✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram
kişisel yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2026 Salı

Hep Aynı Sahne




 Hayatta dümdüz yaşamayı çok istiyorum. Yani şöyle: işe gideyim, geleyim, yatayım, kalkayım, tekrar işe gideyim… Böyle sürüp gitse, hiçbir olay olmasa ne kadar güzel ve kolay olurdu. Çünkü hiç hesapta olmayan bir şey yaşanınca hayatın da düzenin de altüst oluyor. Ben de o hiç hesapta olmayan şeyleri düzgün yönetemiyorum.

Bir arkadaşlık kuruyorsun. Her şey mükemmel, can ciğersiniz. Sonra hiç ummadığın bir hata yüzünden her şey mahvoluyor. Bunun üstesinden gelemiyorum. Çalışıyorsun, yine hiç ummadığın bir sebepten kovuluyorsun. Geriye dönüp o ana gidip “Keşke şöyle deseydim de bunlar olmasaydı.” diyorsun ama ne çare… Kaderin kalemi ömür kağıdında gezmiş, imza atılmış, kalem kırılmış.

Hayatta herkes hata yapar. Ancak ben sürekli hata yapıyorum. Arkadaşlarıma, dostlarıma, sevgilime, ana-babama… Çoğu artık geri dönülmeyen hatalar. Ama bilerek yapmıyorum. Gel de anlat. Anlatabilir misin? Anlatamazsın. Mümkün değil bu. Karşımdaki haklı mı? Evet, haklı.

Bu tip bir yaşantı nasıl bende oturdu onu da bilmiyorum aslında. Belki de ailemde hatalarımın hep örtbas edilmesindendir.

Şu sahneyi hep ama hep yaşadım: Birisiyle dost, arkadaş, sevgili artık her neyse oluyorum. Her şey çok iyi gidiyor. Sonra bir şey oluyor; alınacağı, kızacağı bir şey yapıyorum. Bir anda karşımda dikiliyor o insan. Alın damarı şişmiş, gözleri büyümüş şekilde bana bir şeyler anlatırken buluyorum kendimi. Üstelik konuda gerçekten ben hatalıyım. Ondan sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Kopuyor gidiyoruz.

Anlatan, anlatacağını anlatıyor. Sahne kapanıyor. Ben yıkılmış şekilde sigarama uzanıyorum. Yakıp anlattığı şeyleri kafamda çevirmeye başlıyorum. Sonra geçmişte yaşanan aynı şeyler geliyor aklıma. “Yine eline yüzüne bulaştırdın.” diyorum kendime.

Bir şeylerde başarısız oluşum tokat gibi çarpıyor suratıma o sırada. İnsan ilişkileri… Evet, insan ilişkileri. İstisnasız hep aynı sıralama oluyor.

Burada arabesk yapmıyorum aslında. Sigarayı anlatışım, yaşadıklarımdan kaynaklı sadece. Her insan beni hayatından çıkardığında yaşadığım şey buydu.

Demem o ki insanlara karşı bir şeyi eksik ya da yanlış yapıyorum. Henüz sağlıklı bir ilişki kurabildiğimi düşünmüyorum. İlişki derken her türlü ilişkiden bahsediyorum.

İlişkiyi benim sonlandırdığım insan sayısı çok sınırlıdır. Ben kendimi bağlıyorum sadece. Ağzımı açıp; arkadaşım, dostum, sevgilim dediğim insanın ağzının içine bakıyorum. Söylediği her şeyi emir telakki ediyorum. Ben kimseyi hayatımdan çıkaramıyorum. Genelde onlar çıkarıyor beni. Yukarıda anlattığım sahne hiç benim tarafımdan olmadı mesela.

İnsanlara çok güveniyorum. “Bana kazık atıyorlar.” anlamında demiyorum bunu elbette. Güveniyorum derken, “Falanca olaya alınmazlar.” ya da “Bunu yanlış anlamazlar.” diye düşünüyorum. Genelde de yanılıyorum.

Belki de yanlışım burada başlıyor.

Demem o ki: Ben nerede yanlış yapıyorum?

