✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram
günlük yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2026 Pazar

Spontane Yaşamanın Bedeli



 Çok spontane yaşıyorum. Karşılıklı konuştuğum insanlarla sohbet ederken o an için en doğru şeyi söylüyorum. Sonra ne o insanın söylediğini hatırlıyorum ne de kendi söylediklerimi... Bana bazen "Ne konuştunuz?" diye soruluyor. Ben de bir şeyler geveliyorum. Sadece konuşmalar değil elbette; günlük yaşantım da keza öyle.

Ayın beşi maaş yatmış, her şey çok güzel. Borçlarımı yatırıyorum, faturalarımı ödüyorum. Sonra selametle... En rahat benim. Bundan sonra bir har vurup harman savurma dönemi başlıyor. Asla plan program yapamıyorum.

Sürpriz yapmak da hiç becerebildiğim bir şey değil. Gerçi hayatımda hiç kimseye sürpriz yapmadım. Nasıl yapılır onu dahi bilmiyorum. Beceremeyeceğimi düşünüyorum. Tafsilatlı düşünmek, her şeyi ayarlamak, ince ince hesaplamak... Ne bileyim, çok geriyor beni. Belki de ince ruhlu değilimdir.

Laflarımın nereye gittiğini de bilmiyorum mesela. Bu yüzden çok kavga etmişimdir insanlarla. "Sen bana bunu nasıl söylersin?" diye tepki gösteren çok olmuştur. Hani böyle "dangıl dungul konuşma" derler ya, işte biraz öyle konuşuyorum. Kötü niyetle yaptığım bir şey değil aslında. Anksiyete hastasıyım; her şeyi düşünme huyum vardır ama biraz saçma sapan şekilde. Daha çok en kötü ihtimali düşünmeye yarıyor bu özellik. Bir sıkıntı var ama ne olduğunu ben de tam bilmiyorum.

Böyle gitmeyeceğini de biliyorum. Zira bazen çok zorluk çekiyorum. Karşıdaki kişi bunu tutarsızlık, çelişki hatta yalan olarak algılayabiliyor. Kendince haklı da. Ben istediğim kadar kötü niyetli olmadığımı söyleyeyim; hayat gerçeklerle yaşanıyor. Kimse beni anlamak ya da beni olduğu gibi kabul etmek zorunda değil.

Üniversite zamanında uykum gelince uyur, acıkınca yemek yerdim. Saat gece oldu diye uyuduğum pek olmazdı. Belki de bugünkü hâlimin temeli o yıllarda atıldı. Oradan kalma bir alışkanlık olabilir.

Ama şunu da biliyorum: Hayatta plansız hiçbir şey olmuyor. En küçük, en basit iş için bile bir plan gerekiyor. Evrenin kendisi bile belirli bir düzen üzerine ilerliyor. Belki de benim asıl sorunum plan yapamamak değil; plan yapmanın gerekliliğini kabul edip onu bir türlü hayatıma yerleştirememek.

16 Nisan 2026 Perşembe

Konforun Tutsakları

 


İnsanların ihtiyaçları yıllar geçtikçe değişiyor, gelişiyor. Sürekli başka şeylere bağımlı hale geliyoruz. Hayatımızdan o şey kısa bir süreliğine dahi çıksa alt üst oluyoruz. Teknolojik gelişmelerden bahsediyorum elbette. En basitinden başlayalım…

Tekerlekten ele alalım. Bilmiyorum ama düşünüyorum ki tekerleği bulan insana “bunu nereden buldun, ne gerek vardı?” diyenler olmuştur. Ancak bugün baktığımızda tekerlek olmasa lojistik sektörü diye bir şey olmazdı, gıda sevkiyatı yetersiz kalırdı, şehirlerde birbirimizi yerdik. Sadece basit bir taşımacılık meselesi değil bu; iş yükümüzün ne kadar artacağını az çok tahmin edebilirsiniz.

Ateş örneğine gelelim. İnsanlar başta çiğ yemeği normal görürken, bugün kimsenin eti çiğ yiyebileceğini sanmıyorum. Hatta birçok ileri teknoloji, temelde ateş sayesinde gelişti. Sadece yiyecek değil; ısınma, aydınlanma, güvenlik… Hepsi onunla birlikte ilerledi.

Yukarıda saydıklarım, aşağı yukarı insanlık tarihi kadar eski icatlar. Bunlarsız bir hayat artık düşünülemiyor. Bir de Endüstri Devrimi’yle birlikte hayatımıza giren ve vazgeçilmez hâle gelen icatlar var ki insanı daha da düşündürüyor: Ne ara bu kadar bağımlı hale geldik?

