorum. Tanımadan girip okuyan insanlar var mı, onu bile bilmiyorum.

Tabii bunda sosyal medyanın etkisi büyük. İnsanlar artık uzun yazılar okumuyor. Hatta uzun videolar bile izlenmiyor artık. Her şey birkaç saniyelik tüketim alışkanlığına dönüştü. Daha önce birkaç yazımda bundan bahsetmiştim.

Yine de insan hayal kuruyor. Bazen blogun büyüdüğünü, takipçilerle dolup taştığını, hatta edebiyat ödülleri aldığımı falan düşünüyorum. Tamamen hayal tabii… Ama insan keşke olsa demeden de edemiyor.

Bu yazıyı neden yazdım onu bile tam bilmiyorum aslında. Başta ‘öylesine yazılar yazmayacağım’ demiştim ama galiba biraz öyle oldu. Kusura bakmasın kimse. Affınıza sığınıyorum.

28 Nisan 2026 Salı

Gerçekten Bilmek İster Miydin?




Herkese en az bir kere şu soru sorulmuştur:
“Özel bir gücün olsa ne olmasını isterdin?”

Kimisi uçmak ister, kimisi eşyaları uzaktan kontrol etmeyi, kimisi de sınırsız güç…
Aslında klişe bir sorudur bu.

Düşünsenize, uçabildiğinizi. İstediğiniz yere, istediğiniz vakitte gidiyorsunuz. Ne trafik var, ne “arabanın muayenesi var gidemem” derdi, ne benzin masrafı… Harika olmaz mıydı?

Ya da eşyaları kontrol edebilmek… Üşengeç bir toplumuz vesselam. Dışarıda yağmur yağıyor, cipsinizi kolanızı almışsınız, battaniyeyi üzerine çekmişsiniz. Tam keyif yapacaksınız… bir bakıyorsunuz kumanda sehpanın üzerinde kalmış.
“Hay Allah!”
Küfür kıyamet doğrulup alırsınız değil mi?

Gelelim benim ne isteyeceğime.

Ben insanların zihinlerini okumak isterdim. Hayatım boyunca en çok merak ettiğim şeydir: Benim hakkımda ne düşünülüyor?

Kapalı kapılar ardında “Emirhan da şöyle biri…” diye illa ki konuşuluyordur. Önemli ya da önemsiz fark etmez. Arkadaşlarım, müdürüm, patronum, kasiyer kız, yoldan geçen amca… Herkesin zihninde nasıl bir insanım, bunu bilmek isterdim.

Aslında bu biraz hastalıklı bir düşünce de olabilir.

Çünkü insanların ne düşündüğü ne olursa olsun, sen kendi hayatını yaşıyorsunuz. Onların düşüncelerine uymayabilirsiniz de. Günün sonunda yine yatağa giriyorsunuz, başını yastığa koyuyorsunuz… ve yalnızsınız. Düşüncelerinizle baş başasınız.

Odanın kapısını kapattığınızda yine yalnızsınız.

Kendinize bile söylemeye utandığınız, kimsenin bilmediği düşünceleriniz olabilir. Ayıp da, günah da, doğru da, yanlış da… Hepsi sizin zihninizin içinde.

Diyelim ki dünya iyisi bir insansınız. Herkese iyilik yapıyorsunuz, Polyanna’dan hallicesiniz…
Ama o yalnız kaldığınız anlarda, zihninizde tilkiler dolaşmıyor mu?

“Ben hiç kötü düşünmem” diyen varsa, biraz afakî konuşuyordur. Genelleme yapıyorum ama insan zihni bu… karanlık tarafı da var.

“Herkesin tenceresi kapalı kaynar” sözü boşuna söylenmemiş.
Kimin derdi var, kimin neye canı sıkılmış, kim ne düşünüyor… bilemeyiz.

Bir de bildiğimizi varsayalım… Muhtemelen ortalık karışırdı.

Yüce yaratıcı herkesin içini biliyor. Buna rağmen dünyaya doğrudan müdahale etmiyor; daha çok düzenin akışına bırakıyor. Çünkü dengeyi kuran da o.

Peki biz?

Sınırlı iradeye sahip insanlar olarak herkesin zihnini okuyabilseydik… ne olurdu?

16 Nisan 2026 Perşembe

Konforun Tutsakları

 


İnsanların ihtiyaçları yıllar geçtikçe değişiyor, gelişiyor. Sürekli başka şeylere bağımlı hale geliyoruz. Hayatımızdan o şey kısa bir süreliğine dahi çıksa alt üst oluyoruz. Teknolojik gelişmelerden bahsediyorum elbette. En basitinden başlayalım…

Tekerlekten ele alalım. Bilmiyorum ama düşünüyorum ki tekerleği bulan insana “bunu nereden buldun, ne gerek vardı?” diyenler olmuştur. Ancak bugün baktığımızda tekerlek olmasa lojistik sektörü diye bir şey olmazdı, gıda sevkiyatı yetersiz kalırdı, şehirlerde birbirimizi yerdik. Sadece basit bir taşımacılık meselesi değil bu; iş yükümüzün ne kadar artacağını az çok tahmin edebilirsiniz.

Ateş örneğine gelelim. İnsanlar başta çiğ yemeği normal görürken, bugün kimsenin eti çiğ yiyebileceğini sanmıyorum. Hatta birçok ileri teknoloji, temelde ateş sayesinde gelişti. Sadece yiyecek değil; ısınma, aydınlanma, güvenlik… Hepsi onunla birlikte ilerledi.

