✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram

23 Ağustos 2026 Pazar

Bir Şemsiye Nasıl Mübarek Olur?




 Yeşilçam filmlerini izlemeye bayılırım. Sık sık seyrederim. Tekrar tekrar izlediğim film sayısı sınırsızdır belki de. Kibar Feyzo, Davaro, Şekerpare, Baba Bizi Eversene, Erkek Güzeli Sefil Bilo, Hababam Sınıfı… Liste çok uzar da gider. Yine işten gelmiş, evde çay içerken televizyonda açık olan bir filme rastgeldik. Biraz olsun bu filmden bahsetmek istiyorum.

1975 yılında çekilmiş, Tarık Akan ve Necla Nazır’ın başrolünde oynadığı; Hulusi Kentmen, Adile Naşit, Ali Şen, İhsan Yüce ve Talat Gözbak gibi isimlerin olduğu “Delisin” filmi…

Film başlangıçta romantik komedi gibi görünüyor. Basit anlamda anlatırsak Yunus Bey (Nubar Terziyan), mirasını oğlu Ferit’e (Tarık Akan) bırakmak için onu yanına çağırır. Mirası gizlemek için de özel bir şemsiye yaptırır ve sapına tapu, tahvil gibi bilumum metaları saklar. En yakın arkadaşı Mümtaz’a (Hulusi Kentmen) paraların yerini söylemeye çalışırken ömrü vefa etmez ve ölür.

Bunun üzerine Yunus Bey’in kardeşleri Ziya (Ali Şen), Rıza (İhsan Yüce) ve filmde ismi belirtilmeyen Talat Gözbak paraların peşine düşmeye başlarlar. Her yeri didik didik ararlar, en sonunda evi yıkmaya kadar varırlar. Hatta filmimizin baş eşyası şemsiyeyi bile eskiciye satarlar. Ararlar ancak bulamazlar.

Ferit kasabaya gelir. Mümtaz Efendi ile tanışır. Mümtaz Efendi, Ferit’i amcalarıyla uğraşması ve mirası alması için ikna eder. Yunus Bey’in köpeği de ölmüştür, geriye Ferit’in Boncuk ismini verdiği bir yavru kalmıştır. Şemsiye burada kırılma noktasını yaşamaya başlar.

Ferit, Boncuk’u fotoğrafçı dükkânının önüne bırakıp süt almaya gitmiştir. Yağmur başlamıştır ve Boncuk ıslanmaya başlamıştır. Tesadüf eseri oradan geçen eskici köpeği görmüş ve elindeki Yunus Bey’in şemsiyesini köpeğin üzerine bırakmıştır.

Dışarıdan onları seyreden Şaziment (Ayşen Guruda), olayı herkese sanki çok mübarek bir olaymış gibi anlatmaya başlar. Kullandığı cümleler şemsiyenin kaderini tayin etmeye başlamıştır bile:

“Böyle nur yüzlü bir adam gelip köpeğin üzerine bıraktı şemsiyeyi.”

Mümtaz Efendi bir gün ufak bir rahatsızlık geçirir ve enstitüye fotoğraf çekimi için Ferit gider. Yolları Alev (Necla Nazır) ile kesişir. İkili, Yeşilçam klişesi olarak biraz kavga dövüş birbirlerini severler.

Şemsiyenin keramet gösterdiği falan yok elbette. Şaziment ve Didar’ın (Adile Naşit) başının altından çıkmaktadır. Sürekli şemsiye hakkında hurafeler uydurmaktadırlar. Didar ve Şaziment fotoğrafçıya gelip şemsiye ile bir takım hareketler yaparlar. Didar, Şaziment’e “Hadi doğru bankaya” der. Şaziment’in bankacıdan hoşlandığını biliyoruz. Bankacı Şaziment’i görüp “Akşam eve gelip sizi isteyeceğiz” der. Bunun üzerine hurafeler daha da büyür.

Bu sırada Ferit’in amcaları Alev ve Ferit’in arkadaşlıklarını öğrenmiş, Alev’e “O bizim baş düşmanımız, miras için seninle beraber” fitnesini sokmaya çalışmaktadır.

Alev ve Ferit yolda yürürken bayılan bir adam görürler. Şemsiyeyi adamın üzerine gölge olsun diye koyarlar. Boncuk da adamı yalamaktadır. Bunun üzerine adam ayılır ve “Dirildim ben” diye sağa sola anlatmaya başlar.

