✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2026 Pazartesi

Kazananların Yazdığı Tarih




 Tarih o kadar ilginç bir alandır ki asla tamamen kesin değildir. Aslında bunu söylediğim için “bilim” demek yanlış mı olur bilmiyorum; bazı hocalarımız bilim olarak kabul ediyor. Bilim genelde deney ve gözlem üzerine kurulur, tarih ise bunu her zaman aynı şekilde yapamaz. Bu yüzden “bilim midir değil midir” kısmı biraz tartışmalıdır, karar merci ben değilim elbette.

Kesin değil derken şunu kastediyorum: Elinize bir sikke geçiyor, diyorsunuz ki bu falanca dönemin filanca hükümdarı. Tamam, buraya kadar. Sonra yorum yapıyorsunuz: bu hükümdar bu devletin yöneticisiydi. Bundan eski sikke yok. “Demek ki ilk hükümdar bu” diyorsunuz. Buna göre yazılar yazılıyor, dersler anlatılıyor, müfredat oluşturuluyor. Sonra aradan yıllar geçiyor, başka bir kazıda ummadığın bir yerde bir sikke daha çıkıyor, hop her şey yeniden tartışmaya açılıyor…

Tarihi hep güçlüler yazmıştır, hem de. Zira bugün ilkokullarda panolarda asılı olan “tarih çağları” çizelgesi vardır. Herkes bilir onu. Taş, Tunç, Demir… sonra yazının icadıyla İlk Çağ başlar, Kavimler Göçü ile biter, Avrupa’ya göçen “barbar” kavimler Batı Roma İmparatorluğu’nu yıkar. Orta Çağ yine Avrupa’da başlar ve Rönesans ile biter. Yeni Çağ da Fransız Devrimi ile sona erer. Görüldüğü gibi sürekli Avrupa merkezli bir tarih anlayışı vardır. Yukarıda bahsettiğim gibi tarih tamamen kesin bir sistem olsaydı, böyle farklı yorumlar ortaya çıkar mıydı?

Geçmişte hükümdarlar, iktidarlarını meşrulaştırmak için tarihi kullanırdı. Türlü menkıbeler, güçlü büyük atalar, “karnından çınar ağacı çıkan dedeler”… Tarih birçok kez propaganda aracı olarak kullanıldı.

Bir örnek daha vermek istiyorum. Bugün tüm dünya Nazi Almanyası ve Hitler denilince tüyleri diken diken oluyor. İnsanlar genelde büyük bir nefretle yaklaşıyor. Yahudilere yapılanlar, zorunlu göçler, katliamlar… Eğer savaşı Mihver Devletler kazansaydı nasıl bir tarih okurduk acaba? Elbette tarih “acaba”larla yazılmaz. Ama bir düşünün; Holokost bugün çok daha farklı, belki de çok daha cılız anlatılırdı.

O kadar uzağa gitmeyelim. Sözde Ermeni meselesine gelelim. Osmanlı Devleti yorgun, zayıf ve son gücüyle ayakta kalmaya çalışıyordu. Böyle bir ortamda Tehcir Kanunu çıkarıldı ve Ermeniler zorunlu göçe tabi tutuldu. Bugün dünya genelinde “Türkler Ermenileri kırdı” diyenler var. Biz de “biz yapmadık” diyoruz. Tarih burada kesin bir hüküm vermiyor gibi duruyor. Neticede iki ucu boklu değnek zor bir mesele. Varın siz düşünün.

11 Ağustos 2025 Pazartesi

Tacın Laneti: Bir Liderin Düşüşü ve Halkın Direnişi

 


    O gün çok önemli bir şey olmuştu. Büyük lider meydanda halkın önünde taç giyecekti. Halk artık tükenmişti. Sürekli değişen liderler bir türlü bitmeyen kaos… Açlık ve sefalet, günlük yaşamın rutini haline gelmişti. Büyük lider kürsüye çıktı ve önünde ki halka şöyle seslendi. “Tacı bana verin sizi kurtarayım.”

    Büyük lider koltuğuna oturmuştu. Meydanda bulunan yetişkinliğe adım atmış en genç şahış tacı büyük lidere takacaktı. Yutkundu, büyük bir iş yapacaktı ancak umut gözlerinden okunuyordu, gencin yerinde duramadığı belliydi. Halkın coşkusu arasında genç kürsüye yürüdü tacı bulunduğu yerden aldı, havaya kaldırdı halk daha da coşkuyla bağırdı "yaşa!" halkın coşkusu iyiden iyiye artmıştı. Genç yavaşça büyük liderin başına tacı yerleştirdi. Alkışlar, tezahüratlar daha da büyüdü. Seremoni sona ermişti.

      Herkes günlük işlerine geri dönmüştü. İnsanlar çalışıyor, geziyor, vakit geçiriyordu. Ülkenin durumu yavaş yavaş umut vaadeder hal almaya başlamıştı. Bir karar çıkarılmış büyük bir kemer sıkma politikası başlamıştı. Tasarrufa gidilmişti, artık gösterişli partiler, büyük seremoniler yapılmayacaktı. Gerçekten büyük lider samimi şekilde çalışıyordu. Basın büyük lidere övgüler yağdırıyordu. Dış ülkeler sürekli büyük liderin yanına geliyor ortak basın açıklaması yapıyorlar gelecek kredilerin önünü açacağız mesajları veriyordu.