Yukarıda saydıklarım, aşağı yukarı insanlık tarihi kadar eski icatlar. Bunlarsız bir hayat artık düşünülemiyor. Bir de Endüstri Devrimi’yle birlikte hayatımıza giren ve vazgeçilmez hâle gelen icatlar var ki insanı daha da düşündürüyor: Ne ara bu kadar bağımlı hale geldik?

Elektrikten başlayalım. Şu an hayatımızdaki çoğu eşya, alet edevat — aklınıza ne gelirse — elektrikle çalışıyor. İş dünyası tamamen elektriğe bağımlı. Evde elektrik kesilip biraz uzun sürünce, telefona sarılıp elektrik idaresini aradığınızı hatırlarsınız. Yıllar önce Türkiye genelinde saatler süren bir elektrik kesintisi yaşanmıştı; hatırlayanlar vardır. İnsanlar, jeneratörü olan marketlerde rafların arasında telefonlarını şarj ediyordu. Trajikomik bir manzaraydı. Hastaneler bazı bölümlerini kapatıp hastalarını başka yerlere sevk etmek zorunda kalmıştı. İnsanlar adeta bir uzvunu kaybetmiş gibi elektrik arıyor, bütün düzenleri alt üst oluyordu.

Cep telefonları, daha doğrusu artık yaygın adıyla akıllı telefonlar… Artık elimiz kolumuz durumunda. Çoğu işimizi onunla yapıyoruz. Bundan otuz sene önce “tuvalette uçak bileti alacaksın, havale yapacaksın” deseler “hadi oradan” derdiniz. Ama bugün telefonlarla yapabildiklerimizin sınırı yok. Şahsen ben geceleri ona bakmadan uyuyamaz oldum.

Beni en çok şaşırtan ise internet, özellikle de wi-fi teknolojisi. Ne ara bu kadar gelişti, ne ara hayatımıza bu kadar girdi, aklım almıyor. Buradan çektiğin bir fotoğrafın saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna gitmesi… Bu gerçekten tahayyül etmesi zor bir şey. Üstelik öyle büyük, gizli bilgilerden bahsetmiyorum; arkadaşına şaka olsun diye attığın saçma bir fotoğraftan söz ediyorum. Buna rağmen bu kadar hızlı, bu kadar kolay… Aklım almıyor. Bu kadar bağımlı olmamızı da anlamıyorum.

Daha akaryakıtı, içten yanmalı motorları, bilgisayarları, uydu teknolojisini saymadım bile. Teknoloji öyle bir noktaya geldi ki hayatımızın içine tamamen işlemiş durumda. Bu icatlar olmadan bir dünya artık neredeyse düşünülemiyor. Cebimizde taşıdığımız ufacık bir kutuya bağımlı hale gelmiş durumdayız. Evet, hayatımızı kolaylaştırıyor, o ayrı. Ama bu teknolojilerin bizden götürdükleri… O da başka bir yazının konusu.

4 Nisan 2026 Cumartesi

Bir Grev Hikâyesi



 Haftalar oldu, aklımda bir şey olmadığı için yazmaya biraz ara verdim diyebilirim. Hep aynı şeyleri yazmak elbette sıkıcı olur diye düşündüm. Ama artık dayanamadım. Yine bir anımı anlatmak istiyorum. Birçok işimde patronlarla sorun yaşamış, sivri davranmış, çıkıntılık yapmıştım. Dayanamıyordum.

Bundan yıllar önce, üniversitede dersler artık dayanılmaz hâle gelmişti. “En azından elim ekmek tutsun, madem okuyamadık bir fabrikaya gireyim, düzgün maaşla çalışayım” diye saçma bir düşünceye girmiştim. Hâlbuki okulu bitirsem aileme daha yararlı olacaktım. Ama o zamanki gençlik aklı öyle çalışmıyor. Onun verdiği gazla fabrikaya girdim. Ama ne fabrika…

Girdiğim yer o kadar rezaletti ki asgari ücret dahi vermiyordu. Bırakın ücreti, öğle molası bile yoktu. Yemeği kendimiz getirip makine aralarında yiyorduk. Tek molamız, öğleden sonra bölük bölük çıkıp sigara içebildiğimiz on dakikalık bir zamandı. Tüm gün o on dakikaya çalışıyorduk. Mesai kavramı diye bir şey yoktu. İş ne zaman biterse o zaman çıkıyorduk. Ya da daha doğrusu, ustabaşının keyfi ne zaman gelirse… Buna rağmen mesai ücreti de yoktu.

Bu yüzden sirkülasyon çoktu; en eski çalışan bir iki senelikti. İşin ilginç tarafı, bu devirde böyle bir fabrikanın nasıl göze çarpmadığıydı. Devlet nasıl kontrol etmiyordu, bu soru aklıma sık sık geliyordu.

Pos bıyıklarımın verdiği kuvvetle damarlarımdaki komünist canlandı ve “bu düzen değişecek” dedim. Henüz 23 ya da 24 yaşındaydım. Kanım deli akıyordu. “Burada ne yapabilirim?” diye sürekli düşünüyordum. İlk aklıma gelen SGK’ya şikâyet etmek oldu. Ama araştırınca, denetimin en erken iki sene sonra gelebileceğini öğrendim. Süreç uzayacak, sonucu da meçhul olacaktı. Olan yine bizim alın terimize olacaktı.

İstifa edip başka iş bulmak çözüm değildi. Orada başka insanlar da vardı ve onların da bu işe ihtiyacı vardı. İnsan gibi çalışmayı hak ediyorlardı. Böylelikle düğmeye bastım.

Hemen sendika arayışına girdim. Fabrikaya uygun bir sendika buldum. Temsilcilerle konuştum, akıl danıştım. Üye oldum. Beni işçi temsilcisi yaptılar ve sendikaya üye toplamamı istediler. Gerekli desteği vereceklerini söylediler.