Ancak işler bununla bitmez.

Alev ile Ferit ayrılmıştır. Alev, fotoğrafçıda kendi fotoğraflarının kaldırılıp yerine Boncuk’un fotoğraflarını görünce sinirlenip vitrine taş atıp indirir. Bunun üzerine Ferit, Alev’i şemsiye ile kovalamaya başlar.

Kasabalı, hurafe uydurarak “Ben gördüm, önce para attı sonra dükkânın etrafında koşmaya başladılar” demeye başlar ve onlar da bunu taklit ederler. Böylelikle mübarek meta haricinde mübarek yer de belirlenmiş olur. Sonra camlara mum dikmeye başlarlar.

Amcaları şemsiyenin kerametini görünce, kasabalı Ferit’e arka çıkmasın diye şemsiyeyi yok etmek istemektedirler. Nikâh günü sigortaları attırıp şemsiyeyi çalacaklardır. Rıza tavana çıkar ve sigortayı söker. Karanlıkta arbede çıkar.

Hurafelerin baş düşmanı olan fotoğraf makinesi de Ferit’in elindedir. Flaş patlatıp ortalığı aydınlatır ve yukarıdaki adamı görür. Tam o sırada şemsiye açılır. İlginçtir, diğer taraftan da Rıza’nın cebindeki yüklü miktarda para cebinden düşer, yukarıdan yağmaya başlar.

Ferit “Yukarıda biri var” der. Ancak Didar, “Evet, yukarıda bizi gören biri muhakkak var” diyerek hurafeyi sürdürmeye devam eder.

Bu sırada şemsiye artık kasabanın da simgesi haline gelmiştir. Dükkâna atılan paralardan rahatsız olan Mümtaz Efendi belediyeye başvurur. Belediye de Şemsiye Vakfı kurar ve bağışların oraya verilmesini ister. Hatta bu bağışlar sayesinde belediyenin futbol takımı bile gelişmeye başlamıştır.

Şemsiye iyiden iyiye kasabaya yerleşmiştir.

Kasabanın maçı vardır. Maçta Mümtaz Efendi birden düşünürken Yunus Bey’in son sözlerinin “şems… şemsi… şem…” derken şemsiye olduğunu fark eder. Paraların şemsiyede olduğunu anlar. Hemen Ferit’e koşup anlatırken amcaları da duyar.

Böylelikle amcaların odağı şemsiyeye çevrilir. Yolda kasabaya dönerlerken amcalarını yakalamak için otobüse binerler. Haliyle küçük arabayı yakalayamayacakları için şoföre meselenin şemsiye olduğunu söyleyerek şoförü ikna ederler.

Yolda otobüste ağırlık olarak ne var ne yoksa atarlar. Hatta dirildiğini iddia eden adam otobüsten kendisini atmaya çalışmıştır. Neticede amcalarına yetişirler.

Bu olaylar etrafında devam ederken artık mübarek nesnenin foyası ortaya çıkmış ve normal olduğu kesinleşmiştir. Film mutlu sonla biter, çiftlerimiz kavuşmuştur.

Ben filmi izlerken bütün bu olayların içinde başka bir şey görmeye başladım.

Meta, burada olaylar silsilesi çevresinde mübarekleşmiş, hurafeye kurban olmuştur. Mübarek olan şemsiye değildir aslında. Şemsiyenin içinde bulunan paradır. Tesadüf eseri insanlar bu metaya kutsiyet atfetmişlerdir.

Adamın şemsiyeyi köpeğin üzerine bırakması, bayılan adama gölge yapması için açılması ve ardından adamın ayılması… Bunların hepsi birer tesadüf. Ama en büyük kaynak elbette dedikodu. İnsanlar birbirlerine anlatarak bunu yaymışlardır.

İşin ilginç tarafı, buna inanmayanların bile bu inancı kullanmasıdır. Ferit ve yanındakiler, otobüs şoförünü daha hızlı gitmesi için şemsiyenin kerameti üzerinden ikna ederler. Yani bir şeye inanmanız gerekmiyor. Başkasının ona inandığını bilmeniz, işinize yarıyor.