   Üstelik iyi haberler bunlarla da sınırlı değildi. Köy yolları onarılıyor, uzun zamandır ücretlerini alamayan çalışanlar maaşlarını almaya başlamıştı. Yeni hastaneler yapılmaya başlanmıştı ilaç kuyrukları azalmıştı. Devlet dairelerinde yolsuzluğa bulaşmış memurlar görevden alındı, yerine halkın içinden dürüst insanlar gelmişti. Büyük lider televizyona her gün çıkıp yeni müjdeler veriyordu. Yeni istihdam alanı açıldı, tarımda reform yapıldı, borçlar silindi diyordu. Fiyatlar yavaş yavaş düşmeye başlamıştı halkın yüzü gülüyordu. Halk “gerçekten bu sefer oldu mu acaba” diyordu.

      Büyük lider sürekli tasarruftan dem vuruyordu. Önceki yönetimlerin israflarının raporlarını çıkarmış onları kötüleyip duruyordu. Artık gösterişli lüks törenler yapılmıyordu. Devletin kasasından bunlar için tek kuruş çıkmıyordu. Halk bundan gayet memnundu. Herkes “zaten onlara ne gerek vardı ki” diyordu. Ardından tiyatro salonlarının kapılarına kilit vuruldu. Büyük lider “kültür önemlidir. Ancak sanat karın doyurmaz. Önceki liderler sanat adı altında boş lakırdılarla halkı oyaladılar heykellerle göz boyadılar.” demekteydi. Halkta bu sözler alkışlandı. “işte gerçek lider zor zamanların insanı” lafları yankılanıyordu.

      Bir süre sonra elektrik kesintileri başladı. Belli saatlerden sonra ülke adeta karanlığa gömülüyordu. Başlarda halka romantik gelmesine rağmen sonralarda iş yerleri erken kapanıyor, insanlar birbirlerini göremedikleri için sohbet dahi edemiyordu. Bir gün büyük lider ulusa seslenerek, israf yapan tüccarları, iş insanlarını açıkladı. Bu işyerlerine baskınlar yapıldı mühürlendi. Halktan çıt çıkmıyordu. Herkeste sadece bir söz vardı. “büyük lider yapmışsa doğrudur. Şimdiye kadar halkı sömürdürler iyi oldu onlara.” Ancak bazı karanlık köşelerde fısıltılar da mevcuttu. Bu fısıltılar duyulursa kesilecek türdendi.

       Şehir yakınlarında büyük bir baraj inşaa edilmişti. Proje ülke için çok büyük gelecek vaadediyordu. Yapımı çok hızlı ve büyük kararlılıkla yürütülmüştü herkes bu barajdan ve elektrik santralinden umutluydu. Barajın açılış günü, ülkenin dört bir yanından insanlar gelmişti. Meydanda bayraklar dalgalanıyor şarkılar söyleniyordu. Büyük lider coşku içerisinde barajı açarken “bu proje sadece su değil umut da getirecek santral en ücra köylerimize elektrik sağlayacak” demekteydi. Baraj su tutmaya başlamış göl kenarına yeni işletmeler açılmıştı. Gazeteler barajı her gün övüyor “asrın projesi” olarak lanse ediyorlardı. Halk “demek ki çalışınca oluyormuş” diyerek büyük lideri daha da çok seviyorlardı. Hatta göl kenarında çay bahçesi açan Kemal, “oğlum şehre göç etmek zorunda kalmayacak diyordu.”

Fakat bir gün baraja yakın köyler büyük bir uğultuya uyandı. Barajdan kontrolden çıkmış şekilde su akıyordu. Sirenler çalıyor, gövdenin altında çatlaklar büyüyordu. Bazı köyler ve şehir büyük bir tehlikenin eşiğindeydi. Yetkililer durumu, halkta panik olmasın diyerek açıklamaları geciktirdi. Kurtarma çalışmaları zorluklarla devam etti. Ekipman eksikliği, koordinasyon sorunları ve kaynak eksikliği ölüm oranlarını daha da arttırdı. Küçük çocuğuyla boynuna kadar suya batan bir kadın son anda kurtarılmıştı hatta. Sonrasında basına sızan belgelerde yapılan ihalelerde yakın çevrelere verilmesi barajın yapımında kullanılan malzemelerin kalitesizliği ve denetim eksikleri ortaya çıktı. Müteahhitlerin faturalarında şişirmeler mevcuttu kamu kaynakları boşa ve amacı dışında harcanmıştı. Halkta büyük bir hayal kırıklığı gerçekleşti. “hem baraj güvensizdi hem de yardım geciktiği için felaket daha da büyüdü.” sesleri artık duyulur duyulmaz çıkıyordu.

