✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram
kişisel yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2026 Pazar

Bazı Alışkanlıklar Sessizce Eskir


    

     Normalde evde oturup tembellik etmeyi çok severim. Ama bugün ne olduysa kabıma sığamadım; duvarlar bana dar geldi. En çok yaptığım şey olan YouTube’dan video izlemek bile tatmin etmedi. Dışarı da atamadım kendimi, zira yağmur hiç durmuyordu. Ben de müzik dinleyip biraz oyun oynadım. Sürekli yaptığım şeylerden zevk almamak tuhaf bir his bıraktı içimde.

    Bu alışkanlığı üniversite yıllarında kazanmıştım. O zamanlar tuşlu telefonumun YouTube’a girebildiğini keşfetmiştim. Kısıtlı internetimle 144p videolar izliyordum. Seri hâlindeki oyun videolarını, yatağa uzanıp dizi izler gibi izlerdim. Yurtta yapacak başka bir şey de yoktu zaten.

    Sonra bir bilgisayar almıştım. Garibim, açılması beş dakika sürerdi. Güç düğmesine basar, lavaboya gider, bir şeyler atıştırır; döndüğümde hâlâ açılıyor olurdu. O zamana göre de kötü bir bilgisayardı ama işimi görüyordu. Ödevlerimi, araştırmalarımı, videoları hep onunla hallettim. On sene boyunca bana hizmet etti o emektar. Sonraları akıllı telefonlar iyice akıllandı, bilgisayar ikinci plana düştü.

    Kullandığım her bilgisayar, kendi dönemine göre bile zayıftı; sonuncusunu alana kadar. İlk bilgisayarımda çocuk aklıyla hep iyi cihazlara sahip insanları kıskanırdım. O dönemin oyunları ortalama sistemlerde de çalıştığı için ayarları düşürüp yine de oynayabiliyordum. Ama oyun sektörü endüstrileşip hız kazanınca bu anlayıştan vazgeçildi. Artık neredeyse her yeni oyun, yeni bir bilgisayar istiyordu.

    GTA Vice City diye bir oyun vardı ki evlere şenlik. Ana karakter Tommy Vercetti ile araba, motor, ambulans; hatta tank ve uçak bile sürebiliyordunuz. Her türlü ateşli silahı, hiç eğitim almadan, hedef şaşırmadan kullanabiliyordu. Ama denizde su biraz boyunu geçince boğulan bir karakterdi. Buna rağmen insanlar bu oyuna âşık olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam 2002’de çıkan oyun, selefi GTA 3’e fark atarak dönemine damga vurmuştu.

    Oyunu ilk açtığımda ekrandan taşan neon renkler, palmiye ağaçları ve 80’ler müzikleri beni başka bir yere götürmüştü. Vice City sadece bir oyun değildi; kaçabildiğim bir şehir gibiydi. Bilgisayarım çoğu zaman zorlanır, bazen kasardı ama ben yine de saatlerce o şehirde dolaşırdım. Görev yapmasam bile, sadece arabaya binip radyoyu açarak dolaşmak yetiyordu.

    Vice City’de beni asıl etkileyen şey özgürlük hissiydi. Kimse bana “şuraya git, bunu yapmazsan oyun ilerlemez” demiyordu. İster görev yapar, ister sahilde dolaşır, ister bir motosiklet bulup haritanın bir ucundan öbür ucuna sürerdim. Bugünkü oyunlar daha büyük, daha gerçekçi ama bir o kadar da yorucu. Eskiden oyun açmak dinlenmekti; şimdi çoğu zaman ikinci bir iş gibi geliyor.

    İşte böylesine mükemmel bir oyun bile orta segment bir bilgisayarda oynanabiliyordu. Oyunculardan bunu aldılar. Şimdilerde şirketler sanki “biz bunu çıkardık, oynamak zorundasınız” der gibi davranıyor.

    Kendimi bir oyuncu olarak görmüyorum elbette. Elimdeki bilgisayarı haftada bir açıp biraz müzik dinliyor, birkaç satır yazıyor ve sonraki haftaya kadar kapatıyorum. Ama bugün fark ettim ki, eskiden beni oyalayan şeyler artık yetmiyor. Belki sorun oyunlarda, belki bende. Ya da sadece bazı alışkanlıklar, sessizce eskimiştir.

27 Aralık 2025 Cumartesi

Şimdiki Aklım O Boku Yediğim İçin Var

 


            Bizi biz yapan, bugüne kadar yaşadığımız en küçük dahi olsa tecrübelerdir. Yani şunu demek istiyorum. Bugün beni tanıyanlar “Emirhan nasıl biri?” sorusunu cevaplarken ne diyorlarsa bunu hayatımda ki iyi, kötü, güzel, çirkin tecrübelere istinaden söyleniyordur.

            Zeki insan en aptaldan bile bir şey öğrenebiliyorsa zekidir. Başkalarının tecrübelerini yeniden tecrübe etmek kadar aptalca bir şey yoktur. Yaşam dediğimiz şey tecrübelerin oluşturduğu bir bütündür.

            Aklıma bazen aynı bir bilgisayar oyunu oynarsınız becerememişsinizdir, kayıtlı dosyayı siler baştan oynarsınız. Bu geliyor. Yani klişe bir laf olan “dünyaya bir daha gelseydin ne olurdu?” diye. Bu laf gerçekten bir paradoks aslında. Dünyaya bir daha gelseydik aynı kişi olamayacaktık. “şimdiki aklım olsaydı yapmazdım” ancak şimdiki aklına sahip olmanın sebebi bu boku yediğin için idi.

            Yukarıda verdiğim örneği sık sık düşünürüm. Acaba neleri farklı yapardım? Belki okulu bu kadar uzatmazdım. Bitiremeyeceğimi anladığım anda bırakır evime dönerdim. Ancak orada kazandığım tecrübeler olmayacaktı bu sefer. Diyorum ya yukarıda, hep bir şeyler eksik kalacak diye.

            Geçmiş diyoruz, takılıp kalıyoruz eski hatalara. O hataları sevmek lazım aslında. O hatalar bizi biz yapan. Yediğimiz kazıklar, düşüp kalktıklarımız, ayağa kalkıp koştuğumuz. Sanki sen çok iyisin bu konuda Emirhan. Yirmi sene önce arkadaşına bağırdığın anıyı çeviriyorsun kafanda. Kime akıl veriyorsun? “başkalarının tecrübelerini yeniden tecrübe etmek kadar kadar aptalca bir şey yoktur.” Az evvel yazdım. Ama iyi ama kötü otuz senelik bir tecrübeye sahibim.

            Ama şunu da biliyorum: Geçmişle kavga ederek bugünü kazanamıyorsun. Ne yaşadıysam, neyi beceremediysem, neyin içine batıp çıktıysam… Hepsi beni buraya getirdi. Daha iyisini bildiğim için değil, yaşadığım için böyle düşünüyorum. O yüzden geçmişime kızmıyorum artık. Çünkü o olmasaydı, ben de olmazdım.

           

7 Aralık 2025 Pazar

Parasını Yönetemeyen Bir Adamın İç Dökmeleri

 


Kuyruğu dik tut Emirhan. Evet, biraz borcun var; evet, bazı şeyler canını sıkıyor olabilir. Ama umutsuzluğa kapılma. Her şey yavaş yavaş yoluna girecek. Biraz batağa saplanmış olabilirsin, üstelik buna kendi rızanla girdin… ama kurtulmak da senin elinde. Korkacak bir şey yok; sadece bir süre kemer sıkacaksın, minimum harcama yapacaksın. Hesabı kitabı iyi yapman gerekiyor, o kadar.