Bir süre sonra şemsiye yalnızca mübarek bir nesne olmaktan çıkıp kasabanın hayatının bir parçası haline geliyor. Para toplanıyor, vakıf kuruluyor, hatta futbol takımı bundan faydalanıyor.

Belki de burada asıl ilginç olan şey şu: İnsanlar bir şeyi mübarek hale getirdiğinde, o şey gerçekten mübarek midir?

Şemsiye mübarek değildir. Ama insanlar onun mübarek olduğuna inanırlar. Ve bu inanç, şemsiyenin etrafında gerçek bir hayat kurar.

Günümüz hurafelerine baktığımızda da benzer bir şey görmüyor muyuz? Binlerce yıldır yayılmalarının sebebi insanların bir şekilde birbirlerine aktarması değil midir? Kimisi mezar taşına dokunur. Kimisi boncuk takar. Kimisi de minareden mendil sarkıtır.

Hurafeler değişiyor, insanlar ise pek değişmiyor. Hep bir şeye inanmak, bunu da iyi niyetle yaptığına inanmak istiyor.

2 Ağustos 2026 Pazar

Sadece Yazmak...

 


Normalde buraya her hafta yazı yazardım. Son iki aydır ne fırsat bulabildim ne de aklıma yazacak bir konu geldi. Gerçi eskiden de öyle konu bulup yazmazdım. Hep kullandığım bir tabir vardır ya; "Sadece yazmak..." İşte bugün yine onu yapmak istiyorum.

İnsan değişiyor. Düşünceleri değişiyor, alışkanlıkları değişiyor. Burayı açtığım zaman "Herhalde ömrümün sonuna kadar yazarım." diyordum. Ama son zamanlarda sanki yavaş yavaş uzaklaşıyorum buradan. Hobi olarak başlamıştım. Belki de hobimden vazgeçiyorum. Oysa bana çok iyi gelen bir hobi bu. İnsan bir şeyler üretince gerçekten kendini daha iyi hissediyor.

Çok sıcak bir pazar günü. Ter içindeyim. Bilgisayar da hiç yardımcı olmuyor; bütün gücüyle fanını çalıştırıp odayı daha da ısıtıyor.

Odamın kapısı uzun zamandır kapalıdır. Kapı açık uyuyamam. Belki de bunun sebebi odamda sigara içmemdir. Yazılarımda da ne kadar çok sigaradan bahsediyorum. Dışarıdan biri okusa sigara şirketleri sponsor olmuş sanacak. Tam bunları yazarken hava temizleyicim çalışmaya başladı. Sanırım bana sessizce, "Yine mi sigara?" diye söyleniyor.

Son zamanlarda fark ettiğim bir şey var.

Hayatta bazı şeyleri bu kadar kafaya takmamak gerekiyormuş. Para, borç, sahip olduğumuz eşyalar... Bunların hepsi gelip geçiyor.

Ben mesela eşyalarıma fazlasıyla bağlıydım. Özellikle kitaplarıma.

Kitaplığımdaki hiçbir kitabı kimseye vermezdim. Birisi ödünç istediğinde içim rahat etmezdi. Geri gelmeyince de günlerce canımı sıkardım.

Geçenlerde kitaplığımdaki, benim için çok değerli olan bir kitabı kız arkadaşıma verdim.

Ve hiçbir şey olmadı.

Ne uykum kaçtı ne de pişman oldum.

O an anladım ki aslında kitaplara değil, onlara yüklediğim anlamlara bağımlıymışım.

Benim bağımlılığım kitap olabilir. Bir başkasının parası olabilir. Başka birinin yıllardır sakladığı eski bir bardak...

İnsan, farkında olmadan eşyalara bağlanıyor.

Çocukluğunuzu hatırlayın.

Annelerimizin salonlarında süslü büfeler olurdu. İçlerinde çeyizlik tabaklar, bardaklar... Haftada bir tozları alınır ama kimse onları kullanmazdı. Hep vitrinin içinde beklerlerdi.

Bazen düşünüyorum da...

Belki kendi aralarında konuşuyorlardı.

"Yıllardır buradayız. Bir sofraya bile çıkmadık. Evin diğer odalarını bile göremedik."

Kulağa komik geliyor ama aslında insanlar da bazen eşyalarına bunu yapıyor.

Para için de aynı şey geçerli.