Elektrikten başlayalım. Şu an hayatımızdaki çoğu eşya, alet edevat — aklınıza ne gelirse — elektrikle çalışıyor. İş dünyası tamamen elektriğe bağımlı. Evde elektrik kesilip biraz uzun sürünce, telefona sarılıp elektrik idaresini aradığınızı hatırlarsınız. Yıllar önce Türkiye genelinde saatler süren bir elektrik kesintisi yaşanmıştı; hatırlayanlar vardır. İnsanlar, jeneratörü olan marketlerde rafların arasında telefonlarını şarj ediyordu. Trajikomik bir manzaraydı. Hastaneler bazı bölümlerini kapatıp hastalarını başka yerlere sevk etmek zorunda kalmıştı. İnsanlar adeta bir uzvunu kaybetmiş gibi elektrik arıyor, bütün düzenleri alt üst oluyordu.

Cep telefonları, daha doğrusu artık yaygın adıyla akıllı telefonlar… Artık elimiz kolumuz durumunda. Çoğu işimizi onunla yapıyoruz. Bundan otuz sene önce “tuvalette uçak bileti alacaksın, havale yapacaksın” deseler “hadi oradan” derdiniz. Ama bugün telefonlarla yapabildiklerimizin sınırı yok. Şahsen ben geceleri ona bakmadan uyuyamaz oldum.

Beni en çok şaşırtan ise internet, özellikle de wi-fi teknolojisi. Ne ara bu kadar gelişti, ne ara hayatımıza bu kadar girdi, aklım almıyor. Buradan çektiğin bir fotoğrafın saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna gitmesi… Bu gerçekten tahayyül etmesi zor bir şey. Üstelik öyle büyük, gizli bilgilerden bahsetmiyorum; arkadaşına şaka olsun diye attığın saçma bir fotoğraftan söz ediyorum. Buna rağmen bu kadar hızlı, bu kadar kolay… Aklım almıyor. Bu kadar bağımlı olmamızı da anlamıyorum.

Daha akaryakıtı, içten yanmalı motorları, bilgisayarları, uydu teknolojisini saymadım bile. Teknoloji öyle bir noktaya geldi ki hayatımızın içine tamamen işlemiş durumda. Bu icatlar olmadan bir dünya artık neredeyse düşünülemiyor. Cebimizde taşıdığımız ufacık bir kutuya bağımlı hale gelmiş durumdayız. Evet, hayatımızı kolaylaştırıyor, o ayrı. Ama bu teknolojilerin bizden götürdükleri… O da başka bir yazının konusu.

7 Aralık 2025 Pazar

Parasını Yönetemeyen Bir Adamın İç Dökmeleri

 


Kuyruğu dik tut Emirhan. Evet, biraz borcun var; evet, bazı şeyler canını sıkıyor olabilir. Ama umutsuzluğa kapılma. Her şey yavaş yavaş yoluna girecek. Biraz batağa saplanmış olabilirsin, üstelik buna kendi rızanla girdin… ama kurtulmak da senin elinde. Korkacak bir şey yok; sadece bir süre kemer sıkacaksın, minimum harcama yapacaksın. Hesabı kitabı iyi yapman gerekiyor, o kadar.

Ben zaten oldum olası saçma sapan şeylere para harcamışımdır. Harcadıklarımı toplasam küçük çaplı bir araba galerisi bile açabilirdim. Para konusunda pek tutumlu biri olmadım hiçbir zaman. Ya acele etmişimdir, ya da ihtiyacım olmayan şeylere yönelmişimdir. Mesela telefon almaya niyetlenirim; kafamda bir model yokken dükkâna girerim, sonra ihtiyacımın çok üzerinde bir telefonla çıkarım. Tezgahtarlar beni öyle kolay kandırır ki…

İşin ilginci, ben de çok satış işi yaptım ama asla kandıran tezgahtar olmayı beceremedim. Adam dükkâna gelir: “Abi ne lazım?” derim. “Bu mu?” “Buyur.” “İyi günler.” Bir şey daha satayım, fazladan bir ürün kakalayayım kafasında hiç olmadım. Bu insanlar nasıl başarıyor, gerçekten bilmiyorum. Benim gibi olan başkaları da vardır elbet. İyi satışçı kendine güveniyor ve ne yapacağını iyi biliyor.

Sadece para harcamak da değil mesele. Çok borç verdim, çoğunu da geri alamadım. Benden borç istemezler aslında; muhabbet ederken “Bu ay çok sıkışığım.” der biri. Ben hemen atlarım: “İstersen vereyim.” O da mecburen “Ver” der. Parayı veririm, o an her şey güzel. Ama zaten sıkışık olan adam nasıl ödesin geri? Ödeyemiyor. Ben de verdiğimle kalıyorum.

İslam alimleri bu tip borca karz-ı hasen der; “Verilen borcu unutmak.” Yani öyle bir borç ki, geri gelirse ne âlâ, gelmezse de kalbin kırılmayacak. Ama benim de ihtiyacım var. İsteyemiyorum da. Öylece kalıyor. Yıllar sonra enflasyonda kuşa döndükten sonra geri alsam neye yarar…

Sanırım bir dönem maaşıma hiç ellememem gerekiyor. Ya da 30 gün çeken ayların 15 gün sürmesi… Artık neyse. Ama düzelteceğim. Her şey yoluna girecek. Gerçekten.

