✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram
üniversite hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
üniversite hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2025 Perşembe

Ders Çalışmayanlar Kulübü: Bir Tembelin Ders Çalışma Güncesi

 


            Bir çok öğrenci gibi ders çalışmayı pek sevmiyorum. Uludağ Üniversitesi’ni bunun için bitiremedim. Hatta ilkokul dahil tüm öğrencilik hayatımda ders çalıştığımı pek hatırlamam. Ben sürekli derste dinlediklerimle geçmişimdir. Keza bu üniversitede de geçerli. Dersi dinlerdim not bile almazdım. Çok zeki olduğumu iddia etmiyorum çok tembelim. Ama ders dinlemeyi severdim. Sadece ilk, orta ve lisede matematik gibi sayısal dersler hariç. Gerçekten matematikten nefret ediyorum. Hala parmak hesabıyla toplama çıkarma yaparım ayrıca 6, 7, 8 ve 9’ların çarpım tablosunu bilmem. Onun için matematikte çok kötüyüm, arkadaşlarım dalga geçse de kabullendim bu durumu.

            Üniversitede vize-final haftası gelirdi bende o öğrencilerin tanıdık olduğu vicdan azabı başlardı ama ders de çalışmıyordum. Öylelikle girerdim sınavlara. Ara sıra çalıştığım olmuyor muydu oluyordu son zamanlarda artık herhalde dank etti kafaya, sınıfta ses kaydı alıp eve gelip ses kayıtlarını çeviriyor onlara çalışıyordum. Çalıştığımdan mütevellit çok sorumlu bir öğrenci olarak notların sonuçlarını büyük bir heyecanla bekliyordum. Sürekli otomasyona giriyordum hocalara açıklamadıkları için basıyordum küfrü. Çalıştığım ders kötü gelmişse büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor eğer çalışmamışsam aman seneye veririm diyordum. Sonra işte bilindik hadise okulu bıraktım. Neyse işte velhasılı kelam öyle böyle geçti o dönemler.

           Şimdilerde açık öğretimden İş Sağlığı ve Güvenliği okuyorum. Yeniden öğrencilik hayatındayım. Ömrüm boyunca öğrenci oldum, olmayınca garip hissediyorum gerçekten. Yine vize-final haftası geldiğinde vicdan azabı geliyor. Ama bu sefer ders çalışıyorum. Samimi söylüyorum bunu. Ancak ara sıra tembelliğim tutmuyor değil. Yarın çalışırım daha bir ay var diyorum bazen, bazen de gece çalışırım diyorum. Ama elimde telefon o video senin bu video benim dolaşıyorum. Gerçekten telefon insanın basiretini bağlayan büyük bir etmen. Yine çok fazla çalışmışsam otomasyona sürekli giriyorum çıkıyorum açıklamadıklarında basıyorum küfrü, olay hiç değişmedi yani.

            Şaka bir yana ders çalışmayı da çok becerebildiğim söylenemez. Uludağ’da not sorunu çok olurdu zira ben eşek not tutmazdım. Hoş not tutmayı da bilmezdim. Şimdi diyeceksiniz. Ulan sen ne biliyorsun? Nasıl öğrencisin sen? Arkadaş hoca anlatıyor anlatıyor neyi yazmam gerektiğini inanın bilmiyorum yemin bile edebilirim. Mal mal kağıda bakardım ne yazsam diye. Sonra çok şükür bazı arkadaşlar notlarını kırtasiyeye satardı da öyle ben de not bulmaya başlamıştım. Sonra ses kaydı almayı akıl ettim. Ancak bu aşağı yukarı altıncı ya da yedinci senemde gerçekleşmişti. İş işten geçmiş artık bırakma evresine girmeye başlamış sayılırdım. Ders çalışmayı bilmemek de şöyle. Elime kağıdı alıyorum okuyorum sadece. Aklımda bir şey kalmıyor haliyle. Yazayım diyorum gene olmuyor. Bana ders çalışmayı öğreten biri olsa çok iyi olur gerçekten de.