Ben zaten oldum olası saçma sapan şeylere para harcamışımdır. Harcadıklarımı toplasam küçük çaplı bir araba galerisi bile açabilirdim. Para konusunda pek tutumlu biri olmadım hiçbir zaman. Ya acele etmişimdir, ya da ihtiyacım olmayan şeylere yönelmişimdir. Mesela telefon almaya niyetlenirim; kafamda bir model yokken dükkâna girerim, sonra ihtiyacımın çok üzerinde bir telefonla çıkarım. Tezgahtarlar beni öyle kolay kandırır ki…

İşin ilginci, ben de çok satış işi yaptım ama asla kandıran tezgahtar olmayı beceremedim. Adam dükkâna gelir: “Abi ne lazım?” derim. “Bu mu?” “Buyur.” “İyi günler.” Bir şey daha satayım, fazladan bir ürün kakalayayım kafasında hiç olmadım. Bu insanlar nasıl başarıyor, gerçekten bilmiyorum. Benim gibi olan başkaları da vardır elbet. İyi satışçı kendine güveniyor ve ne yapacağını iyi biliyor.

Sadece para harcamak da değil mesele. Çok borç verdim, çoğunu da geri alamadım. Benden borç istemezler aslında; muhabbet ederken “Bu ay çok sıkışığım.” der biri. Ben hemen atlarım: “İstersen vereyim.” O da mecburen “Ver” der. Parayı veririm, o an her şey güzel. Ama zaten sıkışık olan adam nasıl ödesin geri? Ödeyemiyor. Ben de verdiğimle kalıyorum.

İslam alimleri bu tip borca karz-ı hasen der; “Verilen borcu unutmak.” Yani öyle bir borç ki, geri gelirse ne âlâ, gelmezse de kalbin kırılmayacak. Ama benim de ihtiyacım var. İsteyemiyorum da. Öylece kalıyor. Yıllar sonra enflasyonda kuşa döndükten sonra geri alsam neye yarar…

Sanırım bir dönem maaşıma hiç ellememem gerekiyor. Ya da 30 gün çeken ayların 15 gün sürmesi… Artık neyse. Ama düzelteceğim. Her şey yoluna girecek. Gerçekten.

26 Ekim 2025 Pazar

Top Peşinde Olmayanlar Derneği

 


         Çocukluk haricinde futbolla ilgilendiğimi hatırlamıyorum. Çocukken sadece gazetede Fenerbahçe ligde kaçıncı sırada ona bakardım. Bildiğim futbolcular da o dönemin futbolcularıdır. En sevdiğim Rüştü Rençber’di, Alex de Souza, Hakan Şükür, Tuncay Şanlı çocukluğumun oyuncularıydı. Hala bir futbol ortamı olduğunda bunları söylerim karşıdaki kişiler de dalga geçer genelde.

      Çocukken boş derslerde futbol oynardık ama hayatta beceremezdim. Ayağıma top geldiğinde heyecanlanır, muhakkak kaybederdim. Kaleye alırlardı kova gibi geleni alırdım. Belki de bunun için ilgimi de çekmiyor olabilir. Halı sahalara adam eksikliğinden el mahkum çağırırlardı. Hiç gitmek istemezdim ama kıramadığımdan gider defansta bekler gelene saldırırdım sadece. Mahallede sayılı çocuk vardı onlar dünya klasmanı oyunculardı. Ben TFF Bal ligi oyuncusuydum.

        Üniversitede birkaç defa halı sahaya katıldım onda da sigaraya başlamıştım koşamıyordum. Tıkanıp kalıyordum. Dedim, benlik değil artık on beş senedir ayağımı topa değdirmiyorum. Jübile yaptım yani.

          Futbol hiç ilgimi çekmeyen bir şeydi. Dediğim gibi pek de anladığım bir şey değildi. Kaldı ki bizim evde ve ya çevremde de konuşulmazdı. Yani beni etkileyen çevremdi. Eğer çevremde futbolla ilgilenen hatta fanatik insanlar olsaydı belki de ben de fanatik olurdum. Ancak bana çok mantıksız geliyor futbol.

          Maç seyretmeyi de yıllar önce bıraktım. Yine üniversitede ev arkadaşlarım Digitürk almıştı. Ayıp olmasın diye onlara eşlik eder bira ve patates eşliğinde maç seyrederdim. Onlara da “şimdi ne oldu faul mü oldu, sarı kart ne zaman verilir, ofsayt nasıl oldu” gibi sorular sorar maçı da piç ederdim.

          Bu zamanlarda yoğun şekilde mafyalaşma, para, kalitesizlik hakim futbola. İnsanlar parası olmasa dahi takımına destek verebilmek adına formasını alıyor, biletini alıp maçına gidiyor, belki bağışta bulunabiliyor. İşte ben bunu anlamıyorum, zira pek bir yararı yok. Oyuncular milyon dolarlar alıyor ve oynayamıyorlar. Türk Futbolunun hali ortada. Bir tane Avrupa kupamız veya dünya kupamız yok. Hatırladığım 2002 Dünya Kupası üçüncülüğümüz ve 2008 Avrupa Kupası üçüncülüğümüz var. O iki sene efsane bir seneydi ama.

         Bir ortamda futbol konuşulduğunda sessizleşirim eğer konuşmam istenirse de futbolun tarihini ve kültürel etkilerini konuşurum. Futbol için kimseyle tartışmadım bu güne kadar. Yaklaşık bir saat önce ablam, babamla bana kahve yaptı televizyonda İkinci Lig’den Erbaa Spor- Buca Spor’ un maçına denk geldik. Durduk yere kilitlendik. Şaka bir yana keyifli de maçtı karşılıklı mükemmel gollere şahit olduk. Bayağı da babamla sohbetini ettik. Aslında çok iyi geldi. Ancak bunu sürekli her hafta yapanları gerçekten anlamıyorum.

        Türk Futbolu keşke iyi yerlere gelse. Dünyada bizi temsil eden bir takımımız olsa. Voleybolda, atıcılıkta, güreşte çok iyi sporcularımız var ve bizi çok iyi temsil ediyorlar. Ama para etmiyor. Zira dünyada futbol konuşuluyor. Messi, Ronaldo konuşulurken Mete Gazoz’ un okçulukta birinci olması dünya kalitesinde bir sporcu olması konuşulmuyor. Bu da işin en acı tarafı.

11 Ekim 2025 Cumartesi

Kalpten Gelen Ders

 


            Birkaç saat evvel bir haber aldım. Amcaoğlum kalp krizi geçirmiş kendi başına hastaneye gitmiş hastane önünde yığılıp kalmış. Damarlarından biri hemen hemen tamamen tıkanmış. Şimdi damarı açmışlar hatta eşiyle telefonda konuşmuş iyi durumda ancak yoğun bakımda biraz müşade altında kalması gerekli.

            Kendisi günde iki pakete yakın sigara içen, yediğine içtiğine dikkat etmeyen biri. Ayrıca yoğun stres altında yaşayan biri. Ticaretle uğraşıyor o borçtu, bu senetti, o vergiydi derken kafası kazan gibi. Gözlerinin içine baktığınızda anlayabilirsiniz kafasında kırk tane tilki dolanıyor belli yani.

            Şimdi ben de düşünüyorum. Sürekli stresle yaşıyorum ve her şeyi kafama takıyorum. Çok sigara içiyorum yediğime dikkat etmiyorum. Acaba ben de böyle olur muyum diyorum. Her şeyi ama her şeyi kafama takıyorum. Stresle başa çıkmaya çok çalışıyorum ancak pek başarılı olduğum söylenemez. Korkuyorum bir gün ben de böyle mi olurum diye. Ya da en sonunda kafama bir huni takıp tımarhanelik mi olurum.