9 Kasım 2025 Pazar

Gülümsemeyi Unutmayan Adam

 


            Kuzenim bir AVM’de satışçı olarak çalışıyor. Onu bazen işe bırakmak için oraya giderim. Biraz AVM’de vakit geçiririm, benim için iyi oluyor. Kuzenimin çalıştığı katta çocukları eğlendirmek için müzik çalan, tren gibi giden bir araç var. Her gittiğimde dikkatimi çeker. Fahiş fiyatlı, 10 dakika AVM’nin o katında gezdiren, saçma çocuk şarkıları çalan arı şeklinde bir araç aslında. Aslında dikkatimi çeken araç değil onu kullanan abimiz.

            Bu abimizi ne zaman görsem gülümser. Beni tanımıyor, ben onu tanımıyorum. Bir kelam konuşmuşluğumuz yok -sadece kolay gelsin harici- ancak asla gülümsemesinin eksik olduğunu görmedim. Yeğenim yanımdayken araca binmemiş olsa dahi yanımızdan araç geçerken “merhaba paşam” der sürekli gülümseyerek. Bunu her çocuğa da yapıyor. Yani anlaşılan çocukları gerçekten çok seviyor.

            Orta yaşı biraz geçkin bu abimizi tanımak sohbet etmek isterim aslında. Ona “abi çocukları bu kadar nasıl seviyorsun?” ya da “bu kadar gülümsemek yormuyor mu seni?” diye sormak isterim. Öyle ya insanın derdi olur, sıkıntısı olur. Ya da gülümsemek istemez en basitinden. Bir çocuk ağladığında yanına geliyor, “güzellik sen niye ağlıyorsun?” diye sorar. Derler işte araca binmek istiyor. “bak şimdi annen-baban arıya binmeni istemiyor onları dinlemelisin” der gülümser.

            Çocuk sevgisi garip bir şey gerçekten. Yakın bir döneme kadar ağlayan çocuklardan nefret ederdim. Sesleri beynimi dağlardı. Yeğenim oldu olalı daha bir tahammül eder oldum. Yine sevmiyorum o ayrı. O çocukla ilgilenmek, eğitimine ayrılan süre çok fazla zahmetli bir iş. Çocuk büyütmek asla kolay değil.

            Çocuk eğitimi de elbette çok zor. Bazı aileler çocuklarına patronun kim olduğunu gösterirlerken bazı aileler daha yumuşak davranıyor. Kimisi şımarmasına göz yumarken kimisi çocuğu robota çevirmiş. Benim bunların hangisi doğrudur diyebileceğim bir nokta yok. Asla bilmiyorum. Çocuğumun olmaması bu konuda elimi kolumu bağlıyor. Bir çocuk istiyor muyum onu da bilmiyorum. Çok büyük bir sorumluluk olduğuna hemfikiriz ancak. Çocuk ilerleyen yaşlarında “senin gibi babanın ta… bilmem ne” derse ne derim? Düşünebilir yani.

            Babalarıyla sorun yaşayan çok arkadaşım oldu. Ben de onlardan olmak istemiyorum elbette. Mükemmel bir evlat yetiştirmek mümkün değil tabi. ancak hani derler ya vatana millete hayırlı bir evlat olsun diye. Ben de onu istiyorum. Yukarıda anlattığımız abimiz de en azından on dakika da olsa çocukların hayatına dokunan bir insan. Keşke hepimiz çocuklara bu kadar dokunabilsek.

26 Eylül 2025 Cuma

Yeni İşin Telaşı ve Umudu

 


            İşimde yeni olduğumdan mıdır bilmem eve girdiğimde canım sıkılıyor. Altı aydır işsizdim haliyle bunalmıştım. Bu iş gerçekten meşgale oluyor. Tır indir, boşalt, yükle, konteyner eşleştir, aman doğru malı yüklet, bayağı iyi oluyor. Bazen müdürüm “sen işe erken başlıyorsun, erken çık bugün” diyor. Tabi erken çıkmak çok iyi oluyor. Ama içimden bir ses “işimi çok sevdim biraz daha durayım” diyor. Ancak tabi bunu onlara aksettirmiyorum. Yarın bir gün saçma angaryaları da yükleyebilirler erken çıkmadığım için.

            Yükleme, boşaltma yaparken çok telaşlanıyorum. Etrafımdaki insanlara da bu yansıyor. “Çok heyecanlısın, sakin ol at ile deve değil bu iş” diyorlar. Hata yapmaktan çok korkuyorum. Yöneticilerimi can kulağıyla dinliyorum. Her dediklerini not alıyorum. Her sorunu onlara iletiyorum. Boşluğa düşüp ne diyeceğimi bilemediğim de oluyor. Geçmiş çağrı merkezi kötü deneyimlerimden o da.

            Her şey yerli yerinde mi diye sürekli kontrol ediyorum. Mal doğru yüklendi mi, malın devamı var mı, eksik bir şey kaldı mı? En çok zorlandığım mail trafiği. Hangisi beni ilgilendiriyor, hangisi ilgilendirmiyor onu pek anlamıyorum. Tekrar tekrar sormaktan da korkuyorum aslında. Yöneticilerim sor çekinme diyor. Bu korku bana nasıl yerleşti bilmiyorum. Neden korkuyorum? Aslında korkacak bir şey yok. İletişim yeteneklerimin iyi olmasını isterdim.

