✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram
kişisel gelişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel gelişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2026 Pazar

Sadece Yazmak...

 


Normalde buraya her hafta yazı yazardım. Son iki aydır ne fırsat bulabildim ne de aklıma yazacak bir konu geldi. Gerçi eskiden de öyle konu bulup yazmazdım. Hep kullandığım bir tabir vardır ya; "Sadece yazmak..." İşte bugün yine onu yapmak istiyorum.

İnsan değişiyor. Düşünceleri değişiyor, alışkanlıkları değişiyor. Burayı açtığım zaman "Herhalde ömrümün sonuna kadar yazarım." diyordum. Ama son zamanlarda sanki yavaş yavaş uzaklaşıyorum buradan. Hobi olarak başlamıştım. Belki de hobimden vazgeçiyorum. Oysa bana çok iyi gelen bir hobi bu. İnsan bir şeyler üretince gerçekten kendini daha iyi hissediyor.

Çok sıcak bir pazar günü. Ter içindeyim. Bilgisayar da hiç yardımcı olmuyor; bütün gücüyle fanını çalıştırıp odayı daha da ısıtıyor.

Odamın kapısı uzun zamandır kapalıdır. Kapı açık uyuyamam. Belki de bunun sebebi odamda sigara içmemdir. Yazılarımda da ne kadar çok sigaradan bahsediyorum. Dışarıdan biri okusa sigara şirketleri sponsor olmuş sanacak. Tam bunları yazarken hava temizleyicim çalışmaya başladı. Sanırım bana sessizce, "Yine mi sigara?" diye söyleniyor.

Son zamanlarda fark ettiğim bir şey var.

Hayatta bazı şeyleri bu kadar kafaya takmamak gerekiyormuş. Para, borç, sahip olduğumuz eşyalar... Bunların hepsi gelip geçiyor.

Ben mesela eşyalarıma fazlasıyla bağlıydım. Özellikle kitaplarıma.

Kitaplığımdaki hiçbir kitabı kimseye vermezdim. Birisi ödünç istediğinde içim rahat etmezdi. Geri gelmeyince de günlerce canımı sıkardım.

Geçenlerde kitaplığımdaki, benim için çok değerli olan bir kitabı kız arkadaşıma verdim.

Ve hiçbir şey olmadı.

Ne uykum kaçtı ne de pişman oldum.

O an anladım ki aslında kitaplara değil, onlara yüklediğim anlamlara bağımlıymışım.

Benim bağımlılığım kitap olabilir. Bir başkasının parası olabilir. Başka birinin yıllardır sakladığı eski bir bardak...

İnsan, farkında olmadan eşyalara bağlanıyor.

Çocukluğunuzu hatırlayın.

Annelerimizin salonlarında süslü büfeler olurdu. İçlerinde çeyizlik tabaklar, bardaklar... Haftada bir tozları alınır ama kimse onları kullanmazdı. Hep vitrinin içinde beklerlerdi.

Bazen düşünüyorum da...

Belki kendi aralarında konuşuyorlardı.

"Yıllardır buradayız. Bir sofraya bile çıkmadık. Evin diğer odalarını bile göremedik."

Kulağa komik geliyor ama aslında insanlar da bazen eşyalarına bunu yapıyor.

Para için de aynı şey geçerli.

Çocukken Sünger Bob izlerdim. Orada Bay Yengeç diye aşırı cimri bir karakter vardı. Bir bölümde rüyasında paraları ona "Bizi harca!" diye bağırıyordu. O sahne o zaman komik gelmişti.

Şimdi düşününce farklı geliyor.

Para da kullanılmadıkça sadece bekleyen bir araç.

Aslında bunları anlatmamın tek bir sebebi var.

İnsan hiçbir şeye bağımlı olmamalı.

Ne paraya...

Ne mala...

Ne de sahip olduklarına...

Çünkü bazen sahip olduğumuzu sandığımız şeyler, fark etmeden bize sahip olmaya başlıyor.

6 Temmuz 2026 Pazartesi

Konuşmayı Beceremeyen Birinin Yazıları

 


Saatlerdir boş ekrana bakıp duruyorum. Bu sefer yine “Şöyle girme şu yazılara.” diyorum kendi kendime. Yazmaya değer hiçbir şey bulamadım geçen süre zarfında. Ya da yazacaklarımın hepsini zihnimde defalarca çevirdim. Belki de aynı şeyleri daha önce defalarca yazdığım için ben de sıkıldım. Yazmaktan değil elbette. Yazmayı çok sevdiğimi sürekli söylüyorum.