Baraj krizinden sonra büyük lider televizyona çıktı ve ulusa seslendi. “Böyle bir felaketin çıkmasını fırsat bilip ülkemizi karıştırmak isteyenlere fırsat vermeyeceğiz” demişti. Ardından devam etti “dış ülkeler, ülkemiz üzerinde refahımızı çekememekten huzurumuzu bozmak adına adımlar atmaktadır.” En önemli açıklamasını ise konuşmanın sonuna saklamıştı. “Halkımızın yaralarını saracağız yeniden umutla yarınlara bakacağız.” Halk rahatlamış görünüyordu. Yolsuzlukları demek ki büyük lider yapmamıştı. Şimdilik fısıltılar kesilmişti.

Halk yardım bekliyordu ancak büyük lider işi sanki ağırdan alıyor gibiydi. Beklenen yardımlar bir türlü gelmiyordu. Ayrıca tasarruf planı için yeni önlemler alınmış gece belli saatten sonra sokağa çıkma yasağı getirilmişti. Tam bu sırada büyük lider yönetiminin altıncı yıl dönümü için büyük bir meydan planı ve zafer takı inşasına başlamıştı. Halkta geniş yankı bulmuştu bu hareket. “yardım bekliyorduk hani.” Pazar yerinde iki kişi “yardımlar nerde” diye tartışmaya başladıkları görülmüştü. Sosyal medyada bu olayla ilgili küçük videolar yayılmaya başlamıştı. Fısıltılar yüksek seslere dönmeye başlamıştı artık. Birkaç ufak çaplı yürüyüş bile düzenlenmişti.

Öncü gençler başkente yürüyüş düzenlemek istemektedir. Sosyal medyada örgütlenen gruplar kitleler halinde meydanlara ve yollara doluşmaktadır. Halk “yardım istiyoruz, adalet istiyoruz” diye haykırmaktaydı. Baraj yapımında görev alan müteahhitlerin adalete hesap vermesini istiyordu halk. Bir çok kişinin elinde pankartlar vardı. “ADALET”

Büyük lider başlangıçta bu hareketi umarsızca karşıladı. “Üç-beş kişi sokaklara çıkıyorsa çıksın bizim hangi icraatları yaptığımız, ülkenin hali ortada” demişti.  Birkaç gün içinde sona ereceğini düşünmüştü. Büyük lider bazen çıkıp “bizi küçük hesaplarla yıpratmak isteyenler şunu bilsin ki bu ülke sahipsiz değildir.” diyordu. Ancak protestolar hız kesmeden günlerce sürmeye, yoğun polis korumasında devam etmişti. Başlangıçta hiçbir tepki verilmemişti. Halk yürüyor, protestolar büyüyordu ancak polis müdahalesi sadece usul olarak vardı, göstericilere dokunulmuyordu. Helikopterler havadan gözlem yapıyorlardı. Ancak bu nümayişin demokratik görünümü bir gece vakti sona ermişti…

Gece tüm sessizliğini korurken sadece göstericilerin sesleri ve meşalelerinin ışıkları geceyi aydınlatıyordu. Polis telsizinden bir anons yankılandı. “bundan sonra protestocular dağıtılacak ve göz altına alınacaktır. Emir eksiksiz uygulanmalıdır.” Geceye cop sesleri ve göstericilerin çığlıkları da eklenmişti. Protestoculara polis asla acımıyordu, yakalanan yere yatırılıyor ters kelepçe yapılıyordu. Biber gazı tüm alanı doldurmuştu. Göstericiler barikatlar kurmaya başlamıştı. Polis yoğun baskıyla barikatları yıkıyordu. Olaylar sadece meydanlarda ve gösteri alanlarında da olmuyordu…

Ülkede büyük bir cadı avı başlamıştı. Baraj haberini yapan gazeteciler o gece tutuklanmaya başlamıştı. Ayrıca gösteriler hakkında sosyal medyada destek videoları yayınlayanlar da tutuklanıyordu. Televizyon kanallarında “provokatörler yakalandı” diye alt yazılar, son dakika haberleri veriliyordu. Polis kamerası operasyonları naklen yayınlıyordu. Bazı yerlerde elektrikler kesiliyor, internet yavaşlatılmaya başlanıyordu. Operasyonlar gece boyu devam etmişti. Artık farklı ses kalmamış, perde kapanmıştı. Büyük lider ertesi gün sabah canlı yayına çıktığında alnında ki derin çizgiler gölgelenmişti. Başının üzerinde taşıdığı taç stüdyo ışıkları altında sanki nefes alır gibi parlıyordu büyük liderin göz bebekleri kararmıştı kelimeleri ağır ama keskin dökülüyordu “devletimiz sabrını taşıranlara gereken cevabı vermiştir. Bundan böyle huzurumuzu bozanlara hiçbir iltimas gösterilmeyecektir.” dedi. O an kameranın yakın plan çekiminde tacın bir taşında gölgeler kıpırdandı mı yoksa stüdyo ışığından mıydı kimse emin olamadı.