Çocukken Sünger Bob izlerdim. Orada Bay Yengeç diye aşırı cimri bir karakter vardı. Bir bölümde rüyasında paraları ona "Bizi harca!" diye bağırıyordu. O sahne o zaman komik gelmişti.

Şimdi düşününce farklı geliyor.

Para da kullanılmadıkça sadece bekleyen bir araç.

Aslında bunları anlatmamın tek bir sebebi var.

İnsan hiçbir şeye bağımlı olmamalı.

Ne paraya...

Ne mala...

Ne de sahip olduklarına...

Çünkü bazen sahip olduğumuzu sandığımız şeyler, fark etmeden bize sahip olmaya başlıyor.

6 Temmuz 2026 Pazartesi

Konuşmayı Beceremeyen Birinin Yazıları

 


Saatlerdir boş ekrana bakıp duruyorum. Bu sefer yine “Şöyle girme şu yazılara.” diyorum kendi kendime. Yazmaya değer hiçbir şey bulamadım geçen süre zarfında. Ya da yazacaklarımın hepsini zihnimde defalarca çevirdim. Belki de aynı şeyleri daha önce defalarca yazdığım için ben de sıkıldım. Yazmaktan değil elbette. Yazmayı çok sevdiğimi sürekli söylüyorum.

Belki de sorun tam olarak budur, ne dersiniz? Kendimi sürekli anlatma ihtiyacı hissediyorum. “Bırak Emirhan, seni davranışların anlatsın.” diyorum. Ama geveze çenem bir türlü durmuyor. Kendimi sürekli açıklıyorum. Açıklarken de zaten çok iyi konuşamadığım için gevezelik yapıyor, konuyu bambaşka yerlere götürüyorum. Başta anlatmak istediğim dağılıyor, sonunda ikisi de bok oluyor. Sonra da boktan bir insan gibi göründüğümü düşünüyorum.

Anlatma... Hatta konuşma. Sakin sakin bak sadece. Jestlerin, mimiklerin seni zaten anlatıyor Emirhan. Ne diye bu kadar kasıyorsun?

Aynı bir mirket gibi (bu tabiri kız arkadaşım yakıştırdı) diken üstündeyim. Çabalıyorum, konuşuyorum, derdimi anlatmaya çalışıyorum. Sonra kendi kendime “Abi sus, iyice tüy dikiyorsun.” diyorum. En ufak bir tehlike görünce de yine deliğime kaçıyorum.

İşte bu yüzden yazının başında söylediğim cümleyi belki ellinci kez kuruyorum: Yazmayı seviyorum. Bunu daha önce de yazdım. Belki bunu okuyan biri “Yeter artık, anladık seviyorsun.” diyecektir. Haklı da olur.

Yine kendime yüklenmeye başladım.

Tamam... Derin bir nefes al.

Sakin...

Sakin...

Geçti.

Her şey yoluna girecek.

Sen kötü bir insan değilsin Emirhan. Sadece konuşmayı beceremediğin için çoğu zaman yanlış anlaşılıyorsun. Yıllarca kendimi anlatmaya çalıştım. Pek bir faydasını da görmedim. Demek ki bunu sürdürmenin çok da bir anlamı yokmuş. Bunda hemfikiriz. Şimdi sadece bundan sonra ne yapacağımı düşünüyorum.

Elimde yapabileceğim şeyler bilgisayarım ve klavyem. Yazıp yazıp duruyorum. Burada kendimle yüzleşiyorum.

Belki de yıllardır yanlış yerde konuşmaya çalışıyordum. İnsanlara anlatamadıklarımı buraya bırakıyorum. Bir gün kendimi çok daha iyi hissedeceğim günler de gelecek. O güne kadar elimden gelen tek şey yazmaya devam etmek. Çünkü sustuğum yerde kelimeler konuşuyor.

21 Haziran 2026 Pazar

Spontane Yaşamanın Bedeli



 Çok spontane yaşıyorum. Karşılıklı konuştuğum insanlarla sohbet ederken o an için en doğru şeyi söylüyorum. Sonra ne o insanın söylediğini hatırlıyorum ne de kendi söylediklerimi... Bana bazen "Ne konuştunuz?" diye soruluyor. Ben de bir şeyler geveliyorum. Sadece konuşmalar değil elbette; günlük yaşantım da keza öyle.