Belki de sorun tam olarak budur, ne dersiniz? Kendimi sürekli anlatma ihtiyacı hissediyorum. “Bırak Emirhan, seni davranışların anlatsın.” diyorum. Ama geveze çenem bir türlü durmuyor. Kendimi sürekli açıklıyorum. Açıklarken de zaten çok iyi konuşamadığım için gevezelik yapıyor, konuyu bambaşka yerlere götürüyorum. Başta anlatmak istediğim dağılıyor, sonunda ikisi de bok oluyor. Sonra da boktan bir insan gibi göründüğümü düşünüyorum.

Anlatma... Hatta konuşma. Sakin sakin bak sadece. Jestlerin, mimiklerin seni zaten anlatıyor Emirhan. Ne diye bu kadar kasıyorsun?

Aynı bir mirket gibi (bu tabiri kız arkadaşım yakıştırdı) diken üstündeyim. Çabalıyorum, konuşuyorum, derdimi anlatmaya çalışıyorum. Sonra kendi kendime “Abi sus, iyice tüy dikiyorsun.” diyorum. En ufak bir tehlike görünce de yine deliğime kaçıyorum.

İşte bu yüzden yazının başında söylediğim cümleyi belki ellinci kez kuruyorum: Yazmayı seviyorum. Bunu daha önce de yazdım. Belki bunu okuyan biri “Yeter artık, anladık seviyorsun.” diyecektir. Haklı da olur.

Yine kendime yüklenmeye başladım.

Tamam... Derin bir nefes al.

Sakin...

Sakin...

Geçti.

Her şey yoluna girecek.

Sen kötü bir insan değilsin Emirhan. Sadece konuşmayı beceremediğin için çoğu zaman yanlış anlaşılıyorsun. Yıllarca kendimi anlatmaya çalıştım. Pek bir faydasını da görmedim. Demek ki bunu sürdürmenin çok da bir anlamı yokmuş. Bunda hemfikiriz. Şimdi sadece bundan sonra ne yapacağımı düşünüyorum.

Elimde yapabileceğim şeyler bilgisayarım ve klavyem. Yazıp yazıp duruyorum. Burada kendimle yüzleşiyorum.

Belki de yıllardır yanlış yerde konuşmaya çalışıyordum. İnsanlara anlatamadıklarımı buraya bırakıyorum. Bir gün kendimi çok daha iyi hissedeceğim günler de gelecek. O güne kadar elimden gelen tek şey yazmaya devam etmek. Çünkü sustuğum yerde kelimeler konuşuyor.

21 Haziran 2026 Pazar

Spontane Yaşamanın Bedeli



 Çok spontane yaşıyorum. Karşılıklı konuştuğum insanlarla sohbet ederken o an için en doğru şeyi söylüyorum. Sonra ne o insanın söylediğini hatırlıyorum ne de kendi söylediklerimi... Bana bazen "Ne konuştunuz?" diye soruluyor. Ben de bir şeyler geveliyorum. Sadece konuşmalar değil elbette; günlük yaşantım da keza öyle.

Ayın beşi maaş yatmış, her şey çok güzel. Borçlarımı yatırıyorum, faturalarımı ödüyorum. Sonra selametle... En rahat benim. Bundan sonra bir har vurup harman savurma dönemi başlıyor. Asla plan program yapamıyorum.

Sürpriz yapmak da hiç becerebildiğim bir şey değil. Gerçi hayatımda hiç kimseye sürpriz yapmadım. Nasıl yapılır onu dahi bilmiyorum. Beceremeyeceğimi düşünüyorum. Tafsilatlı düşünmek, her şeyi ayarlamak, ince ince hesaplamak... Ne bileyim, çok geriyor beni. Belki de ince ruhlu değilimdir.

Laflarımın nereye gittiğini de bilmiyorum mesela. Bu yüzden çok kavga etmişimdir insanlarla. "Sen bana bunu nasıl söylersin?" diye tepki gösteren çok olmuştur. Hani böyle "dangıl dungul konuşma" derler ya, işte biraz öyle konuşuyorum. Kötü niyetle yaptığım bir şey değil aslında. Anksiyete hastasıyım; her şeyi düşünme huyum vardır ama biraz saçma sapan şekilde. Daha çok en kötü ihtimali düşünmeye yarıyor bu özellik. Bir sıkıntı var ama ne olduğunu ben de tam bilmiyorum.