            Stres, şehir hayatı, iyi beslenmeme insanı çok yıpratan etmenler. Bunlar birleşince hastalık kaçınılmaz oluyor. Sonra gözünü bir açıyorsun her tarafın kablo, ya da gözünü tam kapatmışsın kara toprak… hayat anlamsızlaşıyor. Neyi kafamıza bu kadar takıyorsun, her şey bu kadar önemli mi? Sağlığını bozacak kadar önemli olan şey seninle mezara gelecek mi?

            Para insanın çok ama çok canını sıkan bir şey varlığı bir dert yokluğu ayrı bir dert. İnsanı çok fazla sıkıntıya sokuyor. Bir rivayete göre, Kanuni Sultan Süleyman öldüğünde elini kefenden dışarı çıkartılmasını vasiyet etmiştir. Koskoca “muhteşem Süleyman” bile eli boş gömülmüştür. Yani sonuç iki metre çukur…

            Kuzenim umarım sağlığına tez vakitte kavuşur. Yüce yaratıcı ailesine sevdiklerine kavuşmasını onlara onu bağışlamasını diliyorum.

21 Ağustos 2025 Perşembe

Bir Telefon, Bir Randevu ve Yeni Bir Başlangıç

 


        Aylardır yazmak istediğim yazıyı nihayet yazıyorum. İş buldum sonunda. Pek tatmin olabileceğim bir iş değil ama artık kafama koymuştum ve ilk gelen işe atlayacaktım. Çünkü süreç beni çok yıpratmıştı. Yorulmuştum gerçekten, kendimi özel sektörün vantuzlu kollarına bıraktım artık. Beni sıktıkça sıkacak, bunaltacak, yoracak ancak en azından parasız bırakmayacak. Paranın çok önemli olduğunu biliyorum. Ama işsizlik sürecinde daha da önemli. Ortalama bir Türk erkeği belli bir yaştan sonra babasına gelip bana harçlık verir misin demesi zor bir durum.

    Dün öğle saatlerinde telefonum çaldı “iş arayışınız devam ediyor mu?” diye. Olanca sesime profesyonellik katarak heyecanımı bastırıp “evet tabi” deyiverdim. Telefondaki hanımefendi işi anlatıp bana randevu verdi. Ben Anadolu yakasında yaşıyorum ve iş yeri Avrupa yakasındaydı. Yaratana sığınıp tamam gelirim dedim. Bereket, iş hibrit denilen tarzda yani bir gün ofis dört gün evde. Bu da bir avantaj elbette. Telefonu biraz ter biraz heyecan içinde kapattıktan sonra düşüncelere daldım. Bunu hep yaparım zira. Ne zaman önemli bir şey olsa onunla ilgili iyi kötü tümüyle hayal kurarım. Gene hayal kurmaya başladım sabahın köründe hava ışımadan otobüse biniyorum ofise gidiyorum. Koltuğa oturuyorum biri geliyor münasebetsiz kahve döküyor üstüme. Sonra takım lideri geliyor geç kaldın Emirhan diyor. Primde birinci oluyorum beni tebrik ediyorlar. Daha telefon yeni kapandı bakın.

      Avrupa yakası benim için Fatih ilçesinden başka bir yer değildi. Otuz yaşındayım inanın İstanbul’un Avrupa yakasında Tarihi Yarımada haricinde birkaç defa bulundum o da bir elin beş parmağı kadar varla yok arasındadır. Tek tek sayabilirim gittiklerimi o kadar yani. Metrobüsten inip Beşiktaş’ın kalabalığı üzerime gelince kendimi Anadolu’dan gelmiş köylü gibi hissettim. Sanki hiç büyükşehirde yaşamamış gibi hissediyordum. Bu kadar insan ve araba nereye gidiyordu?

     12.45’te olan randevu saatine 11.00’de gittim. Aman geç kalırım, aman trafik olur, aman yeri bulamam diye. Halbuki hanımefendi konum attı, gideceğim şekil metro ve metrobüs ile olacaktı. Yani trafik mevzusu ile alakası yok. Ama OKB ve Anksiyete devreye giriyor. Daha önce anlatmadım bunu bu ayrı bir mevzu tabi. Dallama olarak dediğim gibi saat 11.00’de binanın kapısına dikildim. Şimdi arasam geldim desem ben sana 12.45 dedim kardeşim ne işin var burada diyebilir. Hiç profesyonel değil tabi. Sanki çok profesyonelmişiz gibi. Geçtim bir kafeye oturdum sigara ve çay içtim, kafamda söyleyeceklerimi planlıyorum falan. Kafede de güneşin alnına oturttular zaten çay içtikçe ter bastı inşallah insan kaynaklarına ter kokmam diye dua ede ede saati 12.45 ettim.

       Girmeden önce kapının önünde son kez durup kapıya baktım. “Emirhan bu kapıya ilk ve son girişin olmasın hadi göreyim seni” dedim ve girdim. Girer girmez arkamdan da bir hanımefendi girdi ve benimle aynı yeri sordu. Oldum olası konuşmak heyecanımı bastırır. Onunla asansörde on-on beş saniyelik bir sohbet ettim ofise girdik. İnsan kaynakları karşıladı beni. Kendisi daha öncekiler gibi değildi gerçekten. Önceki tecrübelerimde genelde bu insanlar biraz enerjik olurlar bu beyefendi oldukça sakin biriydi. Oldukça… İşi de yine aynı sakinlikle anlattı ve ekledi. “burada kuru maaşa tamamım ben derseniz şimdiden söyleyin yapmayalım zamanımızı harcamayalım birbirimizin” dedi. Haklıydı, iş prim usulüydü ve çoğu çağrı merkezinde olduğu gibi kendini geliştirmeyip kuru maaş isteyen biri olunca sıkıntı olurdu. Kendime güvenim geldi “yaparım merak etmeyin” deyip görüşmeyi sonlandırdık.

        Akşama mesaj geldi ve işe kabul edildiğim söyleniyordu. Buruk bir sevinçle karşıladım. Kendime güveniyorum ama bu tele satış işleri oldukça korkutur beni. Ama yine de kendime güveniyorum. Bu sefer farklı olacak kesinlikle bu işi başaracağım. Bu zinciri kıracağım. En azından İş güvenliği okulum bitinceye kadar burada çalışacağım ve kariyerime oradan devam edeceğim. Her gün aynaya bakıp “Emirhan sen iyi bir insansın” diyorum yazmıştım ona bir de “Emirhan sen başarılısın ve başaracaksın” ekleyeceğim.

18 Ağustos 2025 Pazartesi

Darmadağın Bir Veda

 


Birkaç gün önce hayatımda büyük bir değişim oldu hala onun etkisindeyim. Atlatmaya çalışıyorum. Depresyona girmemek için beynimi meşgul ediyorum. O değişime buradan selamlarımı iletiyorum. Hepsini çok seviyorum beni artık sevmeseler de onlara saygı duyuyorum. Hala kalbimde büyük bir yer tutuyorlar.