Ayın beşi maaş yatmış, her şey çok güzel. Borçlarımı yatırıyorum, faturalarımı ödüyorum. Sonra selametle... En rahat benim. Bundan sonra bir har vurup harman savurma dönemi başlıyor. Asla plan program yapamıyorum.

Sürpriz yapmak da hiç becerebildiğim bir şey değil. Gerçi hayatımda hiç kimseye sürpriz yapmadım. Nasıl yapılır onu dahi bilmiyorum. Beceremeyeceğimi düşünüyorum. Tafsilatlı düşünmek, her şeyi ayarlamak, ince ince hesaplamak... Ne bileyim, çok geriyor beni. Belki de ince ruhlu değilimdir.

Laflarımın nereye gittiğini de bilmiyorum mesela. Bu yüzden çok kavga etmişimdir insanlarla. "Sen bana bunu nasıl söylersin?" diye tepki gösteren çok olmuştur. Hani böyle "dangıl dungul konuşma" derler ya, işte biraz öyle konuşuyorum. Kötü niyetle yaptığım bir şey değil aslında. Anksiyete hastasıyım; her şeyi düşünme huyum vardır ama biraz saçma sapan şekilde. Daha çok en kötü ihtimali düşünmeye yarıyor bu özellik. Bir sıkıntı var ama ne olduğunu ben de tam bilmiyorum.

Böyle gitmeyeceğini de biliyorum. Zira bazen çok zorluk çekiyorum. Karşıdaki kişi bunu tutarsızlık, çelişki hatta yalan olarak algılayabiliyor. Kendince haklı da. Ben istediğim kadar kötü niyetli olmadığımı söyleyeyim; hayat gerçeklerle yaşanıyor. Kimse beni anlamak ya da beni olduğu gibi kabul etmek zorunda değil.

Üniversite zamanında uykum gelince uyur, acıkınca yemek yerdim. Saat gece oldu diye uyuduğum pek olmazdı. Belki de bugünkü hâlimin temeli o yıllarda atıldı. Oradan kalma bir alışkanlık olabilir.

Ama şunu da biliyorum: Hayatta plansız hiçbir şey olmuyor. En küçük, en basit iş için bile bir plan gerekiyor. Evrenin kendisi bile belirli bir düzen üzerine ilerliyor. Belki de benim asıl sorunum plan yapamamak değil; plan yapmanın gerekliliğini kabul edip onu bir türlü hayatıma yerleştirememek.

2 Haziran 2026 Salı

Notalara Saklanmış Hikâyeler




 İyi şarkı dinlemeye bayılırım. Şarkı dinlemek benim için yemek yemek, su içmek gibidir. Şarkı dinlerken sözleri anlamaya çalışır, notaları tek tek dinlerim. Eğer bir şarkı hikâye anlatıyorsa, yani başından sonuna kadar bir olay örgüsü taşıyorsa, o şarkıya gerçekten bayılırım.

Şiirle olay anlatmak zordur. Mehmet Akif Ersoy, Safahat'ta bunu birçok kez başarmış bir şairimizdir. Şimdi dönüp baktığımızda kaç tane Mehmet Akif'imiz var bilmiyorum ama bazı şarkılar da bunu başarabiliyor. Bir çiftin başından geçenleri, yaşadıkları aşkı ve acıyı birkaç dakika içinde anlatabiliyorlar. Bildiğim birkaç şarkıyı dilimin döndüğünce anlatmak, o âşıkların hayatlarına ben de yazımla dokunmak istiyorum.

Önce Siirt'e gidelim. Malabadi Köprüsü'nün başına...

Karşı aşiretin kızı Fatma'ya âşık olan gencimiz, sevdiğiyle gizli gizli Malabadi Köprüsü'nde buluşup hasret gideriyordu. Sürekli bu köprüde vakit geçiren gençler, bir gün Fatma'nın babasına yakalandılar. Aşiret reisi olan baba bu aşka izin vermedi. Köprüye pusu kuruldu ve şarkıda geçtiği gibi "tabancalar patladı, sevgililer susmuştu."

Bu şarkıyı Selçuk Alagöz'den dinlerken bazen kendimi Malabadi Köprüsü'nün üzerinde hayal ederim. İki âşığın birbirlerine son kez bakışlarını düşünürüm. Elbette bu, yarım kalan ilk aşk değildi.

Şimdi yolumuz Karadeniz'e düşsün.

