
Bugün bir arkadaşımdan bahsetmek
istiyorum. Kendisini çok fazla iyi tanırım. Uzun yıllardır
beraberiz çocukluk arkadaşım. Hayatının her anına her
dakikasına şahidim tabir-i caizse. Oldukça kibar kırılgan bir
çocuk kendisi. İlk okulda kendisini sürekli gördüğümde yalnız
takılır. Kendi başına gezer dolaşırdı. Yalnızlığı çok
severdi. Bunda etrafında ki insanların aralarına almamaları
vesile mi bilmiyorum. Ama sürekli tek tabancaydı. Gerçi düşününce
sınıfımızda ki çocuklar onu sürekli zorbalar aşağılardı
dalga geçerdi. Ez kaza bir grup ile sohbet edebilse zaten sürekli
alay edilip aşağılanırdı. Halbuki kendisinde çocukların dalga
geçeceği bir özellik de yoktu. Ne çok kiloluydu ne de garip bir
hali. Yalnızca gözlüklüydü. Ama ilginçtir bu özelliği ile hiç
dalga geçildiğini görmedim. Safça bir çocuktu her şeye
inanırdı. Eğlenceli çocuktu aslında çok ilginç bilgilere
sahipti. Mesela Soğuk Savaş Döneminde Uzay Savaşları sırasında
aya ilk defa köpek gönderildiğini ondan öğrendim. O zaman da
internet olmadığı için en çok sevdiği şey olan ansiklopediden okuyup öğrenirdi. Buna rağmen kendisine sürekli geri zekalı ve
salak derlerdi. Artık içselleştirmişti iyice salak olduğunu
düşünüyordu. Durduk yerde ben zaten salağım falan derdi.
Kimliği haline gelmişti o. En büyük korkusu matematik dersinde
öğretmenin tahtaya kaldırmasıydı. Grupça çıkardık tahtaya
öğretmen tahtayı üçe bölerdi. Herkese bir soru yazardı. Herkes
sırayla çıkardı sıra bu arkadaşa geldiğinde çakılır kalırdı
sıra devam ederdi o arkadaş hala dikilirdi tebeşiri dahi
oynatamazdı çünkü matematiği zayıftı. Sıra akar gider o
öylece dururdu. Kafasından geçen cümlelere hakimim biliyorum. O
sırada keşke burda ölsem ya da öğretmen yeter çık artık desin
tebeşiri elimden alsın da gideyim bitsin bu azap dediğine eminim.
Hatta diğer çocukların ona geri zekalı dediğini düşünüyordur
ve zaten geri zekalıyım ben çıkarmasa keşke tahtaya dediğini
adım gibi biliyorum. Sıra bitip artık tek başına kaldığında
artık öğretmenimiz adını seslenir “ne o gene yapamadın mı
derdi” yumruklarımı sıkardım. O da her zaman ki suçlu yüz
ifadesini takınıp evet öğretmenim derdi. Öğretmen anlatmaya
başlardı ama çok sesini yükseltirdi. Eli kolu sinirini belli
ederdi. Sözde konuyu öğretiyor ama sanki küfür ediyordu.
Sınıfımızda ki çocuklar o
arkadaşımızı sık sık aralarına alıp döverlerdi. Cılız bir
çocuktu onlara gücü yetmezdi zaten. Ancak zaten ona öyle “biz
güçlüyüz her istediğimizi yaparız” cümlesini aşılamışlardı
ki gücü yetse dahi yapabileceğini sanmıyorum. Zaten karakteri de
öyle bir insan değildi. Bir gün yolda yürürken karınca yuvasına
bastığında çocukluk hali oturup ağlamıştı. Bir gün hiç
unutmuyorum ortalarına almışlar birbirlerine atıyorlardı.
Soranlara top bulduk tenis oynuyoruz demişlerdi. Arkadaşımın
aklından geçen “ne güzel eğleniyoruz işte” olduğuna eminim.