            Ders çalışmak gerçekten çok zor zanaat. Eğitim hayatım boyunca insanlar nasıl ders çalışıyorlar hep merak etmişimdir. Biri anlattığında gerçekten çok iyi anlıyorum. Sanırım benim yöntemim bu. Şimdi şöyle bir şey deneyebilirim bunu şu an düşündüm. Dersi ses kaydına anlatayım ben onu dinleyeyim. Ulan salak dersi bilmiyorsun nasıl anlatacaksın? Zaten anlatacak kıvamda olsan dersi geçersin değil mi? Gene olmadı ya hu! Ne yapacağım ben?

            Çalışkan olarak addettiğim bir arkadaşım var gerçekten akademik kariyeri oldukça iyi. Yüksek lisans yaptı, doktoraya başvurdu. Hep imrendiğim akademik kariyer bu. Uludağ’a kayıt yaptırırken benim de hayalimdi üniversite hocası olmak, yar. doç. olmak, doç. olmak, hatta prof. olmak. Şimdi ne yapıyorum, asgari ücret bile verecekleri meçhul olan işler kovalıyorum. Belki ez kaza iş bulurum diye açıktan üniversite okuyorum. Çok acınası aslında ama ne yapalım?

            Bir gün şeytanın bacağını kıracağıma inanıyorum ama. Bu okul bitecek, iyi bir işe gireceğim ve kariyer basamaklarını en azından birer birer çıkacağım diyorum. Belli mi olur kader bana da güler belki. Kaderden ziyade çalışkanlık işi gerçi bu herkes biliyor.

6 Ağustos 2025 Çarşamba

Otostop Güzergâhı: Bir Parmakla Başlayan Yolculuklar

 


       Herkesin unutamadığı anılar vardır. İnsanlara, eşine, dostuna zevkle anlattığı anılar vardır. Anlattıkça da anlatır hatta. Kimisi misal bir ülkeye gitmiştir orayı sürekli anlatır. Kimisi de askerlik anılarını, ki Türk erkeklerinin yegane hatıralarından biridir bu, anlattıkça anlatır. Hatta anlatılan kişiler iyi ki gittin kardeşim ne anlattın diyebilir. Benim askerlik anım pek yok zira sabah 4’te kalk izmarit topla, tank yıka, yat, kalk, sürün ile geçti genelde. Ancak yine de çokça anım var bunu başka bir yazıda anlatırım. Farklı bir ülkeye de gitmedim. Benim en çok anlatmayı sevdiğim anılarım üniversitede otostop anılarımdır.

            Üniversitedeyiz, aklımız bir karış havada. Heyecan arıyoruz sürekli ancak aklımıza pek bir şey gelmiyor ne yapalım derken otostop çekip şehir şehir gezme fikri geldi aklımıza. Sene 2014-15 civarı henüz hala insanlar birbirinden bu kadar korkmuyor yabancıları arabalarına alabiliyordu. Televizyonda her gün o onu kesti biçti haberleri var ama hala insanlarımız güveniyordu bir şekilde birbirine.

            Çantalarımızı hazırladık sırtladık Bursalılar bilir Görükle otobanının Karacabey yönüne çıktık. Başladık parmak kaldırmaya, daha önceki yazımda bahsettiğim Seda ile yapıyoruz bunları tabi. Bana cesaret veren de oydu elbette. On on beş dakika sonra bir tırcı abi yanaştı “nereye gençler” dedi. Aklımıza hemen İzmir gelmişti. Düşünmemiştik nereye gideceğimizi. tırcı dayı atlayın Menemen’e gidiyorum oraya kadar gideriz dedi. Sevinçle atladık gidiyoruz. tıra binerken ki racon ayakkabıların çıkarılmasıymış. Hemen oracıkta öğrendim. Zira içi evinizin salonu gibi adeta. Sigara ikramları başladı. Nerelisiniz nerden geliyorsunuz falanlar… Baya koyu bir muhabbete daldık. Abi yıllardır Yalova İzmir yolunu sık gittiği için virajların sayısına kadar biliyordu. Hatta Balıkesir’in bir kazasından geçerken içeri oda kokusu sıktı yol kenarında tavuk çiftliği varmış kokuyu sıktıktan beş dakika sonra oranın kokusunu da aldık.