Böyle gitmeyeceğini de biliyorum. Zira bazen çok zorluk çekiyorum. Karşıdaki kişi bunu tutarsızlık, çelişki hatta yalan olarak algılayabiliyor. Kendince haklı da. Ben istediğim kadar kötü niyetli olmadığımı söyleyeyim; hayat gerçeklerle yaşanıyor. Kimse beni anlamak ya da beni olduğu gibi kabul etmek zorunda değil.

Üniversite zamanında uykum gelince uyur, acıkınca yemek yerdim. Saat gece oldu diye uyuduğum pek olmazdı. Belki de bugünkü hâlimin temeli o yıllarda atıldı. Oradan kalma bir alışkanlık olabilir.

Ama şunu da biliyorum: Hayatta plansız hiçbir şey olmuyor. En küçük, en basit iş için bile bir plan gerekiyor. Evrenin kendisi bile belirli bir düzen üzerine ilerliyor. Belki de benim asıl sorunum plan yapamamak değil; plan yapmanın gerekliliğini kabul edip onu bir türlü hayatıma yerleştirememek.

27 Aralık 2025 Cumartesi

Şimdiki Aklım O Boku Yediğim İçin Var

 


            Bizi biz yapan, bugüne kadar yaşadığımız en küçük dahi olsa tecrübelerdir. Yani şunu demek istiyorum. Bugün beni tanıyanlar “Emirhan nasıl biri?” sorusunu cevaplarken ne diyorlarsa bunu hayatımda ki iyi, kötü, güzel, çirkin tecrübelere istinaden söyleniyordur.

            Zeki insan en aptaldan bile bir şey öğrenebiliyorsa zekidir. Başkalarının tecrübelerini yeniden tecrübe etmek kadar aptalca bir şey yoktur. Yaşam dediğimiz şey tecrübelerin oluşturduğu bir bütündür.

            Aklıma bazen aynı bir bilgisayar oyunu oynarsınız becerememişsinizdir, kayıtlı dosyayı siler baştan oynarsınız. Bu geliyor. Yani klişe bir laf olan “dünyaya bir daha gelseydin ne olurdu?” diye. Bu laf gerçekten bir paradoks aslında. Dünyaya bir daha gelseydik aynı kişi olamayacaktık. “şimdiki aklım olsaydı yapmazdım” ancak şimdiki aklına sahip olmanın sebebi bu boku yediğin için idi.

            Yukarıda verdiğim örneği sık sık düşünürüm. Acaba neleri farklı yapardım? Belki okulu bu kadar uzatmazdım. Bitiremeyeceğimi anladığım anda bırakır evime dönerdim. Ancak orada kazandığım tecrübeler olmayacaktı bu sefer. Diyorum ya yukarıda, hep bir şeyler eksik kalacak diye.

            Geçmiş diyoruz, takılıp kalıyoruz eski hatalara. O hataları sevmek lazım aslında. O hatalar bizi biz yapan. Yediğimiz kazıklar, düşüp kalktıklarımız, ayağa kalkıp koştuğumuz. Sanki sen çok iyisin bu konuda Emirhan. Yirmi sene önce arkadaşına bağırdığın anıyı çeviriyorsun kafanda. Kime akıl veriyorsun? “başkalarının tecrübelerini yeniden tecrübe etmek kadar kadar aptalca bir şey yoktur.” Az evvel yazdım. Ama iyi ama kötü otuz senelik bir tecrübeye sahibim.

            Ama şunu da biliyorum: Geçmişle kavga ederek bugünü kazanamıyorsun. Ne yaşadıysam, neyi beceremediysem, neyin içine batıp çıktıysam… Hepsi beni buraya getirdi. Daha iyisini bildiğim için değil, yaşadığım için böyle düşünüyorum. O yüzden geçmişime kızmıyorum artık. Çünkü o olmasaydı, ben de olmazdım.

           

1 Eylül 2025 Pazartesi

Hırs, Korku ve Biraz Umut

 



            Yeni işimde pek huzurlu olduğum söylenemez. Mola verdiğimde acaba bir şey derler mi, yeterince arama yaptım mı, iyi mi konuşuyorum kötü mü konuşuyorum bilmediğim için sürekli diken üstündeyim. Evden çalışma evresine geçtim sürekli arama yapma ihtiyacı hissediyorum yeterince aramadığımı düşünüyorum sürekli öğle molasına çıktığımda acaba takım lideri aradı mı diye telefonuma bakıyorum. Acaba çok mu uzun tuttum diye sürekli saatime bakıyorum.