23 Ocak 2026 Cuma

Hastane Kokusu



    Geçenlerde acile gitme ihtiyacı duydum. Gece kafamı kaldıramıyordum, öksürmekten uyuyamıyordum. Oldum olası hastaneye gitmekten nefret ederim. Annem ben çocukken hastanede çalışırdı. Onun yanına gittiğimde o iğrenç dezenfektan ve ilaç kokusu burnuma dolardı. Hâlâ hastaneye her gidişimde o kokuyu aldığım anda o günler gelir aklıma.

    Çocukluğumdaki eski, küflü; duvarları boyaları sökülmüş, dökülmüş hastaneler… Yer yer karanlık koridorlar… Bazen kırpıştıra kırpıştıra yanan lambalar… O sahne beni çok gererdi. Çocukken gittiğim doktor, on–on beş tane penisilin iğnesi verip yollar; takip eden günlerde popomun acısıyla gezer dururdum.

    Günümüzde hastaneler artık böyle değil, daha modern. Ama içeride artık çalışan doktor kalmadı. Hükümetin agresif sağlık politikaları sistemi çökme noktasına getirdi. Dünyada da en kabul edilebilir mesleklerden biri doktorluk olduğu için, doktorlarımız birer birer şanslarını yurt dışında aramaya başladı. En bilinen örnek: cildiye randevusu. İnsanlar aylarca bulamıyor. Çoğu hastanede sadece bir tane cilt doktoru var.

    Elbette bu kaçışın sebebi sadece politikalar değil. Halkımızın birçok sorunu şiddetle çözebileceğine inanmasından kaynaklanan doktorlara yönelik şiddet de cabası…

    Bir yakınınızı kaybettiniz; ameliyathane önünde ya da yoğun bakım kapısında ağlıyorsunuz diyelim. Buna kimse bir şey diyemez, acınız sonuna kadar haklı. Ama “Onu siz öldürdünüz” demenin manası nedir? Doktor, hayat kurtarmak için bu mesleğe başlarken yemin eder. Bilerek bir insanı öldürmek —sadist değilse— isteyemez. Hastayı tanımaz, bir garezi yoktur. Ambulansla gelirken zaten kalbi iki kez durmuş birinden bahsediyoruz. Yani onu hayata döndürmek çoğu zaman bir mucizedir.

    Acile gittiğimi anlatıyordum… Sıramı aldım, beklemeye başladım. Saatler sürdü. Önümde belki elliden fazla insan vardı. Beklemekten çok yorulmuştum. Herkes aşağı yukarı aynı şikâyetle gelmişti. Bekleyen herkes homurdanıyordu. Çoğu kişi “Bunların keyfini bekliyoruz işte” diyordu. Doktora çıkışmak kolaydı.

    Ama kimse içerdeki pratisyen doktorun nöbetinin kaçıncı saatinde olduğunu düşünmüyordu. Saatlerdir sigara bile içmediğini… Yemek yedi mi, çay içti mi? İnsanlar doktoru robot sanıyor; “o bakmak zorunda” diye düşünüyor.

    Hastalardan biri haddini aşıp “Bunları boşuna dövmüyorlar” demeye başladı. Artık dayanamadım. Yukarıda saydıklarımı bir bir anlattım adama. Anladı mı anlamadı mı bilmiyorum ama benim içim soğumuştu. Hiç huyum değildir ama kalabalığa dönüp “İleride bu gençleri de bulamayacağız” dedim.

    Sıra bana gelmişti. Aradan kaynayanlara fırsat vermemek için birden odaya daldım. Hastalığımdan utanıp, mahcup mahcup —iyi bir gece olmadığını bilerek— “İyi geceler hocam” dedim. İki dakika baktı, gerekli ilaçları yazdı ve gönderdi. Saatlerce bekleyip iki dakikalık zamanı olan bir doktora görünüp çıkmıştım.

    Aslında her şeye doktora gittiğimiz için aciller bu kadar kalabalık. Poliklinikte aylarca randevu bulamayan insanlar geliyor acile. Ya da poliklinikteki doktorun teşhisini beğenmiyor, akşam soluğu acilde alıyor. Sen kimsin de doktorun teşhisini beğenmiyorsun; sanki tıbbiye okudun!