            Sırayla uyuduk haliyle gece vaktiydi yol tabi. Abinin derdi yolda yalnız gitmeyeyim laflarım uykum gelmez tabi. Laflayacak nöbetçi bırakıyoruz yani. Elimiz sigara paketimize gittiğinde abi hemen bağırıp “oradan yakma benden iç aman ha” diyordu sürekli. Sigara kullanmayan tır şoförüne hiç rast gelmedim. Kendi paketimizi içmediğimiz gibi her indiğimiz arabadan paket paket sigarayla iniyorduk. Menemen’ e sabaha karşı geldik. Sıra İzmir’e gitmekteydi. Bu sefer bir kamyona denk geldik. Arabada her şey ama her şey vardı. Kettle, fırın, ocak, çaydanlık, televizyon artık aklınıza ne gelirse. Dayalı döşeli halılar bile. Gene sigara ikramları. Abi diyoruz var sigaramız “yok illa ki benden alacaksınız” geliyor hemen.

            İzmir’e sabah vardık. Hala var mı bilmiyorum Facebook’ta İnterrail Türkiye coach grubundan kendimize kalacak yer ayarladık. İnsanlar böyle otostopçulara evlerinde kalacak yer ayarlıyorlar. Öyle bir sayfa. Sanki kırk yıllık ahbap gibi ağırladılar bizi. Kahvaltılar vs. neyse kordona indik birer bira içip kalkıp tekrar yola koyulduk. Sanki İzmir’e gidip ne yaptık. Dediğim gibi sadece bira… dönüş yolu da gene tır ile oldu. Bu sefer şanslıydık direkt Görükle’ye birini bulmuştuk. Muhabbetler goygoy, gırgır, şamata hatta yolda müzik açıp küçücük kabinde dans ettik kahkaha eşliğinde. O abinin adını bile hatırlıyorum İbrahim abi. Renault bir tırı vardı. Yazıyı okuyacağını sanmıyorum ama selam olsun ona.

            Daha anlatacağım anılarımı elbette. Karşılaştığım zorlukları sıkıntıları da anlatacağım. Otobanın kenarında arabadan kovulmamı da… Bu böyle kısa bir yazı bir giriş olsun dedim. O günleri hep özlüyorum.  Şu an üstüne para verseniz dahi yapamayacağım bir şey. Zira devir eski devir değil. Ama belki yine cesaretim gelirse yine yapabilirim. Belli mi olur?

3 Haziran 2025 Salı

20'li Yaşlarıma Küçük Bir Veda

 



Otuzuma girmemden bir kaç hafta geçmesi üzerine özlediğim yirmili yaşlarıma bir göz geçirmek onları hakkıyla uğurlamak istedim. Çoğu insan lise anılarına vazgeçilmez der ancak ben liseyi asla sevmemiştim. Her şey üniversitede başladı. Ergenliğin verdiği buğulu hava başımı döndürmüş yavaş yavaş gelen sorumluluk bilinci ile yetişkinliğin kapısında bekliyordum. Kapıyı tıkladım ve açılmasıyla yirminci yaşıma bir konser çıkışı arkadaşlarımın basit bir kutlamasıyla girmiştim. Mütevazi partiden “yarın okul var” diyerek ayrılıp yurda yürürken beynimde “artık yirmi yaşındasın oğlum vay be” cümlesi çınlıyordu. Çok mutluydum bıyıklarım gürleşiyor yer yer köse olan sakallarım artık muntazam oluyordu. Kendimi baya baya yetişkin sanıyordum. Tabi nasıl yetişkinlikse artık dersleri asmalar, aileye sürekli okul hakkında yalanlar, “bir gün yaparım şu işimi de ya boşver”ler hiç bırakmıyordu beni. Yetişkin sanıyordum ama hiç yetişkinliğe ait bir eylemim yoktu.