            Kesinlikle sürekli bir baskı yok bu benim eski tecrübelerimden kaynaklı bir şey. Eski çalıştığım yerlerde sürekli yukarıda saydığım şeylerden sorun yaşadığım için burada da diken üstündeyim. Acaba ne zaman çıkaracaklar diye korku içindeyim. Yeteri kadar performans gösteriyor muyum bilmiyorum.

            İlk çağrı merkezi deneyimimde gerçekten travmatik bir iş yeriydi. Mola süremiz oldukça kısıtlıydı. Arkadaşlarımızla manyak olmuştuk artık. Sistemimizde mola tuşlayıp koştur koştur sigaraya inerdik hızlı hızlı sigara içip yine koştur koştur bilgisayarın başına gelirdik. Bir dakika aşmışsak takım liderinin hışmına uğrardık. Hâlâ daha o kadar yıl geçmesine rağmen sigaramı küllüğe koyamam elimde tutar hızlı içerim.

            Sadece bunlarla da sınırlı değildi yoğun bir mobbing de vardı. en ufak hatamızda “toplantı tuşla Emirhan yanıma gel” dendiğinde elim ayağım boşalırdı kim bilir gene ne oldu derdim. Gene aynı şekilde burada ki iş yerimde takım liderimiz aynısını söylediğinde gene elim ayağım boşalıyor garibim takım liderinin hiçbir şeyden haberi yok. “Nasıl gidiyor onu öğrenmek istedim” deyince içimden gülüyorum.

            İşimi kaybetmekten oldukça korkuyorum. “Olmadı Emirhan, şu an işimize yaramıyorsun, yapamıyorsun” lafını duyacağım diye ödüm kopuyor. Bu işimi çok sevdim zira oldukça rahat bir iş pek bir stresi yok. Mesafe sadece tek sorun ama haftada bir gün gidiyorum. O kadar da olsun artık.

            Her gün aynada kendime “yapabilirsin” demek de pek bir işe yaradığı söylenemez. Umudum gün gün eriyor. Baştan beri gerginim, bu da uzun süredir işsizliğimden kaynaklı diye düşünüyorum. Nasıl ilerlerim bilmiyorum takım liderini can kulağıyla dinliyorum bazen bana ödev veriyor akşam bunu yap dediğinde vakit kaybetmeden yapıyorum. Çok istiyorum bu işi yapmayı çünkü. Çabaladığımı görsün istiyorum. Tabi o oldukça tecrübeli bir hanımefendi çok iyi biliyordur bunu.

            Hırslanmak istiyorum, gerçekten hırs bende çok olmayan bir şey ama hırslanmaya çalışıyorum. Diğer ekip arkadaşlarımın yaptıkları beni hırslandırıyor. Ancak bazen de moralimi bozuyor. Kötü algılanmasın kıskançlıktan değil onlar yaptı kapasitesi var ben yapamıyorum diye bir moral bozukluğu.

            Yardım alabileceğim pek kimse yok. Şunu yaparsan işe yarar diyecek birinden bahsediyorum. Takım liderimiz oldukça yardım ediyor. Dediğim gibi can kulağıyla dinliyorum ancak bu işler teoriyle olacak şeyler değil tabi.

            Keşke biri beynimi açsa bana özgüven, hazır cevaplık, canlı konuşma yükleyebilse. Tabi bunlar mümkün değil. Sadece çok isterdim diyorum. Yardıma çok ihtiyacım var onu biliyorum. Oldum olası bu satış işlerini beceremedim. Olacağını düşünüyorum aslında tahsilatçılık da yapamıyordum eğittiler oldum bir buçuk sene yaptım. Gene sabırla eğitebilseler vakitleri olsa diyorum. Çalışmak çok istiyorum, işimi seviyorum.

12 Haziran 2025 Perşembe

Her Şey Canlıdır: Alışkanlıkların Evrimi

 


Hayatta her şey canldır. Aklınıza gelen her şey değişir. Alışkanlıklar, düşünce tarzı, damak zevki vs. Herakleitos değişmeyen tek şey değişimin kendisidir der. Kendimi bildim bileli katı ve değişmez bir insan olduğumu sanırdım. Bundan on sene önce bu tarz bir insan olacaksın dediklerinde hadi ordan derdim ama. Geriye dönüp baktığımda her an her şekilde değişim geçirdiğimi farkettim. Birileri laf olsun diye “şunu hiç yapar mısın” dediklerinde “hayır asla, iki cihan bir araya gelse de yapmam” dediğim de yüce yaratıcı parmaklarıyla kocaman bir “nah” yaptı ve yapmam dediğim her şeyi ama her şeyi yaptım.