Bundan sonrası ise adeta bayır aşağı gidişti. Çıkan haberlerde baraj skandalını ortaya çıkaran gazeteciler yabancı bağlantılı olmakla suçlanmaya başladılar. Ardından yeni yasalar çıkartıldı “krizi fırsata çevirenlere karşı güvenlik tedbirleri.” Daha sonra ise muhbirlik servisi kuruldu ve halka muhbirliğe özendirici, “devlete faydam olsun istiyorsan vatandaş, devlete kötülük edenleri ihbar et!” tarzı söylemler yayıldı. Huzursuzluk yavaş yavaş artıyordu. Herkes artık neyin değiştiğini merak ediyordu. Büyük lidere ne olmuştu? Yıllardır sorun çıkmıyordu ne değişmişti?

Halk çaresizdi, fısıltılar kulaktan kulağa yayılıyordu. Ancak kimsenin bilmediği unutulmuş bir yerde uzak bir mağarada yaşayan bir bilge olduğu söyleniyordu. “ondan mı akıl alsak?” deniyordu ama varlığı bile meçhuldü. Bir genç öne atıldı: “ben giderim, artık dayanılmaz bir hal aldı. En fazla ne olabilir ki?” Bu genç büyük lidere tacı takan kişiydi.

Genç, uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından sonunda kimsenin ulaşamadığı, unutulmuş mağaraya vardı. Soğuk rüzgar mağaranın girişinde uğuldayıp duruyordu. Kapıya yaklaştığında, eski tahta kapı gıcırdayarak aralandı. İçerisi karanlıktı, ama mağaranın derinliklerinde, hafif bir mum ışığı altında yaşlı bir adam oturuyordu. Yüzündeki çizgiler yılların ve ağır sorumlulukların izlerini taşıyor, gözleri derin bir bilgelikle doluydu.

Bilge, genç adamı süzdü. “Sen misin, büyük lidere en son tacı takan?” dedi, sesi hem yorgun hem ciddi. Genç başını hafifçe eğdi. “Evet. Ama ne olduğunu anlayamıyorum. Büyük lider artık hiç eskisi gibi değil. Önceden adaletliydi, halk için çalışıyordu. Ama zamanla, sanki başka biri oldu. Acımasız, korkutucu… Sebebi ne olabilir?”

Bilge derin bir nefes aldı, gözleri uzaklara daldı. “Taç sıradan bir sembol değil evlat. O, kadim zamanlardan kalan, içinde güçlü ve karanlık bir güç barındıran lanetli bir miras. Kim takarsa, zamanla o gücün etkisi altında kalır. Kişiliği, vicdanı yavaş yavaş tüketilir, taç sahibini ele geçirir.” Genç şaşkınlıkla, “Ama lider neden buna izin veriyor? Neden bu güce karşı koymuyor?” Bilge başını salladı. “Taç, kendini göstermeden başlar etkisini göstermeye. İlk zamanlar hafif bir etki gibidir, fark edilmez bile. Ama zaman geçtikçe, taç sahibini daha da içine çeker. Direnmek isteyenler ya yenilir ya da… ortadan kaldırılır.” Genç titreyen sesle, “Peki ya önceki liderler? Onlara ne oldu?” Bilge gözlerini kapattı. “Bir kaçı bu laneti kabul etmedi, ona karşı çıktı. Bazılarının sonları kötü oldu. Onlar, ya gölgeler arasında kayboldular ya da kendi içlerinde parçalandılar. Lanetin gücü o kadar derindir ki, karşı çıkan herkes ya yok olur ya da kaybolur. İşte bu yüzden, kimse gerçek gücün ne olduğunu konuşmaz. Çünkü taç sadece iktidarın değil, karanlığın da sahibidir”

Genç bilgenin anlattıklarını sindirmeye çalışıyordu. Derin bir nefes aldı ve gözleri bilgeye odaklandı. “Şu taç mevzusunu biraz daha aydınlatır mısın? Gerçekten nedir bu taç, nereden geliyor?” Bilge hafifçe gülümsedi, mumun titrek ışığında yüzü daha da derinleşti. “O zaman anlatayım sana, kadim bir zamanın hikayesini...” böylece, bilge sessizliği bozarak, yüzyıllar öncesine uzanan efsaneyi anlatmaya başladı... “Bu taç” dedi. “yüzyıllar önce unutulmuş bir uygarlıktan kalma. O uygarlık, o kadar güçlüydü ki, dize getirmediği millet, yenmediği toplum kalmamıştı. Zamanın hükümdarı, demircilerine, sarraflarına, büyücülerine büyük bir emir vermişti: Bana, gücümü sonsuza dek koruyacak bir taç yapın; onu başımdan çıkarsam bile gücüm eksilmesin.” "Günlerce demirciler ateşi yedi maden kömürüyle körüklerken, sarraflar bilinmeyen topraklardan kıymetli taşlar getirmiş, büyücüler tacın üzerine en güçlü büyülerini işlemişti. Böyle doğdu bu taç; hem güç hem de lanetin sembolü.”