Yirmili yaşlarıma bomba gibi girmiştim ama henüz on sekizimde deli gibi aşık olmuş o aşkı yirmi dört- yirmi beş yaşıma kadar saklamış ve geceleri önüme çıkarıp hayalini okşamıştım. Yine üniversitede bir daha mı geleceğiz dünyaya diyerek otostop turları yapmıştım. Bir çok tırcı hikayem var bu başka bir yazının konusu elbette. Yeni başlamış olduğum sigaraya aşk acımla günde dört pakete çıkarmış, birini yakıp birini söndürüyordum. Bir birayla sarhoş oluyor, geceleri sokaklara çıkıp hafif sesle naralar atıyordum. O yaşlarımın en güzel dostu beni sırtlıyordu. Amiyane tabirle yol yordam gösteriyordu. Zira İmam- Hatip mezunu fanusta yaşamış bir çocuk olarak geldiğim bu yaşlarıma, kadınlar ile nasıl konuşulur. Bira nasıl köpürürse lezzetli olur. Otostop çekerken şoföre ne söylersen sigara uzatırı öğretiyordu. Az zaman sonra mükemmel bir sinyalci olmuştum. Öğrencilik bu konuda oldukça yardımcı oluyordu. Uludağ üniversitesi bana yaklaşık yedi sekiz sene (haylazlıktan uzata uzata) ev oldu bu yaşlarımı eğlenceli ve anlatılır kıldı.

Bir günüm sabah kalkıp hem okuyup hem çalışacağım düsturu edindiğim için işe gitmekle başlıyordu. Garsonluk, bulaşıkçılık, hanutçuluk, teknik servis elemanlığı gibi işlerde çalıştım. Akşamına da derslere gidip gece de yatıp kendime vakit ayırmak ile geçiyordu. Yeri geldi işlerimi de astım. Ay sonuna doğru artık parasız kalınca geceleri ATM önünde yatıp burs günü saat on iki olunca türkü söyleyerek kartı takıp bursumu çeker koştur koştur bahsettiğim arkadaşım Seda ile tabi ki de Bursa da olduğumuz için iskenderciye koşar ayın ilk en güzel yemeğini yerdik. Ardından güzel bir keyif sigarası... “Seda gene biz bu parayı ay sonuna yetiremeyeceğiz be kızım” diyerek aya başlardık. Babama “hoca falanca kitabı istedi şu kadar para yollarsın değil mi babacım” masallarıyla ek bütçe de yaratırdım. Şaka bir yana geçenlerde babamla kaba taslak bir hesap yapıp o zamanın bir ev parası yediğimi maalesef üzülerek öğrendim. Masalsı, yıllar yılları kovaladı cümlesiyle devam eden yaşamım artık yavaşça gelecek kaygısına evrildi. Yıllar geçti. ev arkadaşları değişti; kimisiyle yollar mezuniyetle, kimisiyle buzdolabının boş olması ve evin “otel” gibi kullanılmasıyla ayrıldı. Aşk yine geldi, bu kez suratıma yumruk gibi indi. O romantik yazılara bayılanlardan değilim. Bu aşk biraz garipti; karı-koca gibi masrafları hesaplayıp, iş bulmayı konuştuğumuz bir ilişkideydik. 