Lisedeydim. Nispeten muhafazakar, dünyaya din gözlüğü ile bakan bir insandım. Üniversiteye gidince bu gözlüğümü çıkarıp en azından başıma taktım. Hala kafamda ama gözüme takmıyorum. Siyasetten anlamaz, kulaktan dolma fikirleri papağan gibi tekrarlardım. Düşünüyorum değiştiğim bir çok konu var ama buraya nasıl aktarırım bilemiyorum. Hala kendime yediremediklerim de var. Artık o değişimi içselleştirmiş sıkı sıkıya bağlandıklarım böylelikle yeni değişmezler sandığım şeyler de var. En basit örnek yazarken kağıt kalem kullanırdım. İlginç bir şekilde buna oldukça bağımlıydım. Şimdilerde artık bilgisayar kullanıyorum. Gereksiz bir romantizm olduğunu boşuna kendime eziyet olduğunu anladım. Edebiyat dergilerinde yazan yeni basılmış kitap kokusu, kurşun kalem kokusu, yok çay kokusu derken o romantizmin zarar olduğunu fark ettim.

İşten gelir gelmez evdekilere selam verip odama koşup eşofmanlarımı giyip yatağa kendimi atıp saatlerce saçma sapan videolar izlemeye bayılırdım. Bu sıralar yatağımla arama mesafe koydum. Odama bir koltuk aldım günümün çoğu koltukta geçiyor. Ne zaman o alışkanlığımı canım çekse telefonu alır almaz beş dakika içinde uyuyakalıyorum. Sonra bir uyanıyorum sanki bok yemişim de ağzımda tadı kalmış oluyorum. Eskiden vakitsiz uyumayı da severdim. Şimdilerde baya baya sabah kalkıp akşam uyuyorum. İnsan durduğu yerde değişiyor. Tırnakları, saçı, sakalı uzuyor. Yaşlanıyor, vakit geçiyor.

Sadece insanlar değişmez elbette yukarda dediğim gibi her şey canlıdır. Örneğin dil de değişebiliyor. Çok basit bir örnek yirmi beş otuz sene önce akıllı telefon diye bir kavram bilmiyorduk. Buna ihtiyaç duyduk. Hayatımıza o girince onunla birlikte bambaşka kavramlar da girdi. Bir kere “kaydırma” denilince çocukken çoğu kişinin aklına dondurma yalamak, kızakla kaymak gibi şeyler gelirken bugün sosyal medya da akışta gezmek geliyor bu kelime ile. Tabi burada dışardan yapay bir müdahale olmaması gerekiyor. Zira Osmanlı döneminde halk basit sade bir dil kullanırken yönetimde olanlar ağdalı yapay bir dil kullanıyordu. Cumhuriyet ile bu tamamen değişti. Osmanlı devrinde halk basit bir dilekçe yazarken bile o kadar çok kural kaide kullanırmış ki dilekçeler edebi yazılara dönüyormuş. Mehmet Akif Ersoy'un Safahat eserinde Asım bölümünde Köse İmam ve Hocazade'nin yazdığı bir dilekçe sahnesi vardır. Malını çar çur eden bir adamın mallarına şerh koydurmak için dilekçeye öyle şeyler yaparlar ki bu gün bir e-posta ile yapılacak şey o zamanlar uzun uğraşlar sonucunda gerçekleşiyor imiş.

Bugün sevdiğinizi yarın sevmeyebilirsiniz. Dün iyi dediğinize bugün kötü diyebilirsiniz. Yeter ki karakterli olup içimizde ki mayayı korumak. İnandığımız değerlere sahip çıkmak gerekir.

3 Haziran 2025 Salı

Dört Aydır İşsizim: Hayat Bana Ne Öğretti?


Bir buçuk yıl boyunca hayatımda hiç deneyimlemediğim bir işi yaptım: çağrı merkezi.

Hayatım boyunca çekiç sallamış, yük taşımış, kablo döşemiş biri olarak bir anda kendimi ekran başında, kulaklık takıp klavyeyle iletişim kurarken buldum. Başlangıçta farklı ve rahat gelmişti. Hatta eğlenceli bile diyebilirdim.