Olağanca gizlilikle süreci başlattım. İnsanları tek tek kenara çekip sendikayı anlatıyordum. Başta çoğu kişi, “Zaten az maaş alıyoruz, bir de yevmiyemizi oraya mı vereceğiz?” diyordu. Benden yaşça büyük abiler, ablalar vardı. Toy bir delikanlıydım, nasıl laf geçirecektim?

Ama süreçte özellikle ablalar çok yardımcı oldu. Onlar da sendikayı anlattı, haklarımızı konuştu. İşçi kadınların evlerinde toplanıp dertleşiyor, sendikayı anlatıyorduk.

Nihayet çoğunluğu sağladık. Grev kararı aldık.

Patron şok olmuştu, küplere binmişti. “Ekmek yediğiniz yere ihanet ediyorsunuz” nutuklarına başladı. “Ben size ekmek veriyorum” diyordu. Biz ise fabrika bahçesinde, şimdiye kadar kaçak göçek içtiğimiz sigaraları artık keyifle içiyor, evlerden getirdiğimiz çay, kek, börek eşliğinde grevimizi sürdürüyorduk.

Sendikadan temsilciler ve avukat da gelmişti. Patron, “Temsilciniz kim?” diye sorduğunda 23 yaşındaki cılız veledi gösterdiler: beni.

“Gelin konuşalım” dedi.

Avukat ve temsilciyle birlikte odasına gittik. Hararetli bir toplantı oldu. Sesler yükseldi…

Grev ikinci gününe girdiğinde, patrondan gizli kapaklı ahlaksız bir teklif de aldım. Grevi kaldırmam karşılığında, ehliyeti bile olmayan bir çocuğa araba teklif ediliyordu.

Neticede direndik. Pes ettirdik. İsteklerimiz kabul edildi.

Ama hikâye burada bitmedi…

“Fakirin karnı doyarsa siki kalkar” lafını bilirsiniz. Haklarını alan işçiler rehavete kapıldı. Sendika çalışmamaya başladı. “Yok şöyle, yok böyle” derken birer birer ayrıldılar. Öyle bir hâl aldı ki sonunda tek kaldım.

Patron, “Gel bakalım delikanlı, bir konuşalım” dedi. Konuşmanın sonu, “Muhasebeye uğra, hesabını kessinler” oldu.

İşin garip tarafı, grevde arkamda duran sendika bu sefer durmadı. Sümen altı edildim. Hiçbir hakkımı korumadılar.

Bu, ilk kovulmam olmayacaktı.

Yıllar sonra başka bir fabrikada bir iş kazasına şahit oldum. Bilirkişiye ifade vermem istendi ama bu “ifade”, patronun istediği gibi olacaktı. Kabul etmeyince yine kapı göründü.

Patronlarla kavgam bitmiyordu.
Ama artık eski enerjim yok. Özellikle grev sonrası yediğim kazığı hiç unutmadım. Yine hakkımı korumaya çalışıyorum ama daha ılıman bir şekilde.

Bir şeyi öğrendim:
Hak aramak zor değilmiş.
Zor olan, herkes vazgeçtiğinde tek başına kalmakmış.

15 Mart 2026 Pazar

İnancın Sessizliği, Yorumların Gürültüsü



Ramazan vesilesiyle ara sıra aşka gelip Çağrı filminin müziklerini açıp dinlemeyi çok severim. Gerçekten müthiş bir filmdir Çağrı. Dönemine damga vurmuş ve Müslüman olmayan insanlar tarafından yapılmış bir başyapıttır. Film o kadar içselleştirilmiştir ki Anthony Quinn’in canlandırdığı Hz. Hamza’yı film icabı şehit eden Vahşi karakterini oynayan Ronald Leigh-Hunt’ı insanlar “Sen nasıl Hamza’yı öldürürsün?” diye linç etmeye kalkmışlardır.

Filmin müzikleri o kadar iyidir ki insanı o yıllara götürür. Dinlerken mest olursunuz. Benim asıl söylemek istediğim ise şu: Bu ve benzeri müziklerin altına yorumlarda Türk halkının doluşup en çok Müslümanın kendisi olduğunu ispat etmeye çalışmasıdır.

İlahi dinlemek istersiniz, açarsınız. Sonra yorumları okumak istersiniz. Altta öyle yorumlar vardır ki…
“Allah’ım ne olur biri beğense de tekrar dinlesem huzuruna gelsem.”
Ya da “Allah’ım, peygamberimizin sevgisini kalbime verdiğin için sana şükürler olsun.”
“Subhanallah, ne güzel ses yarabbi.”

Benim kızdığım nokta şu: İnsanlar inançlı olabilir. Bunda hiçbir beis yok elbette. Ancak bunu insanların gözüne sokmak, ballandıra ballandıra anlatmak ve özellikle yorum kısmında yapmak bana abesle iştigal gibi geliyor. Normalde bu yorumları yapanların bir kısmı, yazdığı yorumun sayfasını kapatıp diğer sekmede porno açmaya gidiyor.

Ya da şöyle tipler de var yine YouTube’da: Bir vaaz videosu açarsınız. Hocaefendi bir konu üzerinde konuşuyordur. Yorumlara bakarsınız; “Hocamızın yüzünden nur damlıyor, hepimiz İslam’la şereflenelim.” Şimdi sen hocayı övdün diye cennete mi gideceksin be adam? Buna gerçekten çok canım sıkılıyor. Bu insanlar sadece internet ortamında da yok elbette. Gerçek hayatta aynı ortamda bulunduğunuzda da benzer davranışları sergileyen insanlara rastlıyorsunuz.