Suna Gelin ve Cemali iki sevgilidir. Suna Gelin, Cemali'ye kırmızı bir atkı örmüştür. Cemali denize her açıldığında o atkıyı takar. Suna Gelin ise her seferinde onu özler, içini bir sıkıntı kaplar. Akşam olduğunda koşa koşa kıyıya gelir ve uzaktan Cemali'yi o al atkısından tanır.

Bir gün yine aynı heyecanla kıyıya gelir. Fakat bu kez Cemali dönmez.

Haramiler'in söylediği bu şarkıyı dinlerken kendimi tutamam, çoğu zaman eşlik ederim. Benim için yeri hep ayrıdır.

Şimdi de güneye inelim.

Kozan yaylasından yola çıkan gencimiz Binboğanın Kızı'nı aramaktadır. Onu uzaktan bir kez görür ve ardından genç kız birden gözden kaybolur. Hayal mi gördü, gerçek miydi derken peşine düşer. Dağları, yolları aşar; kurda kuşa sorar. Herkes ona aynı cevabı verir:

"Binboğanın kızı o, vazgeç."

Ama âşık vazgeçmez. Barış Manço burada:

"Artık mahşer gününde bulurum seni." demiştir.

Aşk evrenseldir. Sınırlarımız içinde nice aşk yaşandığı gibi, elin Amerikalısı da elbette âşık olacaktır.

Bu yüzden Amerika'ya uzanıp Hotel California'daki aşkı da dinlemek gerekir. Hepimizin bildiği bu ünlü şarkıda bir adamın yolu Hotel California'ya düşer. Orada birine âşık olur. Birbirlerine bunun geçici bir heves mi yoksa gerçek bir aşk mı olduğunu anlamak için söz verirler:

Eğer gelecek yıl yolları yine aynı yerde kesişirse birlikte olacaklardır.

Fakat kader başka türlü yazılmıştır. Çiftimizden biri otele erken gelir ve o gece otel yanar.

Elbette ben bu hikâyeleri düz yazıyla anlattığım için şarkıların verdiği etkiyi tam olarak veremem. Hepsini açıp dinlemek bambaşka bir zevktir. Ben sadece bende bıraktıkları izi anlatmaya çalıştım.

Yarım kalan aşklar ne kadar acı...

İnsana kafiyeli sözler eşliğinde ağıt yaktırıyor. Gerçekten çok garip bir şey aşk.

1 Haziran 2026 Pazartesi

Kazananların Yazdığı Tarih




 Tarih o kadar ilginç bir alandır ki asla tamamen kesin değildir. Aslında bunu söylediğim için “bilim” demek yanlış mı olur bilmiyorum; bazı hocalarımız bilim olarak kabul ediyor. Bilim genelde deney ve gözlem üzerine kurulur, tarih ise bunu her zaman aynı şekilde yapamaz. Bu yüzden “bilim midir değil midir” kısmı biraz tartışmalıdır, karar merci ben değilim elbette.

Kesin değil derken şunu kastediyorum: Elinize bir sikke geçiyor, diyorsunuz ki bu falanca dönemin filanca hükümdarı. Tamam, buraya kadar. Sonra yorum yapıyorsunuz: bu hükümdar bu devletin yöneticisiydi. Bundan eski sikke yok. “Demek ki ilk hükümdar bu” diyorsunuz. Buna göre yazılar yazılıyor, dersler anlatılıyor, müfredat oluşturuluyor. Sonra aradan yıllar geçiyor, başka bir kazıda ummadığın bir yerde bir sikke daha çıkıyor, hop her şey yeniden tartışmaya açılıyor…

Tarihi hep güçlüler yazmıştır, hem de. Zira bugün ilkokullarda panolarda asılı olan “tarih çağları” çizelgesi vardır. Herkes bilir onu. Taş, Tunç, Demir… sonra yazının icadıyla İlk Çağ başlar, Kavimler Göçü ile biter, Avrupa’ya göçen “barbar” kavimler Batı Roma İmparatorluğu’nu yıkar. Orta Çağ yine Avrupa’da başlar ve Rönesans ile biter. Yeni Çağ da Fransız Devrimi ile sona erer. Görüldüğü gibi sürekli Avrupa merkezli bir tarih anlayışı vardır. Yukarıda bahsettiğim gibi tarih tamamen kesin bir sistem olsaydı, böyle farklı yorumlar ortaya çıkar mıydı?