            Bu işe dört elle sarıldım. Benim istediğim düzeyde bir kazancı var, altımda arabam, kendime ait bir masam. Hep istediğim bir iş. Eğer bu işi de başaramazsam o hiç sevmediğim beğenmediğim fabrikada asgari ücretle çalışmak zorunda kalacağım. Sabahın kör karanlığında çıkacağım evden. Tek vasfı makine açabilmek olan bir posta başı altında küfür kıyamet çalışmak zorunda kalacağım. Sigara içmek için mola saatini bekleyeceğim. Tuvalete gitmek için izin isteyeceğim. Hasta olduğumda yalvar yakar izin alacağım. Herkes sana vasıfsız gözüyle bakacak. Geçmişin, yaşantıların, tecrübelerinin hiçbir önemi yok. Değerin asgari ücret…

            Fabrika işçilerini asla küçümsemiyorum. Benim eleştirim patronların gördükleriydi. Patronlar böyle görüyor bu işçileri. Sınıfsal tartışma tabi ki başka bir yazının konusu. Türkiye’de ki fabrika işçisinin durumu bu.

            Belki de bu kadar büyüttüğüm için stres ve heyecan yapıyorumdur belli mi olur. Her şey düzgün gidiyordur belki de. Müdürüm “sen iyisin” demedi mi? Sorun yok o zaman. Her zaman ki kuruntularım işte. Kötü bir şey yok. Stresimi kontrol altına almaya çalıştığımda göreceğim ki her şey hallolacak.

            Borçlarım çok ileri düzeyde, ilk maaşımı şimdiden elli yere böldüm henüz daha maaşımı almadığım halde. Ay sonunu iple çekiyorum. Hatta asıla asıla ellerim nasırlanmış durumda. Hiç bu kadar borç yükü altına girmemiştim. Üniversitedeyken parasız kalıyordum ama onlar hiçbir şeymiş. O zamanlar ne kadar büyük deyip geceleri uykularım kaçıyordu. Stresten sakallarım dökülürdü. Öyle değilmiş demek ki. Oldum olası borçlardan korkmuşumdur. Borçlar da biter bir gün. Her şey yoluna girer, tek derdim para olsa şu an keşke diyorum.

            Bu sefer farklı olacak. (çok kez söylemiş olsam da) her şey hallolacak, düzelecek. Her şeyi akışına bırak Emirhan. İhtiyacın olan tek şey zaman. Zamanla her şey oturacak. İnanıyorum.

13 Eylül 2025 Cumartesi

Yolda, Çarşıda, Hayatta: İnsan Hikâyeleri

 


            Bugün cumartesi olduğundan ben de havam değişsin diye ablamla alışverişe gittim. Her erkeğin başına geldiği oldu. Daha ikinci dakikada onun, o reyondan bu reyona koşmasına dayanamadım kendimi dışarı attım bir sigara yaktım. Bir yandan da sağa sola volta atıyordum. Sonra yaşlıca bir teyze geldi, merhaba oğlum deyip mağazanın önündeki boş gördüğü sandalyeye oturdu. Teyze dertli görünüyordu kendi kendine konuşuyordu. Belli ki dertleşmek istiyordu.

            Baştaki verdiği selama güvenerek yanına sokuldum sanki bana söylemiş üzerime alınmış gibi buyur teyze dedim. Teyze hazırda bekliyormuş ki hemen dökülüverdi. Üst komşusu varmış ve çocukları çok fazla gürültü yapıyormuş. “Migren hastasıyım evladım dayanamıyorum artık çok büyük zulüm oluyor artık” dedi. Birden kendimi tanımadığım biri hakkında dedikodu yaparken buldum. Anlattı, anlattı… Ben sadece haklısın, evet, doğrudur diyordum. Sadece teyzenin içini boşaltmasını bekliyordum.

            Sokakta yürürken tanımadığım insanlarla konuşmayı çok severim. Yeni hikayeler, yeni hayatlar duymak hoşuma gider. Üniversitede otostopla gezmemin bir sebebi de buydu, sürücülerle muhabbet sohbet etmek… Herkes doğruyu söylemeyedebilir. Misal konuştuğum kişi bir daha nereden göreceğim bunu diye hikaye de yazabilir. Ama bu da güzel bir nüans zira yepyeni bir hikaye çıkıyor bu sefer. Yerinde ve tadında palavra dinleyiciyi çok güzel sarabilir. Keyif verir yerinde olunca.

Erzurum’da Teyo Pehlivan diye bir karakter vardır. Efsaneleşmiş biridir, büyük palavracıdır. Bir gün Çin Seddi’nin inşaatında çalışmıştır, bir gün Hitler’in blitzkrieg’ine katılmıştır. Bir dönem fıkraları canlandıran bir programda Teyo Pehlivan, tiyatrocu Cumhur Saral tarafından hayat verilmiştir. Çoğu insan Teyo Pehlivan’ı bu program sayesinde yaratıldığını zannetse de çok eski bir karakterdir kendisi. Gerçekten de çok güzel hikayeleri vardır.