Bu durum biraz da Türk halkının bir şeyi fazla abartmasından kaynaklanıyor. Bir şeyi sevince ona bağlanma biçimimiz böyle. Futbol takımında da böyle, sevdiği şarkıcıda da böyle; yeri geliyor bir müzikte de böyle. Her şeyi abartan bir milletiz. Tuttuğumuz partiden kullandığımız telefona kadar… İlla ki onun fanı olmak zorundayız.

Belki de mesele gerçekten inanmak değil, inanıyor görünmektir. Yorumlara yazılan cümleler bazen bir duadan çok bir gösteriye dönüşüyor. Oysa inanç dediğin şey sessizdir. Kimseye kendini ispatlamak zorunda değildir.

10 Mart 2026 Salı

Rutinle Yaşamak



    Son birkaç haftadır o kadar çok rutine bağladım ki hayatımı: işe git, eve gel, yemek ye, yat… Sabah uyan, işe git… Aynı döngü. Aslında aylardır bu döngüyü istiyordum. Hep bunun hayalini kurmuştum. Her zaman da söylerdim: “Rutin iyidir arkadaş, insanı hayata bağlar.” Bilmem ki o laftan da mı sıkıldım.

    Hâlâ rutinimi seviyorum aslında. İnsanın belli bir döngüye girmesi bence iyi bir şey. Seni gereksiz düşüncelerden ve hareketlerden koruyor. Farz-ı misal altı ay önce böyle bir rutine sahip değildim ve odamda duvarlarla konuşur olmuştum. Zaten burayı açma fikri de o zaman filizlenmişti. Sağımdaki duvara dönüp “ne bakıyorsun” deyip solumdaki duvara sağımdaki duvarı şikâyet ediyordum. Etrafımdaki insanlarla sadece iş bulmayı konuşuyordum. O zamanlarda günlük rutinim bu hâle gelmişti.

    Şimdilerde aşırı sıradanım. Dediğim gibi bu beni memnun ediyor. Rutinim dışında gelişen bir harcama, bir hareket, bir olay beni rahatsız etmeye başladı. Hoş, rutin de rahatsız etmeye başladı. Zira yazılarımda geniş aralıklar çıkmaya başladı. Gerçi bunun birkaç sebebi olabilir. Başlarda bir hevesle yazdığım yoğun yazılar artık çıkmaz oldu. Yazacak şey de mi kalmadı?

    Tolstoy’un İnsan Ne İle Yaşar kitabına karşılık ben de “İnsan Ne İçin Yaşar?” demek istiyorum aslında. Kitabın içeriğiyle alakası yok yazdıklarımın, sadece isim benzetmesi yaptım. Günümüzde insanlar —aslında biraz kendim için konuşuyorum— para, emek ve yaşama içgüdüsü üçgeninde yaşıyor. Bildiklerimizi tekrar etmeyeceğim. Hayatta kalmaya oynuyoruz yani.

    Sabah güneşin doğumuna şahit olup akşam batmasına şahit olmak kadar büyük bir nimet yok aslında. Yaşıyoruz yani, nefes alıyoruz. Hayata bir şekilde tutunuyoruz. Ama sürünüyoruz, ama yerlerdeyiz… İyi bir hayat sürmüyoruz. “Şükür edin” demeyeceğim asla. Şükür bile lüks oldu.

    Aylardır aradığım rutinime kavuşmuş olarak, rutinimden sıkıldığımı itiraf etmek istiyorum. Elbette sıkılmak da hakkım. Ancak bu rutine sahip olmadığımda yaşadığım buhran çok acıydı. Bunun için rutinime sımsıkı sarılıyorum. Bu rutin beni hayatta tutan.

    Ay sonu kredi kartımın borcunu ödeyebilme gücü beni hayatta tutan.

    Garip gelecektir aslında. Mantıksız konuştuğumu düşünebilirsiniz. Ancak en azından borç bir amaç veriyor insana. Bunu demek istiyorum.

    Hayata dair yeni amaçlar, büyük hedefler, değişik zevkler değil derdim. Eskiden yazdığım bir yazıya itafen; kariyer değil, sigara parama çalışmak… Arkadaşlarıma kahve ısmarlamak beni mutlu ediyor.

23 Şubat 2026 Pazartesi

Çamlıca: Bir Cami mi, Bir İktidar Anıtı mı?



 Yıllardır teravih namazına gitmemiştim. Kuzenim sağ olsun, “Hadi gidelim bir akşam” dedi. Hangi camii olsun derken aklımıza Çamlıca Camii geldi. Buraya kadar her şey iyi hoş. Camiye gittik ve teravihimizi kıldık. Ancak sorun burada baş gösteriyor. Naçizane, dilim döndüğünce anlatacağım.

Elbette ben de Müslüman bir insan olarak camii yapılmasına asla karşı değilim. Ancak bu camiinin yapılması, aynı Peygamber dönemindeki Dırar Mescidi gibi, Müslümanlara fitne sokmak adına yapılmış bir camidir. Dırar Mescidi’ni anlatayım. “Dırar”, TDV İslam Ansiklopedisi’nde “zarar vermek, muhalefet etmek” anlamına gelir. Kur’an-ı Kerim’de “mesciden dıraren” şeklinde geçmektedir. O dönemde münafıklar, Mescid-i Nebevi’nin dolup taşmasından, Müslümanlığın Medine’de büyüyüp yükselmesinden rahatsız olmaktadırlar. Bunun üzerine Dırar Mescidi’ni Kuba’da inşa etmişlerdir.

