✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram
hayat dersi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat dersi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Aralık 2025 Pazar

Parasını Yönetemeyen Bir Adamın İç Dökmeleri

 


Kuyruğu dik tut Emirhan. Evet, biraz borcun var; evet, bazı şeyler canını sıkıyor olabilir. Ama umutsuzluğa kapılma. Her şey yavaş yavaş yoluna girecek. Biraz batağa saplanmış olabilirsin, üstelik buna kendi rızanla girdin… ama kurtulmak da senin elinde. Korkacak bir şey yok; sadece bir süre kemer sıkacaksın, minimum harcama yapacaksın. Hesabı kitabı iyi yapman gerekiyor, o kadar.

Ben zaten oldum olası saçma sapan şeylere para harcamışımdır. Harcadıklarımı toplasam küçük çaplı bir araba galerisi bile açabilirdim. Para konusunda pek tutumlu biri olmadım hiçbir zaman. Ya acele etmişimdir, ya da ihtiyacım olmayan şeylere yönelmişimdir. Mesela telefon almaya niyetlenirim; kafamda bir model yokken dükkâna girerim, sonra ihtiyacımın çok üzerinde bir telefonla çıkarım. Tezgahtarlar beni öyle kolay kandırır ki…

İşin ilginci, ben de çok satış işi yaptım ama asla kandıran tezgahtar olmayı beceremedim. Adam dükkâna gelir: “Abi ne lazım?” derim. “Bu mu?” “Buyur.” “İyi günler.” Bir şey daha satayım, fazladan bir ürün kakalayayım kafasında hiç olmadım. Bu insanlar nasıl başarıyor, gerçekten bilmiyorum. Benim gibi olan başkaları da vardır elbet. İyi satışçı kendine güveniyor ve ne yapacağını iyi biliyor.

Sadece para harcamak da değil mesele. Çok borç verdim, çoğunu da geri alamadım. Benden borç istemezler aslında; muhabbet ederken “Bu ay çok sıkışığım.” der biri. Ben hemen atlarım: “İstersen vereyim.” O da mecburen “Ver” der. Parayı veririm, o an her şey güzel. Ama zaten sıkışık olan adam nasıl ödesin geri? Ödeyemiyor. Ben de verdiğimle kalıyorum.

İslam alimleri bu tip borca karz-ı hasen der; “Verilen borcu unutmak.” Yani öyle bir borç ki, geri gelirse ne âlâ, gelmezse de kalbin kırılmayacak. Ama benim de ihtiyacım var. İsteyemiyorum da. Öylece kalıyor. Yıllar sonra enflasyonda kuşa döndükten sonra geri alsam neye yarar…

Sanırım bir dönem maaşıma hiç ellememem gerekiyor. Ya da 30 gün çeken ayların 15 gün sürmesi… Artık neyse. Ama düzelteceğim. Her şey yoluna girecek. Gerçekten.

9 Kasım 2025 Pazar

Gülümsemeyi Unutmayan Adam

 


            Kuzenim bir AVM’de satışçı olarak çalışıyor. Onu bazen işe bırakmak için oraya giderim. Biraz AVM’de vakit geçiririm, benim için iyi oluyor. Kuzenimin çalıştığı katta çocukları eğlendirmek için müzik çalan, tren gibi giden bir araç var. Her gittiğimde dikkatimi çeker. Fahiş fiyatlı, 10 dakika AVM’nin o katında gezdiren, saçma çocuk şarkıları çalan arı şeklinde bir araç aslında. Aslında dikkatimi çeken araç değil onu kullanan abimiz.

            Bu abimizi ne zaman görsem gülümser. Beni tanımıyor, ben onu tanımıyorum. Bir kelam konuşmuşluğumuz yok -sadece kolay gelsin harici- ancak asla gülümsemesinin eksik olduğunu görmedim. Yeğenim yanımdayken araca binmemiş olsa dahi yanımızdan araç geçerken “merhaba paşam” der sürekli gülümseyerek. Bunu her çocuğa da yapıyor. Yani anlaşılan çocukları gerçekten çok seviyor.

            Orta yaşı biraz geçkin bu abimizi tanımak sohbet etmek isterim aslında. Ona “abi çocukları bu kadar nasıl seviyorsun?” ya da “bu kadar gülümsemek yormuyor mu seni?” diye sormak isterim. Öyle ya insanın derdi olur, sıkıntısı olur. Ya da gülümsemek istemez en basitinden. Bir çocuk ağladığında yanına geliyor, “güzellik sen niye ağlıyorsun?” diye sorar. Derler işte araca binmek istiyor. “bak şimdi annen-baban arıya binmeni istemiyor onları dinlemelisin” der gülümser.

            Çocuk sevgisi garip bir şey gerçekten. Yakın bir döneme kadar ağlayan çocuklardan nefret ederdim. Sesleri beynimi dağlardı. Yeğenim oldu olalı daha bir tahammül eder oldum. Yine sevmiyorum o ayrı. O çocukla ilgilenmek, eğitimine ayrılan süre çok fazla zahmetli bir iş. Çocuk büyütmek asla kolay değil.

            Çocuk eğitimi de elbette çok zor. Bazı aileler çocuklarına patronun kim olduğunu gösterirlerken bazı aileler daha yumuşak davranıyor. Kimisi şımarmasına göz yumarken kimisi çocuğu robota çevirmiş. Benim bunların hangisi doğrudur diyebileceğim bir nokta yok. Asla bilmiyorum. Çocuğumun olmaması bu konuda elimi kolumu bağlıyor. Bir çocuk istiyor muyum onu da bilmiyorum. Çok büyük bir sorumluluk olduğuna hemfikiriz ancak. Çocuk ilerleyen yaşlarında “senin gibi babanın ta… bilmem ne” derse ne derim? Düşünebilir yani.