    En ufak soğuk algınlığında bile doktora koşmak günümüz alışkanlığı oldu. “Kişi kendinin doktorudur” derler ya… Barış Manço ilacımızı çoktan söylemiş:

Nane, limon kabuğu
Bir güzel kaynasın aman hah-hah-hah-hah
İçine hatmi çiçeği
Biraz çörek otu katasın aman hah-hah-hah-hah

Hatta biraz tarçın
Bir tutam zencefil, aman hah-hah-hah-hah
Bin derde deva geliyor
Biraz daha sabret güzelim
Hah-hah-hah-hah — hapşu!

29 Kasım 2025 Cumartesi

Dikiz Aynasından Hayat Okumaları

 


Her gün işim gereği trafikteyim. Yoğun akışın içinde boğuşuyor, bazen saatlerce aynı şeritte sıkışıp kalıyorum. Sıkılmamak için –biraz da merakımdan– çevremdeki arabaları ve insanların hâllerini izlerim. Kimi camlarını tamamen açıp son ses müzik dinler. Çaldıkları şarkıya göre karakter analizi yapmaya çalışırım. Ne kadar doğru sonuç verir? Tartışılır. Elbette rock dinleyen neşelidir, türkü dinleyen suskundur diye bir genelleme yapmak mümkün değil.

Eğer bir araba beş dakikadan fazla peşimde aynı hızla gidiyorsa, ister istemez dikiz aynasından sürücüye ve yanındaki yolcuya bakarım. Sohbetlerini tahmin etmeye, sosyal hayatlarıyla ilgili küçük kafayı yorucu senaryolar kurmaya başlarım. Biliyorum, bu biraz “manyaklık” sayılabilir. Ama bana yazacak malzeme de çıkıyor işte. Mesela, iki kişi sakin sakin konuşuyorsa “Bunlar evlidir ama uzun yıllar geçmiş,” diyorum.

Trafikte sıkışıp kalmak zaten yeterince sıkıcı bir şey. İnsanların tepkilerine bakıyorum. Sürekli oflayıp puflayan varsa bir yere yetişmeye çalışıyordur. “Belki iş görüşmesine geç kaldı,” diyorum. “Belki de patronuyla kavga etti, kafasında plan yapıyor… Kim bilir, belki onu öldürmeyi bile düşünüyordur,” diye kendi kendime saçmalıyorum.

“Herkesin tenceresi kapalı kaynar” diye bir atasözümüz vardır. Karşımızdakinin ne düşündüğünü asla bilemeyiz. Benim tüm gözlemlerim sadece varsayım; tamamen uydurduğum hikâyeler… Gözlerinin içi gülen biri, sen fark etmeden hakkınla ilgili kötü planlar yapabilir. Sana kayıtsız görünen biri içten içe sana hayran olabilir. Ya da seninle ilgili tereddütlerini söylemeye cesaret edemeyebilir.

Hayatta çoğumuza sorulan meşhur bir soru vardır: “Özel bir gücün olsa ne isterdin?” Kimisi uçmak ister, kimisi görünmez olmak, kimisi lazer göz… Ben hep aynı cevabı verirdim: insanların zihinlerini okuyabilmek. Benimle ilgili ne düşünüyorlar, neden düşünüyorlar? Bunları öğrenmek isterdim. Benimle ilgili konuşulan her şeyi bilmek isterdim. Ama sonra aklıma şu söz geliyor: “Cahillik mutluluktur.” Belki de bazı şeyleri bilmemek bizi gereksiz yüklerden korur. Tıpkı öleceğimiz günü bilmemek gibi. Yüce yaratıcı bunun faydalı olacağını düşünseydi, elbet bize bu yeteneği verirdi.

Sonuçta bunların hepsi birer varsayım. Bu yazıda da sadece hayalleri konuştuk. Hayal kurmak… Gözlem yaparken bile hayal kurmak… Bunlar beni en çok mutlu eden şeylerden. Bu özelliğimi hep sevdim, hep de seveceğim.