Çamlıca Camii özeline dönecek olursak, aynı Dırar Mescidi gibi bu cami de Müslümanlara nifak sokmak adına yapılmış bir camidir. Zira cami, Çamlıca’nın ta tepesine, kimsenin özellikle oraya gitmedikçe gelip namaz kılmayacağı bir konuma, otoban kenarına yapılmıştır. AKP’nin tamamen bir güç gösterisi olan ve devletin imkânlarını kullanarak yaptığı bir camidir. Zira dediğim gibi tepeye yapılmış, kocaman, altmış bin kişilik; içi dolmayan bir cami… İçine girdiğinizde yapaylığı siz de hissedeceğinizden emin olabilirsiniz. Ben girdiğimde caminin çeyreği bile dolmamıştı; safların araları yer yer boştu. Namaz aralarında herkesin elinde telefonlar, hikâye paylaşımları; imam ve müezzinin teganniyle okuduğu ayetler… Huşûnun bu camiye gelmediğinin göstergesidir.

Caminin etrafı tamamen yapay bir Osmanlı mimarisi özentisiyle yapılmıştır. Selâtin (sultan camileri) gibi kocaman bir avluya sahiptir; ancak o avlu o kadar boştur ki selâtin camileri gibi hissettirmez kesinlikle. AKP, minarelerin gölgesinde kapitalizm pompalamaktadır.

Bir kere, AKP’nin ve AKP’lilerin sürekli söylediği “Osmanlı torunuyuz” ifadesine aykırı olarak, Osmanlı’dan hatta Selçuklu’dan beri hiçbir cami ve mescit — kendi mahalle camiinizi de düşünün — devlet eliyle yapılmamıştır. Vakıflar, birkaç insanın bir araya gelerek yaptırdığı hayırseverler tarafından; hatta örnek aldığı Osmanlı padişahları bile devlet eliyle değil, kendi ceplerinden yaptırmışlardır o büyük camileri.

Kısa bir anekdot: Sultan Ahmet, Ayasofya’nın karşısına kocaman, altı minareli bir cami yaptırmak istediğinde dönemin şeyhülislamı “Efendim, önce Ayasofya’yı doldurun” demiştir. Tabii malum, ne Sultanahmet Camii ne de Ayasofya dolmamaktadır.

30 Ocak 2026 Cuma

Beynimle Aramdaki Sessiz Savaş

    


    Çocukluğumdan beri ortamda biri gerginse ben de gerilirim. Ne yapacağımı bilemem. Odağı başka bir yere çekmeye çalışırım ama nafile; onu da beceremem. Oldum olası insan ilişkilerinde başarılı değilimdir. Genelde duygularımı saklarım. Sonra da kendi kendimi yerim.

    Trafikte ilerlerken biri hatalı bir hareket yapar, yanıma gelir, camı açar ve suçu bana atar. Ben özür dilerim; yeter ki gerginlik olmasın. Çoğunlukla tartıştığımı ve hakkımı aradığımı hatırlamam. Hiçbir tartışmadan haklı çıktığımı da hatırlamıyorum.

    Tartışmalardan hep korkmuşumdur. Ortam gerilmesin diye kırk takla atarım. Dediğim gibi, odağı değiştirmeye çalışırım. Bağıran insanlardan oldukça korkuyorum. İlginçtir, ben de bazen bağırarak konuşuyorum. Keşke özgüvenim biraz daha olsaydı. Keşke insanlara bir şey söylerken kırk kere düşünmeye ihtiyaç duymasaydım ya da söylediysem onu rahatlıkla savunabilseydim.

    Söylediğim şey karşımdakini rahatsız ettiyse bazen çark edebiliyorum. İlginç bir özellik gerçekten. Yeter ki kimse kırılmasın. İnsanları kırmaktan, isteklerini geri çevirmekten de korkuyorum. Sanki tüm dünyanın bana ihtiyacı varmış gibi hissediyorum bazen. Elbette böyle bir şey yok. Bunların hepsi beynimin bana oynadığı oyunlardan ibaret.

    Beyin çok garip bir organ. İki avucumuzun içine sığabilen bu kıvrımlı varlık, tüm vücuda ve ruha hükmediyor. O ne isterse o oluyor.
“Şimdi korkacaksın, üzüleceksin, buna inanacaksın,” diyor ve ilginçtir, yapıyorsun. Sorgusuz, sualsiz… Ortada sebep yokken hüzünlendiriyor, depresyona sokuyor. Sonra yine onun sayesinde o depresyondan çıkıyorsun.
    Beyin bizimle oyun oynayabiliyor. Ama aynı beyinle bu hissiyatı kırabiliyorsun. Çok garip değil mi? Seni yanlışa da sokuyor, o yanlıştan yine aynı organla kurtuluyorsun.
    Beyin hasta olunca vücut tümüyle hastalık çıkarıyor. Vücudun ne kadar sağlıklı olursa olsun Alzheimer olunca beyin küçülüyor ve yatağa bağımlı kalıyor insan. 

    İnsanlara düşünceler hükmediyor. O düşünceler bizi boğuyor, neşelendiriyor, hüzünlendiriyor. Açmaza da sokuyor, ferahlatıyor da.
Her şey ama her şey insanın elinde aslında. Beynimizi ele alabiliriz. Bu döngüden kurtulabiliriz.

23 Ocak 2026 Cuma

Hastane Kokusu



    Geçenlerde acile gitme ihtiyacı duydum. Gece kafamı kaldıramıyordum, öksürmekten uyuyamıyordum. Oldum olası hastaneye gitmekten nefret ederim. Annem ben çocukken hastanede çalışırdı. Onun yanına gittiğimde o iğrenç dezenfektan ve ilaç kokusu burnuma dolardı. Hâlâ hastaneye her gidişimde o kokuyu aldığım anda o günler gelir aklıma.