Ne yapacağımı bilmiyorum ne zamandır yazı yazmıyorum. Çok bunaldım artık dedim yazacağım, açtım bilgisayarı. Hiç düşünmeden yazmak bu dünyada becerebildiğim tek şey. Başka yeteneğim yok. Hoş yazdıklarım bir boka benziyor mu onu bilemem ama yine de kelimeler akabiliyor bende. Yıllar önce polisiye bir dizi izliyordum “Monk” isminde. Orada olaylardan birinde eski zamanlardan birinde altın hırsızlığı olmuş, hırsızlığı yapan şahıs altınları saklamak adına tüm altınları eritip mürekkep yapmış ve bununla günlük tutmuş. Tabi o kadar altını tüketmek için aklına ne geldiyse yazmış. Hapşırdım, öksürdüm, ayağım kaşındı vb. Bu yazıyı okuyanlar acaba diyor mudur, ne anlatıyor bu diye.

            Lisedeyken yazar olmak çok istiyordum. Sürekli yazılarımı edebiyat hocalarına okuturdum onlar beğenirdi sürekli. Sadece bir hoca bayağı bulmuştu. Hangi hoca haklı bilmiyorum belki de bayağı bulan hocadır. Kendime çok yükleniyor da olabilirim. Zaman mı gösterecek acaba ya da kim gösterecek? Belki de beğenen hocalar hevesim kırılmasın diye söylüyor olabilirler. Bilemiyorum. Haklı olabilirler belki de haksızlar. Kim haklı ki dünya da haklılık nedir?

            Müzik açtım şimdi. Eski Arapça şarkıları dinlemeyi severim. 70’li yıllar arabesk şarkılarına benziyorlar. Tınıları tamamen aynı hatta. Fahd Ballan dinlenmesini tavsiye ederim. Hatta bir ara sosyal medyada popüler olmuştu bir şarkısı. Bu sanatçı Suriyeli 1950’li yıllara damga vurmuş biri. Dağ şarkıları söylermiş kendisi hep. Dediğim gibi beynimi meşgul etmem gerekiyor her an depresyona girebilirim. Bu iş arama hayatımda ki değişiklikler beni oldukça yordu.

            Sanırım nazar ettim kendime kesildi yazı. Nazar da garip bir şey inanan var inanmayan var gerçek diyen var yalan diyen var. Kimi enerji diyor kimi Allah yaptı diyor. Nazar çok eskiden beri olan bir inanış nazar Arapça' da göz-bakış demek. Kem göz ise Farsça’ dan gelme. Roma döneminde Pagan inanışından geldiği düşünülüyor.

            Darmadağın bir yazı oldu gerçekten. Ama buraya yazmazsam cidden olmaz. Adeta bir hamal gibi taşıdığım söz öbeklerini buraya bırakmazsam bel fıtığı olurum. Yazmam gerekiyor illa ki. Buna ister alışkanlık diyelim, ister delilik, ister can sıkıntısı. İlk paragrafta da belirttiğim gibi geçmişle vedalaşmam gerekiyordu kalan anlattıklarımda her zaman ki saçmalıklarım işte.

Tekrar geçmişime saygılarımı iletiyorum. Beni iyi hatırlasınlar.

13 Ağustos 2025 Çarşamba

Komşuluk Masalları ve Gerçekler

 


            Eskiden komşuluk diye bir kavram vardı. Bu çok önemliydi çünkü dilimize bile pelesenk olmuş “konu komşu duyarsa ne yaparız?” diye bir laf bile vardır. Aslında bu söz komşuluğun çok güzel bir şey olduğundan bahsetmiyor. Her şeye burnunu sokan komşulardan bahsediyor olsa da “komşuda pişen bize de düşer” diye bir lafımız da vardır elbette. Ben bu yazıda romantik komşuluk şöyle güzeldi böyle güzeldi diye anlatmayacağım ancak.

            Sokağımızda eskiden kalma bir komşuluk anlayışı vardır. Herkes birbirini tanır nispeten samimidir de. Evlerimize girip çıkarız hatta. Balkonda birbirimizi görünce selam veririz, yolda görmüşsek çaya davet ederiz. Ancak şimdi anlatacaklarım bunların dışında.

            Sokağımıza bir iki kişi taşındı son zamanlarda ben genelde dikkat etmem buna kuzenim genelde dikkat eder. O, mahallede ki herkesin arabasını tanır kimin hangi eve girip çıktığına dikkat eder. Gözlem yeteneği olduğundan tabi. Bende de öyle bir yetenek olsun isterdim. Neyse konumuz o değil. Evimizin altında küçük bir boşluğumuz var apartmanımızda üç adet araba var boş gördükçe birimizden biri o boşluğa çeker arkasını boş bırakır ki araba rahat girip çıkabilsin diye. Bu bahsettiğim kişiler o boşlukta araba varken gelip arabanın arkasına araba bırakıyorlar ve bir numara dahi koymuyorlar. Biz de yana yana arıyoruz ki adam gelsin arabasını çeksin de arabayı çıkaralım. Ayrıca bu şahıslar ilginç şekilde biz onların kapısının önüne araba bırakırsak sileceklerimizi kaldırıyorlar. Bu insanı çıldırtan bir şey

            Derdim tabi ki benim kapımın önüne araba bırakmasın değil yol belediyenin yolu benim bir hakkım yok bunda elbette ama insan dikkat etmeli değil mi bunda ben çekince yaygara koparıyorsun ama sen çekiyorsun arabanı. Hani eşitlik?

            Bir başka manyak komşu da arka sokakta oturuyor. Benim odam onun bahçesine bakıyor haliyle görüyorum onu. Kocaman bir motoru var. Her iki üç günde bir gece gündüz demeden motoru çıkarıyor bahçede gür gür ses yapıyor. Saatlerce yapıyor bunu. Motoru çalıştırıyor sürekli durduğu yerde gaz veriyor. Motor o kadar büyük ve güçlü ki sesine katlanmak gerçekten çok zor. Rahatsız olanlara motora ayar yapığını sanki keyfinden yaptığını söylüyor. Birkaç defa var gücümle haykırıp susturmasını söyledim. Hemen ses kesiliyor ondan sonra ancak sonra ki günler devam ediyor. Polise şikayet etmeyi düşündüm ancak özel mülkünde istediğini yapabilirmiş. Birkaç polise sordum zira.

            Kuzenim komşumuzla evlendi. Onlar daha evlenmemiş, konuşurlarken başka bir komşumuz kızın annesine hemen yetiştirmişti. Kızcağızın annesi Allah’tan alttan aldı sorun da çıkmadı şükür. Zira kuzenim de öyle evlenilmeyecek biri değil. Şu an maşallah gayet mutlular. Allah bozmasın.

            Daha sokakta park yeri bulmanın zorluğunu ve kapısının önüne araba bırakmamız için yola duba atanları anlatmıyorum. Gerçekten çıldırmamak elde değil. Atalarımız “ev alma komşu al” lafını boşuna söylememiş diyor insan.

            Bu yazıda toz pembe aman komşuluk şöyle güzeldi komşu teyzelerimiz bize salçalı ekmek yapardı, balkonuna topumuz kaçtığında bize verir biraz da oyun oynardı demek çok isterdim ama bazen o teyzeler topumuza bıçak saplayıp keserdi de. Güllerini kırdık diye annemize babamıza şikayet ederlerdi. Eriklerine daldık diye küfür ederlerdi. Bu milletin bu toz pembe hayallerini hala anlamış değilim.

7 Ağustos 2025 Perşembe

Ders Çalışmayanlar Kulübü: Bir Tembelin Ders Çalışma Güncesi

 


            Bir çok öğrenci gibi ders çalışmayı pek sevmiyorum. Uludağ Üniversitesi’ni bunun için bitiremedim. Hatta ilkokul dahil tüm öğrencilik hayatımda ders çalıştığımı pek hatırlamam. Ben sürekli derste dinlediklerimle geçmişimdir. Keza bu üniversitede de geçerli. Dersi dinlerdim not bile almazdım. Çok zeki olduğumu iddia etmiyorum çok tembelim. Ama ders dinlemeyi severdim. Sadece ilk, orta ve lisede matematik gibi sayısal dersler hariç. Gerçekten matematikten nefret ediyorum. Hala parmak hesabıyla toplama çıkarma yaparım ayrıca 6, 7, 8 ve 9’ların çarpım tablosunu bilmem. Onun için matematikte çok kötüyüm, arkadaşlarım dalga geçse de kabullendim bu durumu.