Çünkü kendisini hiç değerli saymıyordu. Öyle kabul etmiş öyle
bir durum haline gelmişti ki şu saçma sözü ağzından
kulaklarımla duydum “ bugün hiç beni dövmediler çok garip
hissediyorum sıkıldılar mı acaba” orada başkası olsa ağzının
ortasına vururdu. Gerçi zaten anladığı da oydu. O zamanın bir
çocuğu için ilginç kelimeler biliyordu bunları sınıfta
söylediğinde “aaaa küfür etti” diye haykırılır koşa koşa
öğretmene gidilip şikayet edilirdi. Öğretmen de anlamadan
dinlemeden basardı tokadı. Gariptir ki ailesine de hiç bahsetmezdi
okulda olan biteni. Öğretmenimiz sıkı sıkı tembihlerdi. “Okula
velileriniz gelmesin uğraşamam onlarla” derdi. Zaten hiç sorun
çıkarmayı seven bir çocuk değildi. Ne derlerse eyvallah diyordu.
En büyük hayali ilköğretimin bitmesiydi. O bitince zulmü de
bitecekti aklı sıra. Ama kendisini değiştirmemişti fikriyatında
sağlıklı ilişki kurmayı bilmiyordu. İlerleyen yaşamında ne
yapacaktı? İlköğretim bitse de hikaye yeni başlıyordu.
Liseyi de beraber okuduk. Lise de bir
özgüven geldi buna yarışmalara, etkinliklere katılıyordu. Ama
hala o içinde ki o yaralı çocuğu tanıyordum. Hala yalnız
geziyor teneffüste sırada oturup kitap okuyordu. Arada aşık olduğu
bir kaç kızdan bahsediyordu. Hatta cesaretini toplayıp açılmıştı
da. Ama çok yakışıklı bir çocuk değildi özgüvenli bir çocuk
da değildi. Yani hep reddederlerdi. Garibim onlara içini dökmek
için sürekli yazı yazardı. Onları saklıyordu hatta, sonra yok
ettiğini biliyorum. Etrafından kabul görmedikçe daha çok içine
kapandı. Daha da yalnızlaştı. Hala dersleri kötüydü. Ama
anlıyorum etrafında sürekli ona geri zekalı diyen birileri
muhakkak oluyordu. Bu da onu kabul ediyordu. İçinde fırtınalar
koptuğunu biliyordum. Bizim onunla dostluğumuz bir kaç kelime bir
kaç kaş göz hareketiydi. Her şeyi anlardık. Ruhunun daraldığını
işe yaramaz hissettiğini biliyordum. Bana bir kaç kez “gerçekten
aptalım galiba bu kadar insan yalan konuşamaz” diyordu. On sekiz
yaşında artık dayanamadı psikiyatriye gitmeye karar verdi.
Gittiği doktor ilaç verip yollamış üzülmüştü. İlk kez
ruhumu açmak istedim demişti. Çok da üzerine düşmedi zaten
sonra.
Kader bu ya üniversiteye de beraber
gittik. Aynı okul aynı bölüm. Çok severdi okuduğumuz bölümü.
Araştırmayı, okumayı, yazmayı... Hayatının aşkını görmüştü
orda. İlk kez aşık olmuştu. Eve yürürken ıslık çalıyordu,
türkü söylüyordu delirmişti çocuk. Hiç bu kadar mutlu
görmemiştim onu. Kız buna gayet iyi şekilde yaklaşıyordu.
Sağlıklı insanların ilişkilerinde olduğu gibi... Ama benim
arkadaşımın hiç bir sağlıklı ilişkisi olmamıştı. Kıza ne
yaptıysa artık bir sene gibi bir sürede kız bunu terketti. Dünya
başına yıkılmıştı. Dünyanın sonu gelmişti sanki. Baya bir
bocaladı. Sonra nasıl olduysa kendimize başka bir arkadaş grubu
bulmuştuk. Onlar da bizi çok sevdiler yediğimiz içtiğimiz ayrı
gitmedi. Ama grupta mahsundu gene benim arkadaşım. Dalga konuları
gene benim arkadaşım olurdu. Konu gene döner dolaşır bir şekilde
başına gelen bir olaydan dalga geçilirdi. Tüm gruptaki insanların doğum günleri etraflıca düşünülmüş şatafatlı kutlanırken benim arkadaşımın ki genelde basit sıradan geçiştirmelerle kutlanırdı. Arkadaşım onları çok
severdi biliyorum çünkü kendine bir kimlik, bir aidiyet arardı.
Okulu da bitiremedi zaten bıraktı gitti.