Bir gün yine otostoptayım, böyle karaktere sahip bir tırcı abiye rastladım. Adamın palavra sıktığına o kadar eminim ki. Ancak o kadar iyi konuşuyordu ki beni hipnoz etti adam. Yol boyu muhabbet ede ede ikişer paket sigara yaktık. Hatta gideceğim yerden vazgeçip adamın gideceği yere gittim. O kadar eğlendiğim başka yolculuk pek hatırlamıyorum. Bir gün kocaman tırla 150 km hızla giderken radara yakalanmış, bir gün sevkiyat amirini dövmüş, bir gün askerde komutana basmış küfrü. Liste o kadar uzun ki hangi birini anlatayım.

Kimseyi yalana teşvik etmiyorum elbette. Koca koca insanlar yalanın kötü bir şey olduğunu gayet iyi bilir sonuçta. Bu dediklerim insanları eğlendirmek için yapılan palavralar. Belki de palavralar, hayatın zor anlarına serpilmiş tuz biber gibidir. Sıkıcı günlerimize renk katar, bizi bir süreliğine dertlerimizden uzaklaştırır. Çünkü bazen bir teyzenin iç dökmesi, bazen de bir tırcının palavra dolu hikâyesi, insana en gerçek şeyden daha çok iyi gelebilir.

Yeni İş, Yeni Düzen

 



            Son bir haftadır yeniden bir işe girdiğimden mütevellit yazı yazmıyorum. Sebebi de eve gelip direkt yatağa geçip uyuyakalıyorum. Sonra uyanıp dişlerimi fırçalayıp duşa girip yeniden uyuyorum. Bu kadar yorulacak ne yapıyorum? Aslında hiçbir şey, sadece o kadar süredir işsiz kalmanın getirdiği ataleti atıyorum üzerimden. Erken kalktığım erken yattığım için şimdiye kadar ki uyku düzenimi değiştirmeye çalışıyorum.

            Yeni işim daha önce hiç yapmadığım bir iş. Ne çağrı merkezi ne mavi yaka bir iş. Yine bir gün telefonum çaldı. Arayan uzun zamandır görüşemediğim bir dostumdu. “Birader blogunun sıkı takipçisiyim, sana bir iş buldum seni şu çağrı merkezi döngüsünden kurtaralım artık” dedi. Bu sefer diğerleri gibi benden haber bekle gibi yaklaşmadı öğleden sonra falanca yere git dedi. Gittim konuştum iki saat içinde işe kabul edildim. Mutluluktan havalara uçuyordum. Kendisine nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum.

            Yaptığım iş tır sevkiyatı ayrıca ofis işleri. Gelen malların diğer tıra doğru aktarılmasını sağlıyorum. Bundan arta kalan zamanlarda da şirketin arabalarıyla ilgileniyorum. Ayrıca bankaya notere kargoya gidiyorum. Yani joker eleman sayılırım. Kırk yıl düşünsem ehliyetimin bir işe yarayacağını düşünmezdim. Kaldı ki çok iyi de araba kullandığım söylenemez. Ablama ait olan emektar bir Megane kullanıyordum ve sadece ona alışıktım. Geçenlerde bir komşumuz arabamı kullanır mısın falanca yere gidilecek dediğinde arabayı kullanamamıştım. Yine öyle bir şey olacak sandım ama çok şükür olmadı. Telaşımı bastırabiliyorum. Şimdiye kadar farklı iki araba kullandım daha da kullanacağa benziyorum.

            Her arabaya bindiğimde başıma bir hal gelmesin diye dua ede ede sakin sakin kullanıyorum. Ah! Bir de yol bilgim olsa mükemmel olacak. Her yere navigasyonla gitmek o kadar zulüm ki. Telefonu koyacak yer bulmak da zor. Benim arabamda sorun yok da farklı arabalarda zorlanıyorum.

            Bana tahsis edilen araba oldukça konforlu bir hafif ticari araç. O kadar keyifli ki kullanması dediğim gibi şimdiye kadar kullandığım Megane garibim kaldı. Ama o araç ilk göz ağrım tabi, onun yeri ayrı.

            Müdürüm çok yardımcı olmaya çalışan biri anlamadığım yığınla şeyi tekrar tekrar soruyorum. Hiç gocunmadan cevap veriyor. Ancak maalesef birkaç hafta sonra gidiyor kendisi yeni bir müdürümüz olacak. Pazartesi yeni müdürümüz gelecek, kendisini oldukça merak ediyorum. Nasıl birisi ketum mu, neşeli mi, agresif mi, sakin mi, hiç bilmiyoruz. Sadece rahat çalışacak biri olsa yeterli benim için.