    Çocukluğumdaki eski, küflü; duvarları boyaları sökülmüş, dökülmüş hastaneler… Yer yer karanlık koridorlar… Bazen kırpıştıra kırpıştıra yanan lambalar… O sahne beni çok gererdi. Çocukken gittiğim doktor, on–on beş tane penisilin iğnesi verip yollar; takip eden günlerde popomun acısıyla gezer dururdum.

    Günümüzde hastaneler artık böyle değil, daha modern. Ama içeride artık çalışan doktor kalmadı. Hükümetin agresif sağlık politikaları sistemi çökme noktasına getirdi. Dünyada da en kabul edilebilir mesleklerden biri doktorluk olduğu için, doktorlarımız birer birer şanslarını yurt dışında aramaya başladı. En bilinen örnek: cildiye randevusu. İnsanlar aylarca bulamıyor. Çoğu hastanede sadece bir tane cilt doktoru var.

    Elbette bu kaçışın sebebi sadece politikalar değil. Halkımızın birçok sorunu şiddetle çözebileceğine inanmasından kaynaklanan doktorlara yönelik şiddet de cabası…

    Bir yakınınızı kaybettiniz; ameliyathane önünde ya da yoğun bakım kapısında ağlıyorsunuz diyelim. Buna kimse bir şey diyemez, acınız sonuna kadar haklı. Ama “Onu siz öldürdünüz” demenin manası nedir? Doktor, hayat kurtarmak için bu mesleğe başlarken yemin eder. Bilerek bir insanı öldürmek —sadist değilse— isteyemez. Hastayı tanımaz, bir garezi yoktur. Ambulansla gelirken zaten kalbi iki kez durmuş birinden bahsediyoruz. Yani onu hayata döndürmek çoğu zaman bir mucizedir.

    Acile gittiğimi anlatıyordum… Sıramı aldım, beklemeye başladım. Saatler sürdü. Önümde belki elliden fazla insan vardı. Beklemekten çok yorulmuştum. Herkes aşağı yukarı aynı şikâyetle gelmişti. Bekleyen herkes homurdanıyordu. Çoğu kişi “Bunların keyfini bekliyoruz işte” diyordu. Doktora çıkışmak kolaydı.

    Ama kimse içerdeki pratisyen doktorun nöbetinin kaçıncı saatinde olduğunu düşünmüyordu. Saatlerdir sigara bile içmediğini… Yemek yedi mi, çay içti mi? İnsanlar doktoru robot sanıyor; “o bakmak zorunda” diye düşünüyor.

    Hastalardan biri haddini aşıp “Bunları boşuna dövmüyorlar” demeye başladı. Artık dayanamadım. Yukarıda saydıklarımı bir bir anlattım adama. Anladı mı anlamadı mı bilmiyorum ama benim içim soğumuştu. Hiç huyum değildir ama kalabalığa dönüp “İleride bu gençleri de bulamayacağız” dedim.

    Sıra bana gelmişti. Aradan kaynayanlara fırsat vermemek için birden odaya daldım. Hastalığımdan utanıp, mahcup mahcup —iyi bir gece olmadığını bilerek— “İyi geceler hocam” dedim. İki dakika baktı, gerekli ilaçları yazdı ve gönderdi. Saatlerce bekleyip iki dakikalık zamanı olan bir doktora görünüp çıkmıştım.

    Aslında her şeye doktora gittiğimiz için aciller bu kadar kalabalık. Poliklinikte aylarca randevu bulamayan insanlar geliyor acile. Ya da poliklinikteki doktorun teşhisini beğenmiyor, akşam soluğu acilde alıyor. Sen kimsin de doktorun teşhisini beğenmiyorsun; sanki tıbbiye okudun!

    En ufak soğuk algınlığında bile doktora koşmak günümüz alışkanlığı oldu. “Kişi kendinin doktorudur” derler ya… Barış Manço ilacımızı çoktan söylemiş:

Nane, limon kabuğu
Bir güzel kaynasın aman hah-hah-hah-hah
İçine hatmi çiçeği
Biraz çörek otu katasın aman hah-hah-hah-hah

Hatta biraz tarçın
Bir tutam zencefil, aman hah-hah-hah-hah
Bin derde deva geliyor
Biraz daha sabret güzelim
Hah-hah-hah-hah — hapşu!

11 Ocak 2026 Pazar

Bazı Alışkanlıklar Sessizce Eskir


    

     Normalde evde oturup tembellik etmeyi çok severim. Ama bugün ne olduysa kabıma sığamadım; duvarlar bana dar geldi. En çok yaptığım şey olan YouTube’dan video izlemek bile tatmin etmedi. Dışarı da atamadım kendimi, zira yağmur hiç durmuyordu. Ben de müzik dinleyip biraz oyun oynadım. Sürekli yaptığım şeylerden zevk almamak tuhaf bir his bıraktı içimde.

    Bu alışkanlığı üniversite yıllarında kazanmıştım. O zamanlar tuşlu telefonumun YouTube’a girebildiğini keşfetmiştim. Kısıtlı internetimle 144p videolar izliyordum. Seri hâlindeki oyun videolarını, yatağa uzanıp dizi izler gibi izlerdim. Yurtta yapacak başka bir şey de yoktu zaten.

    Sonra bir bilgisayar almıştım. Garibim, açılması beş dakika sürerdi. Güç düğmesine basar, lavaboya gider, bir şeyler atıştırır; döndüğümde hâlâ açılıyor olurdu. O zamana göre de kötü bir bilgisayardı ama işimi görüyordu. Ödevlerimi, araştırmalarımı, videoları hep onunla hallettim. On sene boyunca bana hizmet etti o emektar. Sonraları akıllı telefonlar iyice akıllandı, bilgisayar ikinci plana düştü.