Genç şaşkındı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Bu çağda büyü, efsun… kulağa masal gibi geliyordu. Ancak bilgeye sormadan da duramadı. “Bu zamanda büyü, efsun, biraz garip değil mi sanki? Kim inanır bunlara?” Bilge, sessizce başını kaldırdı. Gözlerinde gölgeler geziniyordu. Oturduğu yerden yavaşça kalktı, ağır adımlarla ocağın yanına gitti. Alevlerin titrek ışığı yüzündeki çizgileri daha da derinleştirdi. “O tacı büyük liderin başına geçirdiğin günü hatırlıyor musun?” dedi. Sesi alçak ama kesin bir tondaydı. “Lider, elini göğsüne götürüp başparmağını üç kez tacın kenarına sürmedi mi?” Genç önce anlamadı. Sonra, o an gözlerinin önünde canlandı. Evet, görmüştü. O gün, tacı taktığı anda, lider tam da öyle yapmıştı. Sonraları da, halkın karşısına her çıktığında aynı hareketi tekrarlamıştı. Hep basit bir alışkanlık sanmış, önemsememişti. Bilge, alevlere bakarak konuştu, “O, tacın sahibine fısıldadığı anlardan biridir. O hareket, lanetin kabul işaretidir. Onu yapan artık kendi iradesiyle değil, tacın iradesiyle konuşur.”

Genç ne diyeceğini bilmeden sadece yaşlı bilgeyi izliyordu. Bilge, ateşin çıtırtıları arasında konuşmaya devam etti. “Bu hareketi… yani tacın kenarına sürülen başparmağı… tarihte her tacı taşıyan liderde gördüm. İlk başta fark etmezsin. Ama zamanla, o hareketin ardından gözlerindeki bakış değişir. Sözleri sertleşir. Ve bir gün, halk artık tanıyamaz olur onu.” “Geçmişte ne oldu?” diye sordu genç, sesi titreyerek. Bilge, bir süre sustu. Ateşin turuncu ışığı yüzünde dalgalanırken, gözleri karardı. “Biliyor musun evlat, tacı taşıyan her liderin sonunu gördüm.” dedi. Genç kaşlarını çattı. “Nereden gördünüz ki?” Bilge, ateşin üzerine eğildi, közlerin içindeki kıvılcımlar parladı. Bir süre hiç konuşmadı, sadece çıtırtılar duyuldu. “Ben de o tacı taktım, evlat,” dedi sonunda, sesi neredeyse fısıltıya dönüşerek. “O fısıltılar… önce sadece düşüncelerime dokunur sandım. Ama gün geldi, kendi sözüm mü, tacın sözü mü ayıramaz oldum.” Genç, hayretle baktı. “Peki… nasıl kurtuldunuz?” Bilge, başını ağır ağır kaldırdı. “Kurtulmak… öyle sanıldığı gibi bir zafer değildir. Tacı çıkarabildim, ama onun benden götürdüklerini geri alamadım. Onu başımdan söküp atmak, bedenimden bir parçamı koparmak gibiydi. O gün, hem gençliğim hem de huzurum orada kaldı. Bir daha da insan içine karışmadım.” Ateşin ışığında, bilgenin elleri titriyordu. “Buraya, bu dağın kalbine çekildim. Çünkü biliyorum, tacın gölgesi hâlâ beni arıyor. Ve ben ikinci bir kez direnemem.”

Genç, bilgenin sözlerini sindirmeye çalışırken boğazındaki düğümü yutkunarak bastırdı. “Peki, sizden önceki liderler? Onların sonu ne oldu?” Bilge, derin bir nefes aldı ve gözlerini ateşten ayırmadan konuşmaya başladı: “Her biri aynı yola girdi. İlk başlarda hepsi halkın umudu, adaletin sesi olarak bilindi. Ama tacın fısıltıları ağır ağır çalışır, önce korkularını büyütür, sonra hırslarını. Birini haksız yere zindana atan oldu, bir başkası kendi ordusunu halkına saldı. Kimisi halk isyanıyla devrildi, kimisi tahttan indirilmeden önce ülkesini yakıp kül etti. Bazıları…” Bilge burada duraksadı, sesi kısıldı. “Bazıları tamamen tacın iradesine teslim olup, artık insan bile sayılamayacak hâle geldi. Onlar ne oldu, kimse bilmiyor. Sanki yer yarıldı, içine çekildi.” Genç ürperdi. “Hiç mi kurtulan olmadı?” Bilge, hüzünle gülümsedi. “Bir tek ben… ve bunun bedelini ömür boyu sessizlikle ödedim.”

Genç, bilgenin söylediklerinden sonra uzun müddet sessiz kalmıştı. Mağaranın içinde ki ateş duvarlarda titrek gölgeler bırakıyordu. Bilge derin bir nefes aldı. “Evlat, taç yalnızca onu takanın zihnini değil halkın da gözlerini bağlar. İnsanlar görmez, görmek istemez. Çünkü görürlerse susmak zorunda kalmazlar. Bu korktukları bir yüktür.” Genç kaşlarını çattı. “Peki ben ne yapabilirim ki, basit bir insanım ben?” Bilge gözlerini gence gözlerini dikti. “Taç sustuğun sürece hükmeder, sen konuşmaya başla, diğerleri de duysun. Bir kişi sorgularsa bir kişi daha cesaret bulur. Bir gün taç sahibinin başında ağırlaşır ve ağırlığından düşer.” Ateşin çıtırtısından başka bir ses kalmamıştı. Genç derin nefes alıp mağaradan çıkmıştı. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmişti.