            İşi anlamaya çalışıyorum hala belli nüansları anlamış değilim, müdürüm acele etme anlarsın diyor. Anlamak zorundayım kendisi gittiğinde dımdızlak kalmamak için hızlıca anlamam lazım. Hangi palet nereye, hangi liman, hangi konteyner yığınla bilgi var. Ek olacak sürekli tırcı abilerle konuşuyorum. Burada otostop zamanları onlarla yaptığım muhabbet oldukça işime yarıyor. Geldiklerinde bir sigara uzatıyorum “yolculuk nasıldı abi sakin ol acele etme” deyip oturtuyorum. Böylelikle rahatça yükleme boşaltma yapabiliyoruz.

            Tabi depo sorumlusu da oldukça yardım ediyor. Maalesef o da ay sonu işi bırakacak. Zaten benim işime yarayacak herkes işi bırakıyor. Bir an önce işi kavramam lazım. Ama bu sefer sakinim mutluyum işimi seviyorum. Kendimi geliştirmeye hevesliyim.

13 Ağustos 2025 Çarşamba

Komşuluk Masalları ve Gerçekler

 


            Eskiden komşuluk diye bir kavram vardı. Bu çok önemliydi çünkü dilimize bile pelesenk olmuş “konu komşu duyarsa ne yaparız?” diye bir laf bile vardır. Aslında bu söz komşuluğun çok güzel bir şey olduğundan bahsetmiyor. Her şeye burnunu sokan komşulardan bahsediyor olsa da “komşuda pişen bize de düşer” diye bir lafımız da vardır elbette. Ben bu yazıda romantik komşuluk şöyle güzeldi böyle güzeldi diye anlatmayacağım ancak.

            Sokağımızda eskiden kalma bir komşuluk anlayışı vardır. Herkes birbirini tanır nispeten samimidir de. Evlerimize girip çıkarız hatta. Balkonda birbirimizi görünce selam veririz, yolda görmüşsek çaya davet ederiz. Ancak şimdi anlatacaklarım bunların dışında.

            Sokağımıza bir iki kişi taşındı son zamanlarda ben genelde dikkat etmem buna kuzenim genelde dikkat eder. O, mahallede ki herkesin arabasını tanır kimin hangi eve girip çıktığına dikkat eder. Gözlem yeteneği olduğundan tabi. Bende de öyle bir yetenek olsun isterdim. Neyse konumuz o değil. Evimizin altında küçük bir boşluğumuz var apartmanımızda üç adet araba var boş gördükçe birimizden biri o boşluğa çeker arkasını boş bırakır ki araba rahat girip çıkabilsin diye. Bu bahsettiğim kişiler o boşlukta araba varken gelip arabanın arkasına araba bırakıyorlar ve bir numara dahi koymuyorlar. Biz de yana yana arıyoruz ki adam gelsin arabasını çeksin de arabayı çıkaralım. Ayrıca bu şahıslar ilginç şekilde biz onların kapısının önüne araba bırakırsak sileceklerimizi kaldırıyorlar. Bu insanı çıldırtan bir şey

            Derdim tabi ki benim kapımın önüne araba bırakmasın değil yol belediyenin yolu benim bir hakkım yok bunda elbette ama insan dikkat etmeli değil mi bunda ben çekince yaygara koparıyorsun ama sen çekiyorsun arabanı. Hani eşitlik?

            Bir başka manyak komşu da arka sokakta oturuyor. Benim odam onun bahçesine bakıyor haliyle görüyorum onu. Kocaman bir motoru var. Her iki üç günde bir gece gündüz demeden motoru çıkarıyor bahçede gür gür ses yapıyor. Saatlerce yapıyor bunu. Motoru çalıştırıyor sürekli durduğu yerde gaz veriyor. Motor o kadar büyük ve güçlü ki sesine katlanmak gerçekten çok zor. Rahatsız olanlara motora ayar yapığını sanki keyfinden yaptığını söylüyor. Birkaç defa var gücümle haykırıp susturmasını söyledim. Hemen ses kesiliyor ondan sonra ancak sonra ki günler devam ediyor. Polise şikayet etmeyi düşündüm ancak özel mülkünde istediğini yapabilirmiş. Birkaç polise sordum zira.

            Kuzenim komşumuzla evlendi. Onlar daha evlenmemiş, konuşurlarken başka bir komşumuz kızın annesine hemen yetiştirmişti. Kızcağızın annesi Allah’tan alttan aldı sorun da çıkmadı şükür. Zira kuzenim de öyle evlenilmeyecek biri değil. Şu an maşallah gayet mutlular. Allah bozmasın.

            Daha sokakta park yeri bulmanın zorluğunu ve kapısının önüne araba bırakmamız için yola duba atanları anlatmıyorum. Gerçekten çıldırmamak elde değil. Atalarımız “ev alma komşu al” lafını boşuna söylememiş diyor insan.

            Bu yazıda toz pembe aman komşuluk şöyle güzeldi komşu teyzelerimiz bize salçalı ekmek yapardı, balkonuna topumuz kaçtığında bize verir biraz da oyun oynardı demek çok isterdim ama bazen o teyzeler topumuza bıçak saplayıp keserdi de. Güllerini kırdık diye annemize babamıza şikayet ederlerdi. Eriklerine daldık diye küfür ederlerdi. Bu milletin bu toz pembe hayallerini hala anlamış değilim.