            Üniversitede vize-final haftası gelirdi bende o öğrencilerin tanıdık olduğu vicdan azabı başlardı ama ders de çalışmıyordum. Öylelikle girerdim sınavlara. Ara sıra çalıştığım olmuyor muydu oluyordu son zamanlarda artık herhalde dank etti kafaya, sınıfta ses kaydı alıp eve gelip ses kayıtlarını çeviriyor onlara çalışıyordum. Çalıştığımdan mütevellit çok sorumlu bir öğrenci olarak notların sonuçlarını büyük bir heyecanla bekliyordum. Sürekli otomasyona giriyordum hocalara açıklamadıkları için basıyordum küfrü. Çalıştığım ders kötü gelmişse büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor eğer çalışmamışsam aman seneye veririm diyordum. Sonra işte bilindik hadise okulu bıraktım. Neyse işte velhasılı kelam öyle böyle geçti o dönemler.

           Şimdilerde açık öğretimden İş Sağlığı ve Güvenliği okuyorum. Yeniden öğrencilik hayatındayım. Ömrüm boyunca öğrenci oldum, olmayınca garip hissediyorum gerçekten. Yine vize-final haftası geldiğinde vicdan azabı geliyor. Ama bu sefer ders çalışıyorum. Samimi söylüyorum bunu. Ancak ara sıra tembelliğim tutmuyor değil. Yarın çalışırım daha bir ay var diyorum bazen, bazen de gece çalışırım diyorum. Ama elimde telefon o video senin bu video benim dolaşıyorum. Gerçekten telefon insanın basiretini bağlayan büyük bir etmen. Yine çok fazla çalışmışsam otomasyona sürekli giriyorum çıkıyorum açıklamadıklarında basıyorum küfrü, olay hiç değişmedi yani.

            Şaka bir yana ders çalışmayı da çok becerebildiğim söylenemez. Uludağ’da not sorunu çok olurdu zira ben eşek not tutmazdım. Hoş not tutmayı da bilmezdim. Şimdi diyeceksiniz. Ulan sen ne biliyorsun? Nasıl öğrencisin sen? Arkadaş hoca anlatıyor anlatıyor neyi yazmam gerektiğini inanın bilmiyorum yemin bile edebilirim. Mal mal kağıda bakardım ne yazsam diye. Sonra çok şükür bazı arkadaşlar notlarını kırtasiyeye satardı da öyle ben de not bulmaya başlamıştım. Sonra ses kaydı almayı akıl ettim. Ancak bu aşağı yukarı altıncı ya da yedinci senemde gerçekleşmişti. İş işten geçmiş artık bırakma evresine girmeye başlamış sayılırdım. Ders çalışmayı bilmemek de şöyle. Elime kağıdı alıyorum okuyorum sadece. Aklımda bir şey kalmıyor haliyle. Yazayım diyorum gene olmuyor. Bana ders çalışmayı öğreten biri olsa çok iyi olur gerçekten de.

            Ders çalışmak gerçekten çok zor zanaat. Eğitim hayatım boyunca insanlar nasıl ders çalışıyorlar hep merak etmişimdir. Biri anlattığında gerçekten çok iyi anlıyorum. Sanırım benim yöntemim bu. Şimdi şöyle bir şey deneyebilirim bunu şu an düşündüm. Dersi ses kaydına anlatayım ben onu dinleyeyim. Ulan salak dersi bilmiyorsun nasıl anlatacaksın? Zaten anlatacak kıvamda olsan dersi geçersin değil mi? Gene olmadı ya hu! Ne yapacağım ben?

            Çalışkan olarak addettiğim bir arkadaşım var gerçekten akademik kariyeri oldukça iyi. Yüksek lisans yaptı, doktoraya başvurdu. Hep imrendiğim akademik kariyer bu. Uludağ’a kayıt yaptırırken benim de hayalimdi üniversite hocası olmak, yar. doç. olmak, doç. olmak, hatta prof. olmak. Şimdi ne yapıyorum, asgari ücret bile verecekleri meçhul olan işler kovalıyorum. Belki ez kaza iş bulurum diye açıktan üniversite okuyorum. Çok acınası aslında ama ne yapalım?

            Bir gün şeytanın bacağını kıracağıma inanıyorum ama. Bu okul bitecek, iyi bir işe gireceğim ve kariyer basamaklarını en azından birer birer çıkacağım diyorum. Belli mi olur kader bana da güler belki. Kaderden ziyade çalışkanlık işi gerçi bu herkes biliyor.

2 Ağustos 2025 Cumartesi

Bir Çalar Saatin İtirafları

 



            Senden nefret ediyorum, her sabah bana ana avrat küfrediyorsun. Halbuki işimi yapıyorum. Evet benim doğru tahmin çalar saatin. Her gün sadece işimi yapıyorum sabahları seni kaldırıyorum. Hak ettiğim bu mu? Her sabah küfür dinlemek... Patronunla ettiğin kavgadan bana ne, işe gitmek istemiyorsan bana ne? Tembel pezevenk! O kadar üşengeçsin ki yıllardır seninleyim tüm insanlar artık telefonuyla uyanırken sırf sürekli yeniden alarm kurmamak için beni atmıyorsun kullanıyorsun. Yıllardır aynı komodindeyim kardeşim, insan sıkılır da değiştirmek ister ya hu!

            İşte yine başlıyoruz, saat gece iki beyefendi yatağa yeni giriyor. Madem uyanamayacaksın sabah, erken gir şu yatağa değil mi? Gamsız da herif, yatağa giriyor kafayı yastığa koyuyor pat diye uyuyor. İnsan biraz düşünür bugün ne yaptım nasıl geçti gün ne bileyim ettiğin kavgayı kafanda çevir, şöyle derdim böyle derdim diye. Nasıl uyuyabiliyor anlamıyorum. Sabah yine küfür kıyamet kalkıyor içerden seslerini duyuyorum yüzünü bile yıkamadan koştur koştur gidiyor işe.

            İnsanlar uyanmak için çalar saat kullanıyor halbuki sirkadiyen saat denilen mevhum elli yıl içerisinde mahvoldu. Gece çalışmak gibi saçma bir şey çıkarıldı. Yüce yaratıcı geceleri dinlenmek için yarattı. Gece çalışılmasını isteseydi insanoğlunun sağına soluna far yerleştirmez miydi? Lambanın bulunması şurada yüz yirmi senelik bir olay. İnsanoğlu on binlerce yıldır yaşıyor. Tüm dünya gece olduğunda uyuyor, gün aydınlandığında uyanıyor. İnsanlar gariptir gece gündüz sürekli uyanık. Çok merak ederim acaba tüm dünyada insanlar da dahil uyusaydı neler olurdu. Gerçi dünyanın yarısına güneş hala vuruyor. Saçma bir düşünce olurdu bu.