            Genç, bilgeden ayrıldıktan sonra şehre geri döndü. İçinde karışık duygular vardı. Hem öğrendiği karanlık gerçeğin ağırlığı hem de umudun kıvılcımı. Artık büyük liderin içindeki değişimin kaynağını biliyordu. Ama bunu halkla nasıl paylaşacaktı?

            Şehre geldiğinde yine herkes günlük telaşındaydı. Fakat genç sessizce durdu, gözleri etrafındaki insanlara takıldı içinden “bu böyle gitmez” diye geçirdi. “Gerçek gücü bilen bizler artık susmamalıyız!” Kısa süre içinde yakınındaki güvenilir insanlara bildiklerini paylaştı. Onların da içinde kıvılcım vardı. Yavaş yavaş yanan bu kıvılcımlar köy köy kasaba kasaba şehir şehir büyüyen bir ateşe dönüşecekti.

            Önceki protestoların sona ermesiyle büyük lider, halkın gözünde zafer kazanmış gibiydi. O büyük meydanda, görkemli bir zafer takı inşa etmeye başladı. Geniş kitleler, liderin “ülkeye düzeni ve istikrarı getirdiği” mesajıyla kandırılmıştı bir kez daha. Ancak, halkın içinde fısıltılar hiç susmamıştı. Gösterilerin bastırılması, acımasız polis müdahaleleri ve tutuklamalar yaraları sarmamıştı. Zafer takının ihtişamı, yoksulluğu ve çaresizliği örtemiyordu. İnsanlar, “Yardımlar nerede?” diye fısıldamaya devam ediyordu. Ardından büyük lider, tasarruf politikalarının gereği olarak temel gıda maddelerine zam yapacağını açıkladı. Bu haber, halkın sabrını tamamen tüketti. Pazar yerlerinde sessiz bir huzursuzluk büyüyordu. İşyerlerinde, sokaklarda, evlerde öfkeli fısıltılar yayılıyordu, böylece yeni bir kıvılcım çaktı. Genç öncü, bilgeden öğrendiklerini düşündü ve halkı örgütlemeye başladı. Artık sıradan protestolar yetmiyordu; boykotlar, genel grevler ve sivil itaatsizlikle gerçek mücadele başlayacaktı.

Sosyal medyada kodlanmış mesajlar dolaşıyor, halkın farklı kesimleri arasında gizli toplantılar organize ediliyordu. Kimse tam olarak neyin başlayacağını bilmiyordu ama herkesin ortak bir hissi vardı: “Bu sefer farklı olacak.” Güvenli küçük gruplar kuruldu. İş yerlerinde, mahallelerde, köylerde insanlar bir araya gelip dayanışma ağları oluşturdu. Muhbirlik servisi, devletin her köşesine sızmıştı; bu yüzden herkes temkinliydi, fakat yılgınlık ve umutsuzluk yerini kararlılığa bırakıyordu. Herkesin içinde büyüyen bir umut vardı.

Gizli gizli hazırlanılan genel grev ve sivil itaatsizlik planlandı. Halk, zor şartlara rağmen temel ihtiyaçlarından fedakarlık yapmaya başladı. Tarih, bu sefer halkın yanında yazılacaktı. Sabahın erken saatlerinde, beklenmedik bir anda şehir meydanları ve sokaklar insanlarla doldu. Polis hazırlıksız yakalanmış, şaşkın ve organize olmadan sadece izliyordu. Farklı kesimlerden insanlar genç, yaşlı, kadın, işçi, öğrenci ellerinde pankart olmasa da kararlı bakışları ve güçlü sloganlarıyla meydandaydı. Gösteri büyürken, genç bir anda kalabalığın ortasında yükseldi. Tarihsel konuşmasını yapmak üzereydi. Sessizlik oldu, herkes nefesini tuttu: “Bugün sadece bir lideri değil, susturulmuş sesimizi, unutturulmuş haklarımızı geri alıyoruz! Tacın büyüsü değil, bizim birliğimiz, cesaretimiz ve kararlılığımız gerçek gücümüzdür! Yıllarca sustuk, ama artık yeter! Bu ülkede halkın iradesi baskıya ve zulme yenilmeyecek!” Bu sözler bir anda meydanı inletti. Halkın yüreğinde bir kıvılcım büyüdü, coşku katlandı. Tam o sırada devlet televizyonlarından canlı yayın yapan liderin görüntüsü belirdi. Konuşmasına başlamaya çalıştı ama birden kendini toparlayamadı; kelimeler boğuklaştı, konuşması kekelemeye başladı. Kamera önü karmaşaya dönünce yayını kestiler. O an herkes gördü; büyü denilen şeyin, tacın gücünün kırıldığı andı bu. Lider rezil olmuş, karşısında halkın kararlı duruşu vardı.