2 Ağustos 2025 Cumartesi

Bir Çalar Saatin İtirafları

 



            Senden nefret ediyorum, her sabah bana ana avrat küfrediyorsun. Halbuki işimi yapıyorum. Evet benim doğru tahmin çalar saatin. Her gün sadece işimi yapıyorum sabahları seni kaldırıyorum. Hak ettiğim bu mu? Her sabah küfür dinlemek... Patronunla ettiğin kavgadan bana ne, işe gitmek istemiyorsan bana ne? Tembel pezevenk! O kadar üşengeçsin ki yıllardır seninleyim tüm insanlar artık telefonuyla uyanırken sırf sürekli yeniden alarm kurmamak için beni atmıyorsun kullanıyorsun. Yıllardır aynı komodindeyim kardeşim, insan sıkılır da değiştirmek ister ya hu!

            İşte yine başlıyoruz, saat gece iki beyefendi yatağa yeni giriyor. Madem uyanamayacaksın sabah, erken gir şu yatağa değil mi? Gamsız da herif, yatağa giriyor kafayı yastığa koyuyor pat diye uyuyor. İnsan biraz düşünür bugün ne yaptım nasıl geçti gün ne bileyim ettiğin kavgayı kafanda çevir, şöyle derdim böyle derdim diye. Nasıl uyuyabiliyor anlamıyorum. Sabah yine küfür kıyamet kalkıyor içerden seslerini duyuyorum yüzünü bile yıkamadan koştur koştur gidiyor işe.

            İnsanlar uyanmak için çalar saat kullanıyor halbuki sirkadiyen saat denilen mevhum elli yıl içerisinde mahvoldu. Gece çalışmak gibi saçma bir şey çıkarıldı. Yüce yaratıcı geceleri dinlenmek için yarattı. Gece çalışılmasını isteseydi insanoğlunun sağına soluna far yerleştirmez miydi? Lambanın bulunması şurada yüz yirmi senelik bir olay. İnsanoğlu on binlerce yıldır yaşıyor. Tüm dünya gece olduğunda uyuyor, gün aydınlandığında uyanıyor. İnsanlar gariptir gece gündüz sürekli uyanık. Çok merak ederim acaba tüm dünyada insanlar da dahil uyusaydı neler olurdu. Gerçi dünyanın yarısına güneş hala vuruyor. Saçma bir düşünce olurdu bu.

            Gece ilerliyor horultuların rahatsız etmiyor artık beni, alıştım. Dışardan gelen şehrin sesleri hala uyanık olanların var olduğunu bilmek rahatsız ediyor sadece. İnsanlar neden uyumuyor aklım almıyor. Akşam vakti duştan çıkmış yeni yıkanmış gecelikleri giymişsin, yatağa temiz çarşafları sermişsin, yatağa atıyorsun kendini, oh mis… Bundan büyük saadet var mı? Hele bir sabah olsun gör bak nasıl uyandırıyorum seni gene. En yüksek ayardayım gene, kulaklarının pasını alacağım gör sen.

            Saat gece beş oldu gene o sarhoş Kerim geçiyor sokaktan. Gene naralar atıyor umarsızca. Sen ona da küfür ederdin gene başladı Kerim diye. Kendi kendine anlatmaya başlıyordun sonra. “Sevdiğin kızı vermediler diye berduş oldun çıktın. Bu kadar içen adama kız verirler mi?” diye devam ediyorsun hep sonra. Kerim sabahları uyanmak zorunda değil barakadan hallice bir yerde yaşıyor. Kim ona alkol parası verirse işini yapıyor, akşama kadar uyuyor, sabaha kadar da içiyor. Sen kendi derdine yan. Patronun bu ay bizi çıkarır mı diye korkundan sabah ezanıyla uyanıyorsun.

            Ezan demişken sabah ezanında tüm köpekler havlamaya başlıyorlar. Neden havlıyorlar hala anlamış değilim. Korkudan mı, sinirden mi? Bir gün şey demiştin sen, ne demiştin dur bakayım “dinci kesim tüm kainatın Allah’ı tesbih ettiğini söyler” demiştin. Belki de öyledir kim bilir.

            Vakit daralıyor, uyanacaksın birazdan kim bilir hangi karıyı görüyorsun rüyanda. Geçen şirkette sıkıştırdığın Necla’yı mı yoksa? Sen telefonda konuşurken duydum. “karı ilik ilik oğlum sen ne diyorsun?” diyordun. İğrenç bir adamsın sen. Belki bana her sabah sövmesen yaptığın her şeye göz yumacaktım iyi arkadaş olacaktık. Belki ben seni tatlı tatlı uyandıracaktım her sabah o zaman. Belki de dediğim telefona geçecek beni emekli edecektin. Sesimi duymamak için de salona alacaktın beni. O zaman seni hiç rahatsız etmezdim. Bu  sefer güzel anılarına şahit olurdum. Belki hoşlandığın kızla buluşma saatini gösterecektim sana heyecanlı heyecanlı bana bakacaktın, dakikalarımı sayacaktın. Şimdi ne yapıyorum her sabah senin pis suratını görüp, küfürlerini işitiyorum.