            Gece ilerliyor horultuların rahatsız etmiyor artık beni, alıştım. Dışardan gelen şehrin sesleri hala uyanık olanların var olduğunu bilmek rahatsız ediyor sadece. İnsanlar neden uyumuyor aklım almıyor. Akşam vakti duştan çıkmış yeni yıkanmış gecelikleri giymişsin, yatağa temiz çarşafları sermişsin, yatağa atıyorsun kendini, oh mis… Bundan büyük saadet var mı? Hele bir sabah olsun gör bak nasıl uyandırıyorum seni gene. En yüksek ayardayım gene, kulaklarının pasını alacağım gör sen.

            Saat gece beş oldu gene o sarhoş Kerim geçiyor sokaktan. Gene naralar atıyor umarsızca. Sen ona da küfür ederdin gene başladı Kerim diye. Kendi kendine anlatmaya başlıyordun sonra. “Sevdiğin kızı vermediler diye berduş oldun çıktın. Bu kadar içen adama kız verirler mi?” diye devam ediyorsun hep sonra. Kerim sabahları uyanmak zorunda değil barakadan hallice bir yerde yaşıyor. Kim ona alkol parası verirse işini yapıyor, akşama kadar uyuyor, sabaha kadar da içiyor. Sen kendi derdine yan. Patronun bu ay bizi çıkarır mı diye korkundan sabah ezanıyla uyanıyorsun.

            Ezan demişken sabah ezanında tüm köpekler havlamaya başlıyorlar. Neden havlıyorlar hala anlamış değilim. Korkudan mı, sinirden mi? Bir gün şey demiştin sen, ne demiştin dur bakayım “dinci kesim tüm kainatın Allah’ı tesbih ettiğini söyler” demiştin. Belki de öyledir kim bilir.

            Vakit daralıyor, uyanacaksın birazdan kim bilir hangi karıyı görüyorsun rüyanda. Geçen şirkette sıkıştırdığın Necla’yı mı yoksa? Sen telefonda konuşurken duydum. “karı ilik ilik oğlum sen ne diyorsun?” diyordun. İğrenç bir adamsın sen. Belki bana her sabah sövmesen yaptığın her şeye göz yumacaktım iyi arkadaş olacaktık. Belki ben seni tatlı tatlı uyandıracaktım her sabah o zaman. Belki de dediğim telefona geçecek beni emekli edecektin. Sesimi duymamak için de salona alacaktın beni. O zaman seni hiç rahatsız etmezdim. Bu  sefer güzel anılarına şahit olurdum. Belki hoşlandığın kızla buluşma saatini gösterecektim sana heyecanlı heyecanlı bana bakacaktın, dakikalarımı sayacaktın. Şimdi ne yapıyorum her sabah senin pis suratını görüp, küfürlerini işitiyorum.

            Vakit geldi birkaç dakika var gene o kulakları yırtarca çalan zilim duyulacak gece sona ermiş olacak. İşte geldi. “amına koyduğumun saati gene çalıyor. Bıktım siktiğim işinden.”

23 Temmuz 2025 Çarşamba

Bir Erkekten Fazlası Değilim, Ama Yazdım



 

Aklımda hiçbir şey yok. Sadece yazmak için oturdum. Kelimelerin yüklenmesini bekliyorum. Saat ikiye yaklaşıyor. Günün yorgunluğunu atmaya çalışıyorum bu yazıdan neyden bahsedeceğimi de bilmiyorum açıkçası. Sabah kalktığımda ev süpürdüm uzun müddettir sadece kendi doğal alanımı temizlerdim. Evin diğer alanlarıyla ilgilenmezdim ailem şehir dışına çıktığı için biraz sorumlu davranmak istedim. Bulaşıkları dizdim vs. takdir beklemiyorum elbette. Her erkeğin beklentisidir “aferin kadına yardım ediyor ataerkil değil” lafını duymak isteriz. Bunu en modern erkek bile duymak ister. Beyler lütfen şimdi birbirimizi kandırmayalım.

Elbette bu yetiştilme tarzımızla alakalı ve toplumla da alakalı zira kibar bir toplum olmadığımız aşikar. Haliyle o kadar kil arasından yakut sırıtır. Biz bunu istiyoruz. Misal genelde erkek çocukları evde yardım ettiğinde “aslan oğlum annesine yardım etti” lafı duyulur.  Gerçekten kadınların yükü çok fazla ve bu toplumda kadın olmak çok zor. Kadınlar erkek diye bir varlığı sevip koynuna alıyor bunun için bile teşekkür etmek gerekir.

Kadın olmak şöyle zor böyle zor diyip kafa ütülemek bilgiçlik taslamak istemiyorum çünkü yıllardır duyulan bilinen şeylerden bahsedeceğim ayrıca bir erkek olarak kadınlığın ne kadar zor bir şey olduğunu anlatmam abesle iştigal edecektir. Kadınlığın zorluğunu bile erkekler anlatıyor. Sus be herif sana mı kaldı? Her ay vajinasından kan akan ve iki büklüm olan kadın sana dayanıyor sen mi bileceksin? Vel hasılı kelam kadın olmak zor birader.

Çocukken annem de babamda çalıştığı için ablam tarafından büyütüldüm desem yalan olmaz. O da çocuk sayılırdı. Neyse efendim, kendi başıma söküklerimi dikmeyi öğrendim. Makarna haşlamayı, yumurta kırmayı, temizlik yapmayı. Geçmiş dönemlerde bu işlerin hepsine kadın işi deniliyordu. Hala öyle düşünenler de olsa şükür ki artık düşünenler gayet azaldı. Bir arkadaşımın tespiti bu aynen aktarıyorum. “insanlar eskiden kadın iş yapar eve bakar derken şimdi hiç öyle insan kalmadı erkeklerin de öyle bir beklentisi de kalmadı artık.” Bu söz o kadar haklı ki zira roller eşitlendi. Kentleşmenin verdikleriyle kadın da erkek de çalışır oldu. Roller değişti demiyorum cinsiyetsizleşti.

Kentleşmenin getirdiklerinden biri de boşanmaların artması oldu. Eskiden boşanmaya aile faciası gözüyle bakılırken şu an da artık iki insan birbirlerini çok seviyor da olabilir ama aynı evi paylaşamayınca anlaşarak boşanabiliyor. Bu gayet doğal bir şey. Boşanmak aile faciası değil. Bunu idrak etmek gerekir. İnsanlar barışmak için çocuk yapıyorlar sonra olmuyor çocuk zarar görüyor. Boşanın. Gerçekten BOŞANIN.

Elbette kadın erkek hala Türk toplumunda eşit görülmüyor. Hala kadın cinayetleri oluyor. Maalesef ki İstanbul Sözleşmesi feshedildi. Kadınlar ülkemizde hâlâ abi, kardeş, eş, çocuk, sevgili, hatta yedi yabancı tarafından öldürülüyor. yirmi birinci yüzyılda bu çok acı bir gerçek. Özgecan Aslan’ı kaçımız hatırlıyor. Anıt sayaç sitesine her gün bir kadın ekleniyor.

Ben bir yargı, bir karar mecii değilim. Basit bir vatandaşım. Benim haddime değil kadın haklarını savunmak. Kadınlar gayet iyi savunuyor elbette. İstediğim tek şey insanların ölmemesi. Sadece yemeği geç hazırladı diye insan öldürülmez. Ölüm basite indirgenmez. Velev ki kadın aldatsa bile. Sen kimsin ki öldürüyorsun. Kadınlar ağzımıza sıçsa bile elhamdüllillah demek zorundayız. Sen erkek olarak tüm yaradılış efsanelerinde ilk yaratılmışsın. Yüce yaratıcı demiş ki sen nefsine yenik bir karaktersin ben senin mantıklı olanını yaratayım. Hatırla, ömründe dediğin ilk kelime anne. Kadınlara bağımlı varlıklarız. Kadın olmasa bu evrende iğrenç maymunlar gibi yaşarız. Ömrümüz boyunca tıraş olmaz, onu bırakın yıkanma gereği bile duymayabiliriz. Hatırla yine lisedesin ders boş çocuklarla uzun eşek oynuyorsun küfür kıyamet gırla. Birbirinize pandik atıyorsunuz. Hop sınıfa bir kız giriyor herkes kendine çeki düzen veriyor bir ne oluyoruz diyor. Ama beğenilme duygusuyla yapıyorsun bunu ama saygıdan ama insanlığın geliyor aklına.