Gösteri, boykotlar ve genel grev tüm ülkeye yayıldı. Devletin baskı makinesi işlemez hale geldi, halk özgürlük ve adalet için birleşmişti. Büyük liderin tacı artık sadece bir sembol değil, yenilginin ve halkın gücünün simgesi olmuştu.

"Zulüm ne kadar güçlü görünse de, halkın direnişi önünde erir."


8 Ağustos 2025 Cuma

Mehtabın Altında: Gökyüzü, Yıldızlar ve İnsanlık Hikâyeleri

 



            Gökyüzüne kafanızı kaldırdığınızda eğer karanlık bir yerdeyseniz, kaldı ki bu şehir hayatında mümkün değil artık, kocaman mehtabı etrafında milyarlarca yıldızın olduğunu görürüz. Onlara hatta hayran hayran bakarız çok güzel bir görüntüdür zira. Şansınız varsa eğer yıldız kaymasına bile rastlayabilirsiniz. Askerde gece nöbetlere giderken, nöbet yerlerimiz kuş uçmaz kervan geçmez yerlerdeydi. Haliyle bir tane ışık yoktu oralarda. Oraya gidince haftalarca kafam havada gezmiştim. Zira İstanbul’da bir ya da iki yıldızı şansa görebilsem görürdüm. O kadar yıldızı havada görünce çok mutlu olmuştum. Nöbet sırasında yıldızlara türkü söylerdim o dondurucu soğukta.

            Ay milyonlarca hatta milyarlarca yıldır dünyamızı seyrediyor. Kim bilir nelerimize şahit oldu. Göktaşları düşmesi, dinozorlar, balıkların ortaya çıkışı, insanlığın ortaya çıkışına şahit oldu. Sonra yavaş yavaş klanlaşmalarımızı gördü. Ne güzel dedi, insanlar bir arada mutlu yaşıyor. Daha sonra mülkiyet kavramını gördü, birbirimizle didişmelerimizi gördü. Savaşlarımızı gördü, atom bombasının atılmasına şahit oldu. Demiştir yazıklar olsun bu nasıl dünya ben bunun etrafında mı dolaşıyorum diye.

            İnsanların kimisi gökyüzüne bakıp fal açıyor, gelecekten bahsediyor. Kaderimizi yazıyor. Eski çağlarda fırtına mı gelecek, ekin bol mu olacağa bakılıyordu. Tanrıların neler dediğine bakılıyordu. Kimisi direkt tanrı güneş, ay, yıldızlar diyordu. Onlara secde ediyordu. Başka insanlar dolunayı görünce masa kuruyor rakısını koyuyor mehtaba bakıp karşılıklı meşk ediyorlar. Müzeyyen Senar eşlik ediyor masaya gökyüzündeki ayla birlikte. Kimi insan da hilale bakıp Ramazan’ın geldiğinin müjdesini veriyor.

            Gezegenlere bugünkü isimlerini veren Roma tanrılarıdır. Jüpiter en büyük tanrıdır ve en büyük gezegendir. Güneş sisteminde kocaman heybetiyle milyarlarca yıldır dönüp duruyor. Tüm gezegenleri, heybetine binaen bir arada tutan güneşten sonra ikinci etmen olduğunu duymuştum. Onu Satürn takip eder Roma’da zamanı kontrol eden tanrı olduğu bilinmektedir. Kocaman halkalarıyla o da döner durur yıllardır.

            Tüm dünya eski çağlarda dünyanın evrenin merkezinde olduğunu düşünüyordu. Dünyanın dönmediğini düşünüyordu. Galileo hikayesini herkes bilir engizisyon mahkemesinde, garibim, ölüm korkusundan haklı sebep olarak dünyanın dönmediğini söylemek zorunda kalmış. İspatlama işi Kepler’e kalmıştır.

            Bizim topraklarımızda gökyüzü bilimi maalesef bağnazlıkla geri kalmıştır. 1575 yılında Takiyyüddin Efendi tarafından İstanbul Tophane semtine bir rasathane kurulmuştur. Dönemin İslam alimleri tarafından “meleklerin etekleri altına bakılıyor” dedikodusu ile yıkılma kararı alınmıştır. Bizde ki gökyüzü bilimi müneccimlikten ileri gitmemiştir. Osmanlı’nın geri kalmışlığını sadece askeri düzeyde sanan bir devletten de bu beklenirdi. Sultan 3. Mustafa, Prusya Kralı 2. Fredrich’in başarılarını çok iyi müneccimleri olmasına bağlamıştır ve kendisinden üç tane müneccim istemiştir. 2. Fredrich ise kendisine gönderdiği mektupta “benim müneccimlerim, sağlam bir tarih bilgisi, iyi bir ekonomi ve disiplinli bir ordu” demiştir. Ardından 3. Mustafa Mühendishane-i Bahr-i Hümayunu kurmuştur.