    Kullandığım her bilgisayar, kendi dönemine göre bile zayıftı; sonuncusunu alana kadar. İlk bilgisayarımda çocuk aklıyla hep iyi cihazlara sahip insanları kıskanırdım. O dönemin oyunları ortalama sistemlerde de çalıştığı için ayarları düşürüp yine de oynayabiliyordum. Ama oyun sektörü endüstrileşip hız kazanınca bu anlayıştan vazgeçildi. Artık neredeyse her yeni oyun, yeni bir bilgisayar istiyordu.

    GTA Vice City diye bir oyun vardı ki evlere şenlik. Ana karakter Tommy Vercetti ile araba, motor, ambulans; hatta tank ve uçak bile sürebiliyordunuz. Her türlü ateşli silahı, hiç eğitim almadan, hedef şaşırmadan kullanabiliyordu. Ama denizde su biraz boyunu geçince boğulan bir karakterdi. Buna rağmen insanlar bu oyuna âşık olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam 2002’de çıkan oyun, selefi GTA 3’e fark atarak dönemine damga vurmuştu.

    Oyunu ilk açtığımda ekrandan taşan neon renkler, palmiye ağaçları ve 80’ler müzikleri beni başka bir yere götürmüştü. Vice City sadece bir oyun değildi; kaçabildiğim bir şehir gibiydi. Bilgisayarım çoğu zaman zorlanır, bazen kasardı ama ben yine de saatlerce o şehirde dolaşırdım. Görev yapmasam bile, sadece arabaya binip radyoyu açarak dolaşmak yetiyordu.

    Vice City’de beni asıl etkileyen şey özgürlük hissiydi. Kimse bana “şuraya git, bunu yapmazsan oyun ilerlemez” demiyordu. İster görev yapar, ister sahilde dolaşır, ister bir motosiklet bulup haritanın bir ucundan öbür ucuna sürerdim. Bugünkü oyunlar daha büyük, daha gerçekçi ama bir o kadar da yorucu. Eskiden oyun açmak dinlenmekti; şimdi çoğu zaman ikinci bir iş gibi geliyor.

    İşte böylesine mükemmel bir oyun bile orta segment bir bilgisayarda oynanabiliyordu. Oyunculardan bunu aldılar. Şimdilerde şirketler sanki “biz bunu çıkardık, oynamak zorundasınız” der gibi davranıyor.

    Kendimi bir oyuncu olarak görmüyorum elbette. Elimdeki bilgisayarı haftada bir açıp biraz müzik dinliyor, birkaç satır yazıyor ve sonraki haftaya kadar kapatıyorum. Ama bugün fark ettim ki, eskiden beni oyalayan şeyler artık yetmiyor. Belki sorun oyunlarda, belki bende. Ya da sadece bazı alışkanlıklar, sessizce eskimiştir.

3 Ocak 2026 Cumartesi

Toz, Pas ve Emeğin İçinden

 


            Eski mesajları silmem asla. Ara sıra döner bakarım. Gene öyle bir dönemime denk geldim. Açıp baktım uzun uzun. Tersanede elektrikçilik yaptığım döneme denk geldim. Ustabaşının attığı mesajlara, grupta konuştuğumuz yazılara denk geldim. Günümüzde tartışmalı olan SİHA gemisi TCG Anadolu gemisini yapan tersanede çalışıyordum. O gemide emeğim gerçekten çoktur. Hadi gelin tersane günlüklerime gidelim.

            Tersane ortamı gariptir. Taşeron yuvası, maaşları oldukça düşük, güvensiz çalışma ortamına sahip bir yerdir. Bugün taşeron şirketiniz ben tersaneden ayrılıyorum derse biriken izin günleriniz, kıdeminiz vs. hepsi verilir ama sıfırlanır. Yeni şirkete geçersiniz. Yani emekli oldunuz diyelim ona göre tazminat alırsınız ya da alamazsınız bile. Maaşınız ne olursa olsun banka hesabınıza asgari ücret yatar üstü ve fazla mesai ücretiniz saman kağıtlı bir zarf içinde bir hafta sonra verilirdi. Tabi o paradan bekle ki hayır gelsin.

            Eve geldiğinizde her yeriniz toz ve pislik olacaktır. Her akşam duş alırdım havlum leş gibi olurdu. İki günde bir kirliye atardım banyo havlumu. Zira eve geldiğimde suratım adeta çamur kaplı olurdu. Geminin en derin dehlizlerine en girilmedik yerlerine girerdik. Tabi geminin yapımı yıllar sürdüğü için pas, toz kir, çamura bulanmak işten bile değildi.

            Asla küçümsemiyorum ancak nispeten eğitimsiz ve gurbetçiler çalışırdı. Onlara kalacak yer ayarlanır, bir evde yirmi- yirmi beş kişi kalırdı. Yemekleri vs. şirket tarafından karşılanırdı. Zaten bu insanlar sabah köründe çıkıp her gün fazla mesai yapan insanlardı. Öğle arasında yemekhanede yerler akşam mesaisine de yemek yerler, zaten işte  çıkmaları da en iyi ihtimalle saat dokuz olurdu eve varmaları dokuz buçuk diyelim o saatte ne yemeği yesin pelte gibi yatağına gidiyor adam. Derdi evine para gönderebilmek sadece.