Yine konudan konuya atladığım bir yazı oldu ama inanın saniye durmadım yazarken. Aklıma ne geldiyse yazdım. Bunu cidden seviyorum içimden geçenleri yazıya dökmek rahatlatıyor. Kafamda çevirmek beynimi uğultulara sokuyor. Bir hadsizlik ettiysem kusuruma bakılmasın.

7 Temmuz 2025 Pazartesi

Tarihi Bıraktım, Ama Tarih Beni Bırakmadı



Birkaç aydır işsizliğin verdiği boşlukla kendime hedef aramaya başladım. Bunun için çok büyük bir karar aldım ve tarih bölümüne geri dönmeye karar verdim. Benim için büyük bir karardı zira tarih bölümü benim bir zihin doluluğun, bıkkınlığın, başarısızlığın kanıtı gibiydi. O bölümde çok şey öğrenmiştim ama çok şey kaybetmiştim. En büyük kaybettiğim şey zamandı. Ergenliğimi gençliğimi o sıralarda yemiştim bir çok şeye geç kalmıştım.

Okumaya nasıl karar verdiğime başlayalım. Çocukluktan beri ansiklopedi okumayı çok severim. Bir çok kişinin gazete kuponlarıyla aldığı koca koca ansiklopedileri vardır illa ki. Ben de onların büyüsüne kapılmıştım açıp açıp okuyordum. Hatta ablam bu alışkanlığımı görmüş ileriki yıllarda “çok büyük bir bilim insanı olacağını hayal etmiştim” demişti. Halbuki sadece merakımı gideriyordum. En çok sevdiğim konular uzay konularıydı. Ancak şöyle bir sorun vardı ansiklopediler 80'lerde basılmıştı ve biz 2000'li yıllardaydık. Yani bir nevi tarih okuyordum. Uzay konularını okurken orada Sovyetler Birliği ve ABD arasında geçen uzay savaşlarını Sovyetlerin nasıl bu savaştan galip geldiğini anlatıyordu. O küçük yaşımda tarihi bir belge okuduğumu idrak etmiştim. Tarihi yavaş yavaş sevmeye başlamıştım.

Bir gün elime Çanakkale Savaşlarını anlatan bir kitap geçmişti çok etkilenmiştim. Orada yaşanan kahramanlığı, dramı kitabı okurken hissediyordum. Üstüne bir de okulumuz Çanakkale gezisine götürünce ayrı bir etkilenmiştim. Ardından tarihsel hikayeler anlatan kitaplara yönelmiştim bir şekilde. İlk okulda ben ve bir arkadaşım Nutuk okuma iddiasına girmiştik ilk kim bitirecek diye. Bu arada evimize bilgisayar ve internet gelmişti günlerimi tarihi olayları araştırarak geçiriyordum. Atatürk, Yavuz Sultan Selim, Fatih Sultan Mehmet, II. Mahmut gibi önemli şahsiyetleri araştırıyordum sürekli. Evde aileme sofrada otururken tarihi olayları anlatıyordum sürekli annem zevkle dinlerdi bir yandan da “oğlum yemeğin soğuyacak ye artık” derdi.

Yavaş yavaş büyümeye ergenliğime girmeye başlamıştım. Artık üniversite zamanı gelmişti. Kafamda imam hatip okuduğum için ilahiyat mı okusam vardı. O yıllarda sağlam bir şeriatçıydım. Şimdilerde bunu yazarken bile gülüyorum. Aşağılık salak. Sana mı kaldı İslami düzeni getirmek bağnaz pezevenk. Tercih günü gelmişti o zamanlar okulda yapıyorduk tercihleri. Boş bir masaya oturdum birden beynimde şimşek çaktı. Tarihi çok seviyordum neden tarih yazmayayım? Birden kendimi Marmara Bölgesinde ki tüm tarih bölümlerini yazarken buldum. İki saniyelik kararla hayatımın şimdiye kadar ki 12-13 senesini etkilemiştim. O yıllarda insanın aklı almıyor. Tercih kağıdımı hocama verdiğimde gülüyordum ama.

Kayıt günü geldi hala o kayıt olduğuma dair belgeyi saklıyorum. 2 Eylül 2013 kayıt olduğum tarihti. Uludağ Üniversiteliydim. Okulun ilk gününü hatırlıyorum. İlk ders Kültür Tarihi'ydi. Nilüfer Alkan Günay dersimizin hocasıydı. Fakülteyi sınıfı bulacağım diye kan ter içinde derse son dakika girmiş en arka sıraya oturmuştum. Bir dakika sonra hoca girmişti. Bir şeyler anlatıyordu ama anlamıyordum. Baya üniversiteydi nasıl not alınırdı ki. Hoca anlatırken yazmak lazımmış yaşım on sekiz daha ben lisede not alamazken nasıl üniversitede dersi anlayayım. Sonraki ders Eski Çağ Tarihi'ydi hocamız Kamil Doğancı idi. Şiir gibi ders anlatır lise talebesi gibi not tuttururdu. O söyler biz yazardık. O derste not sorunum olmadı hiç.

İlk aşkımla cuma günü karşılaşmıştık. Kısa bir tanışma sonrası açılmıştım hayatım değişmişti. Bir sene sürmüştü. O sayede derslerden baya geri kalmıştım ilk dönem tüm notlarım sadece bir ders hariç FF'ti. BA olan dersim Osmanlıca dersiydi. O da imam- hatip sağ olsun.

Otostopla ülkeyi gezmeye çıkmıştım. Saçlarımı uzatmıştım. Bir nevi hippi gibi dolaşıyordum. Metal müzik hayatıma yön veriyordu. Küçük kısa süren bir grubum dahi vardı. Not tutmayı da öğrenmiştim derste ses kaydı alıyordum sonra onları yazıya döküyordum. Bir nevi stenograf gibi zabıt katibi olmuştum. En ön sırada oturuyordum artık.

Derslerim hala içler acısıydı hem çalışıp hem okumaya çalışıyordum. Parasızlık, sefalet, pislik almış başını gitmişti. Para olmadığı için kiloyla arap sabunu alıp onunla duş alıyordum. Yıllar yılları kovaladı üç tane rektör görmüştüm. Kamil Dilek, Yusuf Ulcay ve Ahmet Saim Kılavuz. Hepsiyle konuşma fırsatım oldu okulun yemekhanesinde çalışıyordum ve oraya geliyorlardı. Gedikli öğrenci olduğum için aşağı yukarı tanınıyordum. Hocalar beni arar “Emirhan derse geliyor musun?” “Evet hocam çıktım şimdi yoldayım.” “Tamam oğlum benim falanca yerde toplantım var odamın anahtarı paspasın altında alırsın masada notlar var dersi anlat üstün körü geç ben haftaya telafi yaparım” gider dersi anlatırdım. Anasını satayım ben geçemezdim o dersten. Yedi kere aldığım bir Selçuklu Tarihi var ki evlere şenlik. Nefret ederim bugün bile o konudan. Gram bilgim yoktur o dönem hakkında. O derste üç hoca değişti. Sonuncusu felaketti. Şimdiki aklım olsa o iki hocadan dersi verir geçerdim nerden bileyim. Son hocamız Mehmet Tezcan'dı. Derya deniz bir adam ama dersi doktora düzeyinde veriyordu. Biz lisans öğrencisiydik. Bize edisyon kritiği anlatıyordu. Babacım biz dipnotta daha “a.g.e.” gören insanlarız ne yapacağız edisyon kritiği.