 

3 Haziran 2025 Salı

20'li Yaşlarıma Küçük Bir Veda

 



Otuzuma girmemden bir kaç hafta geçmesi üzerine özlediğim yirmili yaşlarıma bir göz geçirmek onları hakkıyla uğurlamak istedim. Çoğu insan lise anılarına vazgeçilmez der ancak ben liseyi asla sevmemiştim. Her şey üniversitede başladı. Ergenliğin verdiği buğulu hava başımı döndürmüş yavaş yavaş gelen sorumluluk bilinci ile yetişkinliğin kapısında bekliyordum. Kapıyı tıkladım ve açılmasıyla yirminci yaşıma bir konser çıkışı arkadaşlarımın basit bir kutlamasıyla girmiştim. Mütevazi partiden “yarın okul var” diyerek ayrılıp yurda yürürken beynimde “artık yirmi yaşındasın oğlum vay be” cümlesi çınlıyordu. Çok mutluydum bıyıklarım gürleşiyor yer yer köse olan sakallarım artık muntazam oluyordu. Kendimi baya baya yetişkin sanıyordum. Tabi nasıl yetişkinlikse artık dersleri asmalar, aileye sürekli okul hakkında yalanlar, “bir gün yaparım şu işimi de ya boşver”ler hiç bırakmıyordu beni. Yetişkin sanıyordum ama hiç yetişkinliğe ait bir eylemim yoktu.

Yirmili yaşlarıma bomba gibi girmiştim ama henüz on sekizimde deli gibi aşık olmuş o aşkı yirmi dört- yirmi beş yaşıma kadar saklamış ve geceleri önüme çıkarıp hayalini okşamıştım. Yine üniversitede bir daha mı geleceğiz dünyaya diyerek otostop turları yapmıştım. Bir çok tırcı hikayem var bu başka bir yazının konusu elbette. Yeni başlamış olduğum sigaraya aşk acımla günde dört pakete çıkarmış, birini yakıp birini söndürüyordum. Bir birayla sarhoş oluyor, geceleri sokaklara çıkıp hafif sesle naralar atıyordum. O yaşlarımın en güzel dostu beni sırtlıyordu. Amiyane tabirle yol yordam gösteriyordu. Zira İmam- Hatip mezunu fanusta yaşamış bir çocuk olarak geldiğim bu yaşlarıma, kadınlar ile nasıl konuşulur. Bira nasıl köpürürse lezzetli olur. Otostop çekerken şoföre ne söylersen sigara uzatırı öğretiyordu. Az zaman sonra mükemmel bir sinyalci olmuştum. Öğrencilik bu konuda oldukça yardımcı oluyordu. Uludağ üniversitesi bana yaklaşık yedi sekiz sene (haylazlıktan uzata uzata) ev oldu bu yaşlarımı eğlenceli ve anlatılır kıldı.

Bir günüm sabah kalkıp hem okuyup hem çalışacağım düsturu edindiğim için işe gitmekle başlıyordu. Garsonluk, bulaşıkçılık, hanutçuluk, teknik servis elemanlığı gibi işlerde çalıştım. Akşamına da derslere gidip gece de yatıp kendime vakit ayırmak ile geçiyordu. Yeri geldi işlerimi de astım. Ay sonuna doğru artık parasız kalınca geceleri ATM önünde yatıp burs günü saat on iki olunca türkü söyleyerek kartı takıp bursumu çeker koştur koştur bahsettiğim arkadaşım Seda ile tabi ki de Bursa da olduğumuz için iskenderciye koşar ayın ilk en güzel yemeğini yerdik. Ardından güzel bir keyif sigarası... “Seda gene biz bu parayı ay sonuna yetiremeyeceğiz be kızım” diyerek aya başlardık. Babama “hoca falanca kitabı istedi şu kadar para yollarsın değil mi babacım” masallarıyla ek bütçe de yaratırdım. Şaka bir yana geçenlerde babamla kaba taslak bir hesap yapıp o zamanın bir ev parası yediğimi maalesef üzülerek öğrendim. Masalsı, yıllar yılları kovaladı cümlesiyle devam eden yaşamım artık yavaşça gelecek kaygısına evrildi. Yıllar geçti. ev arkadaşları değişti; kimisiyle yollar mezuniyetle, kimisiyle buzdolabının boş olması ve evin “otel” gibi kullanılmasıyla ayrıldı. Aşk yine geldi, bu kez suratıma yumruk gibi indi. O romantik yazılara bayılanlardan değilim. Bu aşk biraz garipti; karı-koca gibi masrafları hesaplayıp, iş bulmayı konuştuğumuz bir ilişkideydik. 