            Orada, benden kaynaklı mıydı artık bilemiyorum yoğun mobbinge maruz kalmıştım. “beceremiyorsun Emirhan, olmuyor Emirhan, neden böyle Emirhan.” Laflarına maruz kalıyordum. Ben oraya “yardımcı” yani genel tabiriyle çırak olarak girmiştim. Benden usta işi bekliyorlardı. Bir de kadrolularla sürekli bir savaş halindeydik. Aşağıda onu da anlatacağım

            Kadrolularla köşe kapmaca oynuyorduk. Yalanın bini bir paraydı. Ben de yalan söylemeyi çok beceremeyen bir insan olduğumdan mütevellit sürekli patlardık. Haliyle ustabaşımıza giderdi olay. Sürekli azar işittiğimi bilirim. Her işimiz takla tokattı. Ekibimiz küçük bir ekipti biz beş kişi olarak gemide karanlık yerlere karadan elektrik çekip aydınlatma yapardık.

            Çok fazla iş kazası gördüm. Hatta ben de iş kazasına maruz kaldım. Neden kendini korumadın diyerek girişimi yasakladıkları oldu. Ancak işimi seviyordum o dönemlerde. Son günlerde beni yıldırma politikası güttüler. Sebebi tazminatımın falan olması değildi asla. Zaten bir tazminatım yoktu. Hani biz kovduk dememek içindi sanırım. Zira benden asla memnun olmadıklarını biliyorum. Yaptığım hiçbir işi beğenmezlerdi. Gene de bir dönem sonra cidden artan iş kazalarını görmek ve yoğun mobbing karşısında yoruldum ve işi bırakma kararı aldım.

            İyi yönleri yok muydu? Elbette vardı, orası sayesinde elektrik işlerine aşina oldum ve artık yapabiliyorum. Ayrıca meslek sahibi olmuştum. Ustabaşımız ne kadar azarlasa da kızsa da bizi başkasına karşı ezdirmeyen biriydi. Aynı zamanda eğlenceli işti. Dediğim gibi karanlık yerlere aydınlatma sağladığımız için iş bizden geçerdi. Bir bölge var diyelim. Orada çalışma yapılacak misal tavan döşemesi yapılacak gemiye diyelim. Karanlıkta çalışmaya iş güvenliği uzmanları izin vermiyorlardı. Haliyle herkes bizi bekliyordu. Onun için iş güvenlikleri bizimle arasını iyi tutmak zorundaydı. Herkes bizi kapılarda karşılardı. Bu da hoşuma gidiyordu.

            Netice itibariyle bugün buradayım. Hani hep derim ya (yalan söyleme bir kere yazdın sadece böyle bir yazı) her yapılan şey tecrübedir diye. Bu da benim için böyle bir tecrübe oldu. Şu an ki işimde bu kadar zorlanmamım sebebi bana “sen bunu bunu yap Emirhan sonra benim söylediğim yere git” denildiği için, yani böyle çalışmaya alışmıştım. Mevcut olan işim gereği emir vermek zorundayım insiyatif almak zorundayım ve çok zorlanıyorum. Ancak başaracağım.

27 Aralık 2025 Cumartesi

Şimdiki Aklım O Boku Yediğim İçin Var

 


            Bizi biz yapan, bugüne kadar yaşadığımız en küçük dahi olsa tecrübelerdir. Yani şunu demek istiyorum. Bugün beni tanıyanlar “Emirhan nasıl biri?” sorusunu cevaplarken ne diyorlarsa bunu hayatımda ki iyi, kötü, güzel, çirkin tecrübelere istinaden söyleniyordur.

            Zeki insan en aptaldan bile bir şey öğrenebiliyorsa zekidir. Başkalarının tecrübelerini yeniden tecrübe etmek kadar aptalca bir şey yoktur. Yaşam dediğimiz şey tecrübelerin oluşturduğu bir bütündür.

            Aklıma bazen aynı bir bilgisayar oyunu oynarsınız becerememişsinizdir, kayıtlı dosyayı siler baştan oynarsınız. Bu geliyor. Yani klişe bir laf olan “dünyaya bir daha gelseydin ne olurdu?” diye. Bu laf gerçekten bir paradoks aslında. Dünyaya bir daha gelseydik aynı kişi olamayacaktık. “şimdiki aklım olsaydı yapmazdım” ancak şimdiki aklına sahip olmanın sebebi bu boku yediğin için idi.

            Yukarıda verdiğim örneği sık sık düşünürüm. Acaba neleri farklı yapardım? Belki okulu bu kadar uzatmazdım. Bitiremeyeceğimi anladığım anda bırakır evime dönerdim. Ancak orada kazandığım tecrübeler olmayacaktı bu sefer. Diyorum ya yukarıda, hep bir şeyler eksik kalacak diye.

            Geçmiş diyoruz, takılıp kalıyoruz eski hatalara. O hataları sevmek lazım aslında. O hatalar bizi biz yapan. Yediğimiz kazıklar, düşüp kalktıklarımız, ayağa kalkıp koştuğumuz. Sanki sen çok iyisin bu konuda Emirhan. Yirmi sene önce arkadaşına bağırdığın anıyı çeviriyorsun kafanda. Kime akıl veriyorsun? “başkalarının tecrübelerini yeniden tecrübe etmek kadar kadar aptalca bir şey yoktur.” Az evvel yazdım. Ama iyi ama kötü otuz senelik bir tecrübeye sahibim.

            Ama şunu da biliyorum: Geçmişle kavga ederek bugünü kazanamıyorsun. Ne yaşadıysam, neyi beceremediysem, neyin içine batıp çıktıysam… Hepsi beni buraya getirdi. Daha iyisini bildiğim için değil, yaşadığım için böyle düşünüyorum. O yüzden geçmişime kızmıyorum artık. Çünkü o olmasaydı, ben de olmazdım.

           

Bir Şemsiye Nasıl Mübarek Olur?

 Yeşilçam filmlerini izlemeye bayılırım. Sık sık seyrederim. Tekrar tekrar izlediğim film sayısı sınırsızdır belki de. Kibar Feyzo, Davaro, ...