            Babalarıyla sorun yaşayan çok arkadaşım oldu. Ben de onlardan olmak istemiyorum elbette. Mükemmel bir evlat yetiştirmek mümkün değil tabi. ancak hani derler ya vatana millete hayırlı bir evlat olsun diye. Ben de onu istiyorum. Yukarıda anlattığımız abimiz de en azından on dakika da olsa çocukların hayatına dokunan bir insan. Keşke hepimiz çocuklara bu kadar dokunabilsek.

3 Haziran 2025 Salı

Dört Aydır İşsizim: Hayat Bana Ne Öğretti?


Bir buçuk yıl boyunca hayatımda hiç deneyimlemediğim bir işi yaptım: çağrı merkezi.

Hayatım boyunca çekiç sallamış, yük taşımış, kablo döşemiş biri olarak bir anda kendimi ekran başında, kulaklık takıp klavyeyle iletişim kurarken buldum. Başlangıçta farklı ve rahat gelmişti. Hatta eğlenceli bile diyebilirdim.

Ta ki ofisin görünmeyen duvarlarına çarpana kadar…

Her sabah "Günaydın canım, bugün ne kadar güzelsin!" diye başlayan cümlelerin ardından, mutfağa geçince "O üstündekini gördün mü? Tam bir demode!" tarzı fısıldaşmalar...
Yöneticilerin arka planda, "Tazminatları fazla olmuş, mobbing yapalım da kendileri çıksın," diye konuşmaları...
Mutfakta yenen yemeklerin yanında servis edilen dedikodular, terasta içilen sigaralara karışan ikiyüzlülükler...

Bir süre sonra sadece bedenim değil, zihnim de yorgun düşmeye başladı. Ve sonunda, hedef haline gelip sistematik mobbinge uğradım. Tüm o psikolojik baskılara daha fazla dayanamayarak işten ayrıldım.

"Hayat bitti" dedim kendi kendime. Yorulmadan çalışabileceğim başka bir iş bulamam sanmıştım. Ama daha bir hafta bile geçmeden telefonum çaldı ve benzer bir iş için çağrıldım. Koşar adım gittim ve başladım.
Ama bu sefer fazla sürmedi. "Performans eksikliği" denilerek işime son verildi.

Ve işte hikâyem asıl o noktada başladı.

Yakın arkadaşlarım, bu süreçte bana çok destek oldular. Hem maddi hem manevi olarak...
Hesaplarım ödendi, cebime harçlık bırakıldı. "Sonra verirsin"ler havada uçuştu.

Ama işin aslı, bu bile insana ağır geliyor.

O paralarla birlikte bazı kelimeler de cebime sıkıştı sanki. Eskiden ağzıma geleni rahatça söyleyebilirken, artık sözlerimi daha dikkatli seçer oldum. Çünkü istemesem de şu cümle kulağımda çınlıyordu:
"Paranı ben veriyorum, neden böyle konuşuyorsun?"

Ailem, her ne kadar "Boşver, kafana takma" dese de, bir sabah kahvaltıya geç kalktığımda “Gece yatmaz, sabah kalkmaz olmuşsun,” laflarını duymaya başladım. Dışarı çıksam, “Paran yok, nereye gidiyorsun?” soruları ardı ardına geliyordu.

Aynı apartmanda yaşadığımız akrabalarım da durmadı:
“Bir arkadaşın çalıştığı fabrika var, temizlikçi arıyorlar. Sigorta yok ama olsun, iş iştir.”
Bu sözlerde iyi niyet olabilir. Ama insanın ruhu daralıyor, giderek yalnızlaşıyor.

Kuzenimle samimiydik. Ama işte bir gün dışarı çıkacağımı duyunca şöyle dedi:
“Tabii abi, ben o kadar maaş alıyorum Kadıköy'e gitmiyorum, sen geziyorsun.”
Küçük bir cümle. Ama yüreğe saplanan koca bir bıçak gibi…

Bu dört ay bana çok şey öğretti.

Aslında çalışırken tembelmişim. Zira işten çıkar koştur koştur eve gelir sadece telefona bakardım. Şu an en azından ne zamandır boşladığım kitaplarıma zaman ayırabiliyorum. Zira tüm gün aynı şeyi yapmak gerçekten yoruyor. Bir zamanlar odamda geçirdiğim vakitler bana huzur verirken, şimdi aynı duvarlar üzerime üzerime geliyor. Eskiden keyif aldığım şeyler anlamını yitirdi. Hatta zevklerimi bile değiştirdim. Yeni şeyler arıyor, başka meşgalelerle oyalanmaya çalışıyorum.

İşsizlik yalnızca cebindeki parayı değil, içindeki hevesi, motivasyonu ve çoğu zaman kendine olan saygıyı da alıp götürebiliyor. Eğer sağlam bir psikolojin yoksa, bu sessizlik insanı içeriden içeriye kemiriyor.

Ama hâlâ yazabiliyorum.
Hâlâ anlatacak şeylerim var.
Ve hâlâ bir umut kırıntısı taşıyorum içimde.

İşsizliğin bana öğrettiği en büyük şey şu oldu:
Kendini tanımalısın bu süreç insanı kırılgan yapabiliyor. 
Bir işi kaybedebilirsin, ama kendini kaybetmemen lazım.

Çünkü sen kendini ayakta tuttuğun sürece, bir gün yeniden başlayabilirsin.

Konuşmayı Beceremeyen Birinin Yazıları

  Saatlerdir boş ekrana bakıp duruyorum. Bu sefer yine “Şöyle girme şu yazılara.” diyorum kendi kendime. Yazmaya değer hiçbir şey bulamadım ...