Bu yıllarda oldukça serbesttim. Ailenin nispeten olan baskısından ipi boşalmış ben nereye sarsam diye düşünüp günler geçirirdim. Ancak bu hayata bir dönüm noktası lazımdı. O da maalesef hepimizin muzdarip olduğu Covid-19 pandemisiydi. Yüce yaratıcı hayatın çok sorumsuz artık yeter dedi ve değişim yüzünü gösterdi. Kitap fuarında çalışırken okullar tatil oldu haberi gelmişti. Sanıyorduk ki bir kaç hafta sonra bu süreç sona erer. Eve döndüm o güne kadar bu serbestliğin bozulmaması adına yaz okullarına bile kalan ben- zira sabah istediğim saatte kalkar istediğim saatte yatardım- eve hapsolmuştum. Babamla yüzyüze her gün bakıp siyaset kavgaları yapıyorduk İstanbul'dan hep nefret ediyorum Bursa çok güzel bir şehir dememin sebebi ailemmiş. Yani Bursa'nın bir numarası yokmuş. Pandeminin uzayacağını anlayınca apar topar Bursa'ya dönüp eşyalarımı toplayıp İstanbul'a geldim. Yaşım artık yirmi altıya gelmişti. Gelecek kaygısı oldum olası yüklenmişti sırtıma. Okulun da biteceği yoktu zaten. Bir gece ne olacaksa olsun diyip askerlik tecilimi bozdum. O gece üzerimde birden bir hafiflik oldu “başvur” tuşuna basar basmaz.

Yine pandemi döneminin içinde askere gittim. Askerlik bana o kadar çok şey kattı ki. Sevmediğin koğuş arkadaşını kollamak zorundasın. Yeri geliyor gözün açık uyumak zorumda kalıyorsun zira koğuşta hırsız kol geziyor. Bunlar hiç tatmadığım deneyimler zira iyi kötü mürekkep yalamış insanların içinde yaşadım hep. İyiyi kötüyü nispeten bilen insanlar. Ancak askerlikte ömrü dağda geçmiş hayatı boyunca sadece, hadi askerlik görevin geldi düze in denilen insanlar vardı orada. Yaşım büyük gittiği için abilik yaptım. Bu da benim deneyimlemediğim bir şeydi. Orada özgüvenim aslında arttı. Zira hep özgüvensiz yetiştim. Her şeyi yaparım her görevin üstesinden gelirim gelemezsem de kurcalarım bir şekilde öğrenirimi öğretti askerlik. İnsan ilişkilerimi arttırdı zira anlama kabiliyeti en az insana da anlatmak zorunda olduğun şeyler vardı. Komutanlarım tarafından sevilirdim çünkü nispeten eğitimli ve “efendi” idim. Derdim olduğunda tamamen saydam şekilde iyisini kötüsünü anlatıyordum bu da onların hoşuna gidiyordu. Psikiyatri ilaçları kullandığım için RDM yani Rehabilitasyon ve Danışmanlık Merkezinden (er tabiriyle Rahatsız Deli Mehmetçik) sık sık danışmanlık alırdım. Zira psikolojim orada altüst olmuştu. Saat sabah dörtte kalkıp akşam onda uyumaya asla alışık değildim. Tek sorun bu değildi elbette. Üst devrelerden baskı ve zorbalık hadsafhadaydı. Buna babalarımız döneminde devrecilik şimdilerde ise sıracılık denirdi. Bu kavramlar oldukça yoruyordu beni. Asker psikolojisi kız arkadaşım da o dönem terketmişti beni. Yani yalnızlık psikolojisi iyiden iyiye sarmıştı. Bunu o dönemlerde tuttuğum günlükler oldukça gösteriyordu. Bir gün nöbet tuttuğumuz yerde nehir taşmış sel olmuştu. Devreme “devrem şu silahı tut ben geliyorum” demiştim kendimi sulara atacak iken birden niyetimi anlamış arkamdan sarılmıştı. İntihar edecek duruma getirmişti askerlik. Çok duymuştum intihar edenleri anlam veremezdim ama o üniformayı giyince gayet anladım. Ancak her şeye rağmen bölük komutanımız oldukça kollardı beni ve bana oldukça güvenirdi. Buna garajımıza geldiğinde odasına çağırıp tarih okuduğumu bildiği için, misalen bugün bana 12 Eylül Darbesinin sebep ve sonuçlarını anlat Emirhan derdi. Bir gün ise Roma döneminde Caesar'ın Rubicon nehrini geçmesiyle olan olayları anlattırırdı. Oldukça tarih severdi. Bir de tabi RDM raporlarımın kendisine mühürlü zarflarla gitmesiydi elbette. İsmini de burada zikretmek istiyorum kendisinin Üsteğmen Mahmut Keser. Gözleri delici bakan çakı gibi bir askerdi. Benim üzerim pejmürde kambur yürüyen bir askerdim. Yanında asker falan sayılmazdım.