            Yine 3. Mustafa’nın müneccimlik sevdaları arasında bir hikaye daha vardır. Zira kendisi müneccimlerle adeta kafayı bozmuş tutku haline getirmiştir. Kendisinden sonra tahta geçecek oğlunun cihan padişahı olması için ana rahmine düşme saatini dakikasını hesaplatmıştır. Oğlu Selim doğarken kapıda bekleyen hekimbaşı çocuğun vaktinde doğmadığını görmüştür. Muhtemelen müneccim yanlış hesaplamıştı. Hekimbaşı saatin yelkovanını hafifçe ileri ittirerek padişahı böylelikle kandırmıştı. Tabi şehzade ileride padişah 3. Selim olacak ve bu olay üzerine etrafında babasının bu olayı kendisine sürekli hatırlatılarak dalkavukluk edilmiş cihan padişahı olduğu söylenmiştir.

            İnsan yine de mehtaba karşı rakısını açıp demlenmek ister. Sevdiğiyle el ele hayallere dalmak ister. Sahilde otururken sevdiği insan başını omzuna yaslar, dudağına küçük bir buse kondurur. Tatlı tatlı konuşur insan. Dolunaya bakıp gökyüzünde adeta kaybolur.

14 Temmuz 2025 Pazartesi

Bir Millet Meselemiz Var

 


Sokağa çıktığınızda eğer kenar mahallelerden birinde yaşıyorsanız Suriyelisi, Afgan'ı, Pakistanlısı, Rus'u, Özbek'i sayısız milletten insanla karşılaşırsınız. Türkiye'nin demografik yapısı son on yılda inanılmaz değişikliğe uğradı. Bununla beraber gelen sorunlar da baş gösterdi. Alt yapı sorunları, eğitim, sağlık vs. gibi zaten yetersiz olan hizmetlerimiz daha da yetersiz gelmeye başladı. İlerleyen yıllarda daha da çok sorun çıkacağına garanti verebilirim. Sadece hizmet sorunu da değil elbette çok fazla da kültürel sorun ortaya çıkmış durumda. Türk halkı yoğun bir ırkçılık yapmaya bu milletlerden nefret etmeye başladı. Elbette bu milletlerin Türk Halkına entegrasyonundan kaynaklı bu durum. Son dönemlerde insanlar bu durumdan bıkmış durumda ki milliyetçi partilere oy vermeye o partiler yükselişe geçmeye başladı. Ancak bir sorun var...

Türkiye'ye Türkçülük Enver Paşa, Ziya Gökalp gibi isimlerle kamuoyuna sunulmuştur. Sebebi ise Fransız İhtilali'nden sonra artan milliyetçilik akımı ile o dönem Osmanlı'da Osmanlıcılık ve ümmetçilik kâr etmemeye başlamıştır. Osmanlı kendini kurtarmaya topraklarını artık kaybetmemeye çalışmaktadır. Atatürk de bu isimlerden etkilenmiştir. Atatürk'ün doğduğu Selanik' de artan Rumların bağımsızlık hareketlerini görerek büyümüştür. İmparatorluk parçalanma aşamasındadır. Bu minvalde üniter bir devlet kuruluyor ve anayasada seksen sekizinci maddesinde “Türk ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur.” maddesi Türklükten ne anladığımızı gösterir niteliktedir. Atatürk'ün ne mutlu Türküm diyene sözü de yine bu minvaldedir. Yani kendini Türk vatandaşı hissediyorsan bizim halkımızdansındır, denilmektedir.

Ancak öyle bir dönem geliyor ki I. Dünya Savaşı'nın intikamını almak isteyen devletler içlerinden yoğun ırkçı hatta kafatasçı liderler çıkarıyorlar. Mussolini ve Hitler boy, saç rengi, göz rengine bakarak ırk tespitleri yapmaya başlamıştır. Bu dönemlerde de Türkiye'de çalışma yapan Arif Nihal Atsız ve Zeki Velidi Togan gibi isimler Türkçülüğü aynen Batı'da gördükleri milliyetçilikle harmanlamış abuk bir görüş çıkmıştır ortaya. İnsanların bıyık boyu, kafasının arkasında ki çıkıntılar araştırılmıştır.

Sonuç olarak Enver Paşa'nın Ziya Gökalp'in savundukları Türkçülük ve Turancılık yine bir nebze bu toprakların ürünüdür. Günümüz Türkçülük fikirleri ise ikinci dönem Türkçülerin ürettiği kafalardır.

Şöyle bir gerçek kesinlikle göz ardı edilmemelidir. Dünyada da şu an kesinlikle eskiye dönüş hakim yeniden sanki Hitlerler gelmiş gibi siyasetçiler konuşmalar yapıyor. Bu elbette artan mülteci sorunu ile alakalı bir durum.

Bir Şemsiye Nasıl Mübarek Olur?

 Yeşilçam filmlerini izlemeye bayılırım. Sık sık seyrederim. Tekrar tekrar izlediğim film sayısı sınırsızdır belki de. Kibar Feyzo, Davaro, ...