            Vakit geldi birkaç dakika var gene o kulakları yırtarca çalan zilim duyulacak gece sona ermiş olacak. İşte geldi. “amına koyduğumun saati gene çalıyor. Bıktım siktiğim işinden.”

3 Haziran 2025 Salı

Yazı Yazmak mı, Dertleşmek mi?


 

 

Hiçbir şey yokken bilgisayarımı açtım. Aklımda bir şey yoktu. Bilgisayarı bile öylesine açmıştım. Bilgisayarı kurcalıyordum ki birden yazma programına girmiş bulundum. Yazmaya başladım. İlk kelime ikinci kelime ardından bir paragraf. Şu an sadece tuşlara basıyorum.

Normalde yazı işlerimi hep kâğıt kalemle yaparım. Genelde teknoloji işini yazıya karıştırmam. Bir heves diyelim buna. Arkada hafif bir müzik, yanımda çayım ve küllükte dumanı tüten sigaram. Şu an dünyaları verseler, bu huzuru değiştirmem.

Geçmişte biraz daktiloya merak salmıştım. Çat çut sesleri eşliğinde yazı yazmak eğlenceli gelmişti. Ancak belli bir müddet sonra her ses, müziklikten çıkıp kafana inen balyoz gibi oluyor. Yine de eğlenceli bir makine. Onunla ilgilenmek... şaryosunu yağlamak, tozunu almak, mürekkep doldurmak gibi işleri olması hoşuma gidiyordu. Ancak yanlış yazdığında kağıdı hışımla makineden alırsın. Küfrederek buruşturup çöpe atarsın. Sadece bir harf yanlış yazmışsındır. Ancak kağıt heba olmuştur. Şöyle bir çözümü var ama devlet dairelerinde kabul olmuyormuş. Şaryoyu oraya getiriyorsun. Üzerine tire yapıyorsun. Ardından daksilliyorsun. Tabi bu normal yazılar için.

Eski eşyaların sanki daha çok ilgiye ihtiyacı varmış gibi geliyor bana. Daktilo bunun güzel bir örneği. Ben yetişmedim ama banyo kazanları da öyleymiş. Odunu altına atarsın, suyu getirir üzerine dökersin, sonra tüm ev duman altı olur. Aile sırayla duşa girer. Rezillik yani.

Bir de merdaneli çamaşır makineleri… Yine ben yetişemedim ama annem anlatırdı. Başında bekleyeceksin, azar azar çamaşırı atacaksın, sonra çıkarıp o merdanelerden geçireceksin. Çoğu genç kızın saçları o merdaneye sıkışıp, kestikleri bile olmuş. Makinenin tek görevi kazanın dönmesi kalan işi zaten sen yapıyorsun. Ne anladım bu işten diyor insan. Merdaneden geçirdikten sonra bile yine elleriyle sıkarmış bazen annem. Birde balkona çıkarıp asması var ki o da zulüm. Bekliyorsun kurusun. Kuruduktan sonra da çamaşır kazık gibi tabi. Maçan yiyorsa giy bakalım.

Gene öyle eşyalardan el matkabı. Şimdiki gibi elektrikli ya da şarjlı değil. Kurma kolu var makinenin. Gariptir, şu anda makine dediğimizde elektrikli ya da fosil yakıtla çalışan şeyler gelse de bir dönemde bu aletlere de makine deniyor. Lisede fizik dersinde basit makineler dersini görmüştük. Makaralar bile makine sayılıyordu. Tabi makinenin tanımını bilmek lazım bunun için.

Oldum olası “şunu yazayım” diye masaya oturmam. Doğaçlama yaparım. Bu yüzden yazılarım hep günlük gibidir. Ama seviyorum böyle yazmayı. İşsiz güçsüz, kendi halinde bir adamım. Benimki biraz dertleşme. Kelimelerin hızlıca akmasını seviyorum sadece yazmak istiyorum.

Çocukken yazdıklarımı hatırlıyorum da… O kadar idealist yazmaya çalışırdım ki şimdi hatırlayınca yine o eski gülümseme yüzüme oturuyor. Halbuki dersi dinlememek için yazardım.

İnsan çocukken, gençken fazla idealist oluyor. Tüm dünyanın yükünü sırtlanmak, dünyayı değiştirmek istiyor. Ama yaş ilerledikçe, kantarın topuzunun öyle olmadığını suratına gelen bir silleyle anlıyorsun.

Gerçi o günleri özlemiyor değilim.

O yaşlarda insanın içinde tükenmez bir güç hissi oluyor.

Şimdiyse, sadece yazmak… Belki de hâlâ biraz o çocuğun devamıyım.

 

Bir Şemsiye Nasıl Mübarek Olur?

 Yeşilçam filmlerini izlemeye bayılırım. Sık sık seyrederim. Tekrar tekrar izlediğim film sayısı sınırsızdır belki de. Kibar Feyzo, Davaro, ...