23 Nisan Çocuk Bayramında gerçekten çocuklar gibi mutluluk içerisinde terhis oldum. Artık aklımda bir takım şeyler oluşmuş bir insandım. Okumaya devam etmek istedim bir kaç ders aldım, hatta verdim de onları ama artık hevesim de kalmamıştı. Yaklaşık sekiz sene Bursa'nın tozunu yutmuş artık bu tozdan resmen astım olmuştum. Döner dönmez ticaret yapmak istedim o dönemim parası babamdan iki yüz lira alıp bit pazarlarında bazı mallar satmaya başlamış, önce dört yüz sonra sekiz yüz yapmıştım sermayemi. Ancak daha sonra gelir gideri şaşırıp sermayeyi kediye yükleyince elime yüzüme bulaştırmış elimdeki malları yok pahasına satıp “iş insanı” ünvanımdan vazgeçtim. Ciddi işler peşinde koşmaya başladım. Hayalim, bir el becerisine sahip olup bir müddet sonra kendi işimi kurmak oldu. Ancak bu da daha sonraları hayal oldu. Bir türlü öğrenemiyordum. Bir kısım işverenlerde “abi iş istiyorum” dediğimde yukardan aşağı alaycı ifadeyle bakıp kaç yaşındasın? Bu yaştan sonra seni nasıl çırak alayım diyordu. Bu raddeden sonra yavaş yavaş bazı şeylere geç kaldığımı hissetmeye başlamıştım. Girdiğim hiç bir işi beceremiyordum. Son iş deneyimlerim tershane de elektrikçilik ve çağrı merkezi oldu ve o an geldi...

Hayatıma ömrümde göremeyeceğim iyilikte bir insan girdi aşık olmuştum. Bu sefer gençliğin getirdiği aklın bir karış havada olduğu bir aşk değildi. Ömrümü ona adamak istiyordum. Mutluluk beni çok güzel yakalamıştı. Artık yirmi dokuz idim. Otuz bana el sallıyor artık yakalayacağım seni diyordu. Artık her şey de mantık arar olmuştum. Üniversite çağındaki Emirhan bir işin önünü sonunu düşünmeyen kişi her şeyi ince eleyip sık dokur olmuştu. Böylelikle bugünkü karakterim oturmuştu.

Bu uzun yazı umarım sizi sıkmamıştır. Yaklaşık olarak anlattığım on sene böyle teker meker gitmişti. Yeri geldi düştüm ardından bir daha düştüm biraz doğruldum bir daha düştüm ve ayaklandığım bu on seneyi kısa bir yazı ile geçiştiremezdim. İnsanın en güzel yaşları olan yirmili yaşlarıma böylelikle veda ediyorum.

Bir Şemsiye Nasıl Mübarek Olur?

 Yeşilçam filmlerini izlemeye bayılırım. Sık sık seyrederim. Tekrar tekrar izlediğim film sayısı sınırsızdır belki de. Kibar Feyzo, Davaro, ...