Geçmişte hükümdarlar, iktidarlarını meşrulaştırmak için tarihi kullanırdı. Türlü menkıbeler, güçlü büyük atalar, “karnından çınar ağacı çıkan dedeler”… Tarih birçok kez propaganda aracı olarak kullanıldı.

Bir örnek daha vermek istiyorum. Bugün tüm dünya Nazi Almanyası ve Hitler denilince tüyleri diken diken oluyor. İnsanlar genelde büyük bir nefretle yaklaşıyor. Yahudilere yapılanlar, zorunlu göçler, katliamlar… Eğer savaşı Mihver Devletler kazansaydı nasıl bir tarih okurduk acaba? Elbette tarih “acaba”larla yazılmaz. Ama bir düşünün; Holokost bugün çok daha farklı, belki de çok daha cılız anlatılırdı.

O kadar uzağa gitmeyelim. Sözde Ermeni meselesine gelelim. Osmanlı Devleti yorgun, zayıf ve son gücüyle ayakta kalmaya çalışıyordu. Böyle bir ortamda Tehcir Kanunu çıkarıldı ve Ermeniler zorunlu göçe tabi tutuldu. Bugün dünya genelinde “Türkler Ermenileri kırdı” diyenler var. Biz de “biz yapmadık” diyoruz. Tarih burada kesin bir hüküm vermiyor gibi duruyor. Neticede iki ucu boklu değnek zor bir mesele. Varın siz düşünün.

24 Mayıs 2026 Pazar

İnsan Denilen Varlık




 İntikam, kıskançlık, haset, kibir… Bu kavramları biliyorsunuz değil mi?

Tanım yapmaya kalksak genelde “insanlarda bulunan…” diye başlarız. Çünkü bu duygular gerçekten de insana has gibi duruyor.

Ben hiç “Yeter artık çalışıyorum, bir karşılığını da alamıyorum; bundan sonra oksijen üretmeyeceğim.” diyen bir bitki görmedim. Hayata başlıyor ve ölene kadar oksijen üretmeye devam ediyor.

Geçenlerde iki karganın kavga ettiğini gördüm. Sebep, birinin ağzındaki yiyecekti. Kavga ettiler, biri galip geldi ve yiyeceği alıp gitti. Ama mesele intikama dönüşmedi. Bir süre sonra “Sen benim yiyeceğimi çalmıştın.” diye yeniden kavga ettiklerini sanmıyorum. Tamamen yaşam mücadelesi. Kişisel hırslardan, hasetten ya da intikamdan değil.

Sürüde iki aslan bir dişi için kavga ediyor. Güçlü olan kazanıyor ve olay bitiyor. Kaybeden de bunu kabulleniyor. İlk bakışta buna kıskançlık denebilir belki ama daha çok içgüdüsel ve kısa süreli bir durum.

İnsana gelecek olursak…
Biyolojik olarak hayvan sınıfına dahiliz. Hücre yapımız da bunu söylüyor. Ama davranışlarımızla çoğu zaman hayvanlara hiç benzemiyoruz.

İnsana “eşref-i mahlukat” denilmiş; yani yaratılmışların en şereflisi. Fakat bu şeref meselesi tartışılır. Çünkü haset, kibir, kin ve intikam gibi duygular en yoğun hâliyle yine insanda bulunuyor.

İnsan bir olayı yıllarca kafasında kurabiliyor. Plan yapabiliyor. Doğru zamanı bekleyip harekete geçebiliyor. Karşılığını alamazsa yaptığı iyiliği bile bırakabiliyor.

Kimse “Her şey karşılıksız yapılır.” demesin. İnsan birkaç kez fedakârlık yaptıktan sonra en azından bir teşekkür, bir vefa ya da küçük bir iyilik bekliyor.

İnsan gerçekten çok değişik bir varlık. Saydığım tüm bu duygular evrensel olarak içimizde mevcut. Herkes bir şekilde öğreniyor bunları. Bunun dili, dini, ırkı yok. Bir Türk için de geçerli, bir İngiliz için de.

Bir Şemsiye Nasıl Mübarek Olur?

 Yeşilçam filmlerini izlemeye bayılırım. Sık sık seyrederim. Tekrar tekrar izlediğim film sayısı sınırsızdır belki de. Kibar Feyzo, Davaro, ...