Bu yıllarda oldukça serbesttim. Ailenin nispeten olan baskısından ipi boşalmış ben nereye sarsam diye düşünüp günler geçirirdim. Ancak bu hayata bir dönüm noktası lazımdı. O da maalesef hepimizin muzdarip olduğu Covid-19 pandemisiydi. Yüce yaratıcı hayatın çok sorumsuz artık yeter dedi ve değişim yüzünü gösterdi. Kitap fuarında çalışırken okullar tatil oldu haberi gelmişti. Sanıyorduk ki bir kaç hafta sonra bu süreç sona erer. Eve döndüm o güne kadar bu serbestliğin bozulmaması adına yaz okullarına bile kalan ben- zira sabah istediğim saatte kalkar istediğim saatte yatardım- eve hapsolmuştum. Babamla yüzyüze her gün bakıp siyaset kavgaları yapıyorduk İstanbul'dan hep nefret ediyorum Bursa çok güzel bir şehir dememin sebebi ailemmiş. Yani Bursa'nın bir numarası yokmuş. Pandeminin uzayacağını anlayınca apar topar Bursa'ya dönüp eşyalarımı toplayıp İstanbul'a geldim. Yaşım artık yirmi altıya gelmişti. Gelecek kaygısı oldum olası yüklenmişti sırtıma. Okulun da biteceği yoktu zaten. Bir gece ne olacaksa olsun diyip askerlik tecilimi bozdum. O gece üzerimde birden bir hafiflik oldu “başvur” tuşuna basar basmaz.

Yine pandemi döneminin içinde askere gittim. Askerlik bana o kadar çok şey kattı ki. Sevmediğin koğuş arkadaşını kollamak zorundasın. Yeri geliyor gözün açık uyumak zorumda kalıyorsun zira koğuşta hırsız kol geziyor. Bunlar hiç tatmadığım deneyimler zira iyi kötü mürekkep yalamış insanların içinde yaşadım hep. İyiyi kötüyü nispeten bilen insanlar. Ancak askerlikte ömrü dağda geçmiş hayatı boyunca sadece, hadi askerlik görevin geldi düze in denilen insanlar vardı orada. Yaşım büyük gittiği için abilik yaptım. Bu da benim deneyimlemediğim bir şeydi. Orada özgüvenim aslında arttı. Zira hep özgüvensiz yetiştim. Her şeyi yaparım her görevin üstesinden gelirim gelemezsem de kurcalarım bir şekilde öğrenirimi öğretti askerlik. İnsan ilişkilerimi arttırdı zira anlama kabiliyeti en az insana da anlatmak zorunda olduğun şeyler vardı. Komutanlarım tarafından sevilirdim çünkü nispeten eğitimli ve “efendi” idim. Derdim olduğunda tamamen saydam şekilde iyisini kötüsünü anlatıyordum bu da onların hoşuna gidiyordu. Psikiyatri ilaçları kullandığım için RDM yani Rehabilitasyon ve Danışmanlık Merkezinden (er tabiriyle Rahatsız Deli Mehmetçik) sık sık danışmanlık alırdım. Zira psikolojim orada altüst olmuştu. Saat sabah dörtte kalkıp akşam onda uyumaya asla alışık değildim. Tek sorun bu değildi elbette. Üst devrelerden baskı ve zorbalık hadsafhadaydı. Buna babalarımız döneminde devrecilik şimdilerde ise sıracılık denirdi. Bu kavramlar oldukça yoruyordu beni. Asker psikolojisi kız arkadaşım da o dönem terketmişti beni. Yani yalnızlık psikolojisi iyiden iyiye sarmıştı. Bunu o dönemlerde tuttuğum günlükler oldukça gösteriyordu. Bir gün nöbet tuttuğumuz yerde nehir taşmış sel olmuştu. Devreme “devrem şu silahı tut ben geliyorum” demiştim kendimi sulara atacak iken birden niyetimi anlamış arkamdan sarılmıştı. İntihar edecek duruma getirmişti askerlik. Çok duymuştum intihar edenleri anlam veremezdim ama o üniformayı giyince gayet anladım. Ancak her şeye rağmen bölük komutanımız oldukça kollardı beni ve bana oldukça güvenirdi. Buna garajımıza geldiğinde odasına çağırıp tarih okuduğumu bildiği için, misalen bugün bana 12 Eylül Darbesinin sebep ve sonuçlarını anlat Emirhan derdi. Bir gün ise Roma döneminde Caesar'ın Rubicon nehrini geçmesiyle olan olayları anlattırırdı. Oldukça tarih severdi. Bir de tabi RDM raporlarımın kendisine mühürlü zarflarla gitmesiydi elbette. İsmini de burada zikretmek istiyorum kendisinin Üsteğmen Mahmut Keser. Gözleri delici bakan çakı gibi bir askerdi. Benim üzerim pejmürde kambur yürüyen bir askerdim. Yanında asker falan sayılmazdım.