Ta ki ofisin görünmeyen duvarlarına çarpana kadar…

Her sabah "Günaydın canım, bugün ne kadar güzelsin!" diye başlayan cümlelerin ardından, mutfağa geçince "O üstündekini gördün mü? Tam bir demode!" tarzı fısıldaşmalar...
Yöneticilerin arka planda, "Tazminatları fazla olmuş, mobbing yapalım da kendileri çıksın," diye konuşmaları...
Mutfakta yenen yemeklerin yanında servis edilen dedikodular, terasta içilen sigaralara karışan ikiyüzlülükler...

Bir süre sonra sadece bedenim değil, zihnim de yorgun düşmeye başladı. Ve sonunda, hedef haline gelip sistematik mobbinge uğradım. Tüm o psikolojik baskılara daha fazla dayanamayarak işten ayrıldım.

"Hayat bitti" dedim kendi kendime. Yorulmadan çalışabileceğim başka bir iş bulamam sanmıştım. Ama daha bir hafta bile geçmeden telefonum çaldı ve benzer bir iş için çağrıldım. Koşar adım gittim ve başladım.
Ama bu sefer fazla sürmedi. "Performans eksikliği" denilerek işime son verildi.

Ve işte hikâyem asıl o noktada başladı.

Yakın arkadaşlarım, bu süreçte bana çok destek oldular. Hem maddi hem manevi olarak...
Hesaplarım ödendi, cebime harçlık bırakıldı. "Sonra verirsin"ler havada uçuştu.

Ama işin aslı, bu bile insana ağır geliyor.

O paralarla birlikte bazı kelimeler de cebime sıkıştı sanki. Eskiden ağzıma geleni rahatça söyleyebilirken, artık sözlerimi daha dikkatli seçer oldum. Çünkü istemesem de şu cümle kulağımda çınlıyordu:
"Paranı ben veriyorum, neden böyle konuşuyorsun?"

Ailem, her ne kadar "Boşver, kafana takma" dese de, bir sabah kahvaltıya geç kalktığımda “Gece yatmaz, sabah kalkmaz olmuşsun,” laflarını duymaya başladım. Dışarı çıksam, “Paran yok, nereye gidiyorsun?” soruları ardı ardına geliyordu.

Aynı apartmanda yaşadığımız akrabalarım da durmadı:
“Bir arkadaşın çalıştığı fabrika var, temizlikçi arıyorlar. Sigorta yok ama olsun, iş iştir.”
Bu sözlerde iyi niyet olabilir. Ama insanın ruhu daralıyor, giderek yalnızlaşıyor.

Kuzenimle samimiydik. Ama işte bir gün dışarı çıkacağımı duyunca şöyle dedi:
“Tabii abi, ben o kadar maaş alıyorum Kadıköy'e gitmiyorum, sen geziyorsun.”
Küçük bir cümle. Ama yüreğe saplanan koca bir bıçak gibi…

Bu dört ay bana çok şey öğretti.

Aslında çalışırken tembelmişim. Zira işten çıkar koştur koştur eve gelir sadece telefona bakardım. Şu an en azından ne zamandır boşladığım kitaplarıma zaman ayırabiliyorum. Zira tüm gün aynı şeyi yapmak gerçekten yoruyor. Bir zamanlar odamda geçirdiğim vakitler bana huzur verirken, şimdi aynı duvarlar üzerime üzerime geliyor. Eskiden keyif aldığım şeyler anlamını yitirdi. Hatta zevklerimi bile değiştirdim. Yeni şeyler arıyor, başka meşgalelerle oyalanmaya çalışıyorum.

İşsizlik yalnızca cebindeki parayı değil, içindeki hevesi, motivasyonu ve çoğu zaman kendine olan saygıyı da alıp götürebiliyor. Eğer sağlam bir psikolojin yoksa, bu sessizlik insanı içeriden içeriye kemiriyor.

Ama hâlâ yazabiliyorum.
Hâlâ anlatacak şeylerim var.
Ve hâlâ bir umut kırıntısı taşıyorum içimde.

İşsizliğin bana öğrettiği en büyük şey şu oldu:
Kendini tanımalısın bu süreç insanı kırılgan yapabiliyor. 
Bir işi kaybedebilirsin, ama kendini kaybetmemen lazım.

Çünkü sen kendini ayakta tuttuğun sürece, bir gün yeniden başlayabilirsin.

Bir Şemsiye Nasıl Mübarek Olur?

 Yeşilçam filmlerini izlemeye bayılırım. Sık sık seyrederim. Tekrar tekrar izlediğim film sayısı sınırsızdır belki de. Kibar Feyzo, Davaro, ...