Sekiz senemi verdiğim Uludağ Üniversitesi'ni Covid zamanı askere gideceğim diye dondurup daha da dönmedim. Böylelikle örgün öğrenimim son buldu. Bu aralar yukarıda da dediğim gibi tekrar dönmek tarihin derinliklerine dalmak istiyorum. Ne yapabilirim aklımda pek bir şey olmasa da tekrar o yıllara dönmeden dertsiz tasasız bitirmek tek dileğim.

4 Temmuz 2025 Cuma

Kariyer Değil, Bir Kahve Borcum Var

 


Bir dönemdir işsizim. Biraz uzunca bir süre geçti. Bu süreç içinde günlük rutinim elime telefon almak iş aramak o siteden bu siteye geçmek ardından haber verdiğim insanları aramak, kimisi açıyor kimisi açmaya tenezzül bile etmiyor. Eskiden bir insanı sık sık arayamazdım bir işim düştüğünde. Çok utanırdım bu durumdan. Rahatsızlık veriyormuşum gibi hissederdim. Şimdilerde baya ar damarım yırtıldı. Günde iki üç defa arıyorum. “abi geçenlerde demiştin ya falanca yerde bir iş var beraber gideriz diye adam hatta kardeşim gibidir seni geri çevirmez demiştin hani” bu lafın ardından gelen cevap “birader şimdi piyasayı biliyorsun küçülmeye gitmişler de falan da filan da” bir süredir bu iki cümle içinde yaşıyorum. Aylardır uğraştıran da var böyle bir kaç gün umut veren de var. Gene kendi göbeğimi kendim keseyim diyorum. Sitelere dalıyorum orası daha bok.

Sitelerde belli kalıplar var. “sektörde lider kurumsal firmamız bünyesinde gelişmeye açık esnek çalışma saatleri olan....” bu ne demek sizi saat gece iki de olsa arayacağız. Dandik bir mail atılması gerekli uykundan daha da önemli bu mail. Bir de “çay kahve dağıtımı, müşteri karşılama, temizlik, yemek, excell tutma...” daha sayıyorlar da ben yazarken sinirlendim. Bunların hepsine bir eleman tutulması gerekirken yedi- sekiz işi bir kişiyle yapmaya çalışan firmalar da var. Bir de hiç bir şey vadetmeyip sizi çok güzel mükemmel bir kariyere hazırlıyorlarmış görünen firmalar da var. “YÖNETİCİ OLMAK İSTER MİSİNİZ” başlık aynen bu ilana giriyorsun. “çağrı merkezimizde satış yapıp sizi eğiteceğiz bla bla” size asgari ücret bile vermeden çalıştırıp sözde eğitiyorlar siktiri boktan bir kişisel gelişim kursuna müşteri toplamanız için alıyorlar ve sikik bir kurs müdürlüğüne yönetici diyorlar.

İnsan kaynaklarıyla konuşmak da bir acayip. Sizi baştan aşağı süzüyor. İşte anlatıyor hızlı olmak lazım, atik olmak lazım şöyle olmak lazım, şöyle olmak lazım. Bir gün kaç kardeş olduğumu merak eden bir insan kaynaklarına bile rastladım. Bu soruları neden soruyorlar sayısız görüşmeye girdim hala bilmiyorum. Ne çıkarım yapıyor bu sorularla gerçekten çok ilginç.

Tek derdim lanet bir iş bulup lanet borçlarımı ödemek. Kimseye yüzümü eğmeden kendi kazandığım parayla sadece sigara alabilmek. Sadece sigara parama çalışmak istiyorum artık. Gerçekten her şeyden geçtim. Ev almak araba almak düzgün şekilde evlenebilmek bunları geçtim. Sadece arkadaşlarıma kahve ısmarlamak istiyorum.

2 Temmuz 2025 Çarşamba

Biraz Dert, Biraz Umut

 


Yine başbaşayız. Yine ben dertlerimi anlatacağım yine siz dinleyeceksiniz. Teşekkür ederim hep yanımdasınız. Burası bana çok yardımcı oluyor. Bugün gayet sıradan bir gündü. Yine işsizliğin verdiği boş vakitle kitap okuyup sağda solda ailemin işlerine koşuyordum. Akşama doğru bir huzursuzluk çöktü. Bu hissi tanıyordum. İlaçlarımı almadığımda bu his geliyordu. Ama bu sefer ilaçlarımı almıştım sorun ne olabilirdi ki? Ne gelebilirdi ki başıma. Gayet huzur gelmişti ilaçlarımla birlikte. Başka bir şey vardı belki de. Yine beynim benimle oyun oynuyordu. Çareyi yine buraya, yazılarıma sığınmada buldum.

Aklımda hiç bir şey yok. Çala kalem tuşlara basıyorum. Bu yazıda kesinlikle düzgün bir şey anlatacağıma söz veremem. Sadece anlatmak istiyorum. Ne olabilir? Çok sorun arıyorum. Dün çok değer verdiğim çok sevdiğim bir dostum, hayatta sorun ararsan kendinde sorun ararsan kesinlikle bulursun demişti. Yaklaşık on senedir de sürekli sorun arıyorum. Psikiyatrilere ve psikologlara adeta “ben böyle böyleyim beni değiştirin bundan çok rahatsızım” diyorum. Onların elinde olan bir şey yok ki. Ben değişmek istiyorsam kendim yapmalıyım. Değişmeye değer de bir şey yok aslında. Oturup ciddi ciddi düşünürsek gayet de makul bir insanım aslında. Sadece toplum içinde bağırarak konuşuyorum, biraz patavatsızım, biraz da düşüncesizim. O dostum iyi şeylerine yapabildiğin şeylere odaklan demişti. Bir düşünelim bakalım...

El becerilerime nispeten güveniyorum. Tamir tadilattan biraz olsa anlarım. Biraz kibarım. En azından toplum içinde oturmasını kalkmasını biliyorum. Belki de benim isteğim tamamen toplum tarafından kabul görmektir. Bunun için çabalıyor da olabilirim bu fikir şimdi geldi bana. Dostum zihnimi açtı. Ne demişti daha? İyi şeylerine odaklan göreceksin iyi şeylerini de bulacaksın. Arayan belasını da bulur mevlasını da sözü örnek gibi geliyor. Arayan her şeyi bulur. Her sabah aynaya bakıp “Emirhan sen iyi bir insansın ve başarılısın. Bazen şansın yaver gitmiyor o kadar” demek gerekir belki de.

İnsanın istediğinde yapamayacağı şey yoktur. Yeter ki istesin. O gücün içimde bir yerde olduğunu biliyorum. Ben güçlü bir insanım. Başaracağım. Bu buhranı üzerimden atacağım. Şu an kendime söz veriyorum. İyi yönlerimi sürekli arayacağım. Ben iyi yönü ağır basan bir insanım. Özgüvenimi bunun sayesinde kazanacağım.

Bir Şemsiye Nasıl Mübarek Olur?

 Yeşilçam filmlerini izlemeye bayılırım. Sık sık seyrederim. Tekrar tekrar izlediğim film sayısı sınırsızdır belki de. Kibar Feyzo, Davaro, ...