23 Nisan Çocuk Bayramında gerçekten çocuklar gibi mutluluk içerisinde terhis oldum. Artık aklımda bir takım şeyler oluşmuş bir insandım. Okumaya devam etmek istedim bir kaç ders aldım, hatta verdim de onları ama artık hevesim de kalmamıştı. Yaklaşık sekiz sene Bursa'nın tozunu yutmuş artık bu tozdan resmen astım olmuştum. Döner dönmez ticaret yapmak istedim o dönemim parası babamdan iki yüz lira alıp bit pazarlarında bazı mallar satmaya başlamış, önce dört yüz sonra sekiz yüz yapmıştım sermayemi. Ancak daha sonra gelir gideri şaşırıp sermayeyi kediye yükleyince elime yüzüme bulaştırmış elimdeki malları yok pahasına satıp “iş insanı” ünvanımdan vazgeçtim. Ciddi işler peşinde koşmaya başladım. Hayalim, bir el becerisine sahip olup bir müddet sonra kendi işimi kurmak oldu. Ancak bu da daha sonraları hayal oldu. Bir türlü öğrenemiyordum. Bir kısım işverenlerde “abi iş istiyorum” dediğimde yukardan aşağı alaycı ifadeyle bakıp kaç yaşındasın? Bu yaştan sonra seni nasıl çırak alayım diyordu. Bu raddeden sonra yavaş yavaş bazı şeylere geç kaldığımı hissetmeye başlamıştım. Girdiğim hiç bir işi beceremiyordum. Son iş deneyimlerim tershane de elektrikçilik ve çağrı merkezi oldu ve o an geldi...

Hayatıma ömrümde göremeyeceğim iyilikte bir insan girdi aşık olmuştum. Bu sefer gençliğin getirdiği aklın bir karış havada olduğu bir aşk değildi. Ömrümü ona adamak istiyordum. Mutluluk beni çok güzel yakalamıştı. Artık yirmi dokuz idim. Otuz bana el sallıyor artık yakalayacağım seni diyordu. Artık her şey de mantık arar olmuştum. Üniversite çağındaki Emirhan bir işin önünü sonunu düşünmeyen kişi her şeyi ince eleyip sık dokur olmuştu. Böylelikle bugünkü karakterim oturmuştu.

Bu uzun yazı umarım sizi sıkmamıştır. Yaklaşık olarak anlattığım on sene böyle teker meker gitmişti. Yeri geldi düştüm ardından bir daha düştüm biraz doğruldum bir daha düştüm ve ayaklandığım bu on seneyi kısa bir yazı ile geçiştiremezdim. İnsanın en güzel yaşları olan yirmili yaşlarıma böylelikle veda ediyorum.

Bir Şemsiye Nasıl Mübarek Olur?

 Yeşilçam filmlerini izlemeye bayılırım. Sık sık seyrederim. Tekrar tekrar izlediğim film sayısı sınırsızdır belki de. Kibar Feyzo, Davaro, ...