Sürekli bir arayış içindeydi
insanları hala tanımıyor. Bana dediği “keşke insanların ne
düşündüğünü bilsem söylediğim cümlelerin nereye vardığını
bilsem” derdi. Sohbet etmeye bayılır, bilgi vermeye, anlatmaya
bayılır. Ama insan ilişkileri rezalettir. Sağlıklı ilişki
kuramaz. Eğer sağlıklı kurmuşsa da ne yapar eder eline yüzüne
bulaştırır. Sanırım bundan zevk alıyor. Her şeyi ama her şeyi
unutur. Önem vermediğini düşünebilir insanlar ama aklında
tutamadığı içindir bu. Kız arkadaşıyla bir kavga etmişse on
dakika sonra yine yapar o hatayı çünkü unutuyor.
Şu aralar büyük bir işsizlik
yaşıyor buhranlı bir dönemde. Borç harç aile baskısı ayyuka
çıkmış durumda. Biliyorum cebinde bir lirası yok kahve
ısmarladığımda büyük buhrana giriyor büyütüyor ben en yakın
zamanda vereceğim diyor. Çünkü hissediyorum kendisini eksik,
hatta sakat bir insanmış gibi düşünüyor. Bir grup içinde
konuşurken kendisini geri çekiyor oraya ait hissetmiyor çünkü
ruhu arabesk. İntihar etmek istiyorum bazen diyor. Yıllar önce
evine çat kapı gittim anahtarı vardı bende. Çıkmış cama
ağladığını gördüm. Biliyorum asla onda o güç yok. “Hayatında
ne becerdin ki intiharı becereceksin” dedim indi. “Yaptığın
her şey yarım. Hiçbir şeyi sonuna kadar yapmadın. Elinde
becerdiğin ve benim eserim dediğin ne var” dedim. Haklısın
dedi. Aslında mücadeleci olduğunu biliyorum. Sürekli çıkar yol
arıyor. Ama mücadele etmeyi bilmiyor. Nasıl edeceğini nereden
başlayacağını bilmiyor. Hata yaptığında nasıl düzelteceğini
bilmiyor. Hiçbir şey bilmiyor. “Hayat çok basit olsaydı keşke
her şeyin bir neden sonuç ilişkisi olsaydı keşke” der sık
sık. İki sorunla asla baş edemez. Eğer aynı anda iki sorun
gelirse ölümdür onun için. Kilitlenir kalır. Sürekli kaçmıştır
büyük sorunlardan. Mücadeleci demiştim az evvel değil mi? Başlayıp bitirdiği ömründe bir askerlik var işte. O da devlet
zorla gönderiyor bitirene kadar başında bekliyor. Bunu geçenlerde
itiraf etti. “askerlik gibi olsa hayat keşke emirler ve
direktifler olsa biz hiç düşünmek zorunda kalmasak” dedi.
Hayatı hayat yapan bu değil mi zaten. Hayat kesinlikle kolay değil.
Bize çok kolay gelen şeyler bu arkadaşımın özelinde olduğu
gibi çok zor olabiliyor. Hayatı gerçekten bilmiyor. Hayata dair
yeni bir şey öğrendiğinde “bana bu tecrübe olsun böyle miymiş
bu” diyor ama köşeyi dönüp devam ettiğinde aklından tamamen
çıkıyor. Adam daha yaşadığı mahallede navigasyonla geziyor
bırak hayatı öğrenmeyi. Çünkü öğrenemiyor akılda tutamıyor.
Ruhunun tamamen bir enkaz olduğunu
biliyorum. Hayatına giren her insan ama bilerek ama bilmeyerek derin
izler, yaralar bıraktı. Bunları anlatmayı da bilmiyor. Ah! Bir
anlatsa. Bana bazen “keşke beynime biri girse benim dahi
bilmediğim şeyleri bir bir görüp bana anlatsa” der. “kendimi
birinin bana anlatmasını o kadar çok isterdim ki” der sık sık.
Nerde nasıl davranmasını bilmez mesela. Çok kızarım o kadar
çok bağırarak konuşur ki. Uyardığımda çok mahcup olur yüzü
kızarır. On dakika sonra gene başlar. Biliyorum bilerek yapmıyor.
Tek emin olduğu şey öldükten sonra
nasıl bir insan olduğunu hayatta neler yaptığını yüce
yaratıcının tartısında öğreneceği günü iple çekiyor. Bir
gün umarım istediği gibi bir hayat yaşar, mutlu olur. Sevdiği
dostlarını kız arkadaşını hep yanında görür umarım. Kendine
huzurlu bir hayat dilemekten başka yapabileceğim hiç bir şey yok
maalesef.