Aylardır
yazmak istediğim yazıyı nihayet yazıyorum. İş buldum sonunda. Pek tatmin
olabileceğim bir iş değil ama artık kafama koymuştum ve ilk gelen işe
atlayacaktım. Çünkü süreç beni çok yıpratmıştı. Yorulmuştum gerçekten, kendimi
özel sektörün vantuzlu kollarına bıraktım artık. Beni sıktıkça sıkacak,
bunaltacak, yoracak ancak en azından parasız bırakmayacak. Paranın çok önemli
olduğunu biliyorum. Ama işsizlik sürecinde daha da önemli. Ortalama bir Türk
erkeği belli bir yaştan sonra babasına gelip bana harçlık verir misin demesi zor
bir durum.
Dün
öğle saatlerinde telefonum çaldı “iş arayışınız devam ediyor mu?” diye. Olanca sesime
profesyonellik katarak heyecanımı bastırıp “evet tabi” deyiverdim. Telefondaki
hanımefendi işi anlatıp bana randevu verdi. Ben Anadolu yakasında yaşıyorum ve
iş yeri Avrupa yakasındaydı. Yaratana sığınıp tamam gelirim dedim. Bereket, iş
hibrit denilen tarzda yani bir gün ofis dört gün evde. Bu da bir avantaj
elbette. Telefonu biraz ter biraz heyecan içinde kapattıktan sonra düşüncelere
daldım. Bunu hep yaparım zira. Ne zaman önemli bir şey olsa onunla ilgili iyi
kötü tümüyle hayal kurarım. Gene hayal kurmaya başladım sabahın köründe hava
ışımadan otobüse biniyorum ofise gidiyorum. Koltuğa oturuyorum biri geliyor
münasebetsiz kahve döküyor üstüme. Sonra takım lideri geliyor geç kaldın Emirhan
diyor. Primde birinci oluyorum beni tebrik ediyorlar. Daha telefon yeni kapandı
bakın.
Avrupa
yakası benim için Fatih ilçesinden başka bir yer değildi. Otuz yaşındayım
inanın İstanbul’un Avrupa yakasında Tarihi Yarımada haricinde birkaç defa
bulundum o da bir elin beş parmağı kadar varla yok arasındadır. Tek tek
sayabilirim gittiklerimi o kadar yani. Metrobüsten inip Beşiktaş’ın kalabalığı
üzerime gelince kendimi Anadolu’dan gelmiş köylü gibi hissettim. Sanki hiç
büyükşehirde yaşamamış gibi hissediyordum. Bu kadar insan ve araba nereye
gidiyordu?
12.45’te
olan randevu saatine 11.00’de gittim. Aman geç kalırım, aman trafik olur, aman yeri
bulamam diye. Halbuki hanımefendi konum attı, gideceğim şekil metro ve metrobüs
ile olacaktı. Yani trafik mevzusu ile alakası yok. Ama OKB ve Anksiyete devreye
giriyor. Daha önce anlatmadım bunu bu ayrı bir mevzu tabi. Dallama olarak dediğim
gibi saat 11.00’de binanın kapısına dikildim. Şimdi arasam geldim desem ben
sana 12.45 dedim kardeşim ne işin var burada diyebilir. Hiç profesyonel değil
tabi. Sanki çok profesyonelmişiz gibi. Geçtim bir kafeye oturdum sigara ve çay
içtim, kafamda söyleyeceklerimi planlıyorum falan. Kafede de güneşin alnına
oturttular zaten çay içtikçe ter bastı inşallah insan kaynaklarına ter kokmam
diye dua ede ede saati 12.45 ettim.
Girmeden
önce kapının önünde son kez durup kapıya baktım. “Emirhan bu kapıya ilk ve son
girişin olmasın hadi göreyim seni” dedim ve girdim. Girer girmez arkamdan da
bir hanımefendi girdi ve benimle aynı yeri sordu. Oldum olası konuşmak
heyecanımı bastırır. Onunla asansörde on-on beş saniyelik bir sohbet ettim
ofise girdik. İnsan kaynakları karşıladı beni. Kendisi daha öncekiler gibi
değildi gerçekten. Önceki tecrübelerimde genelde bu insanlar biraz enerjik
olurlar bu beyefendi oldukça sakin biriydi. Oldukça… İşi de yine aynı
sakinlikle anlattı ve ekledi. “burada kuru maaşa tamamım ben derseniz şimdiden
söyleyin yapmayalım zamanımızı harcamayalım birbirimizin” dedi. Haklıydı, iş
prim usulüydü ve çoğu çağrı merkezinde olduğu gibi kendini geliştirmeyip kuru
maaş isteyen biri olunca sıkıntı olurdu. Kendime güvenim geldi “yaparım merak
etmeyin” deyip görüşmeyi sonlandırdık.
Akşama
mesaj geldi ve işe kabul edildiğim söyleniyordu. Buruk bir sevinçle karşıladım.
Kendime güveniyorum ama bu tele satış işleri oldukça korkutur beni. Ama yine de
kendime güveniyorum. Bu sefer farklı olacak kesinlikle bu işi başaracağım. Bu zinciri
kıracağım. En azından İş güvenliği okulum bitinceye kadar burada çalışacağım ve
kariyerime oradan devam edeceğim. Her gün aynaya bakıp “Emirhan sen iyi bir
insansın” diyorum yazmıştım ona bir de “Emirhan sen başarılısın ve başaracaksın”
ekleyeceğim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder