✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram
toplumsal eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
toplumsal eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2026 Pazar

Kemal Sunal Filmlerinin Hâlâ Güncel Olması Korkutucu




Bu hayatta en çok sevdiğim şey Kemal Sunal filmlerini tekrar tekrar izlemektir. Hiçbir filmde bu tadı almıyorum. Tabii bu biraz nostalji duygusundan kaynaklanıyor olabilir ancak o dönemki filmlerde sanki adını koyamadığım bir şey var ve kendine bağlıyor.

Çevrenize, tanıdıklarınıza hatta sokaktan geçen her insana sorsanız aşağı yukarı aynı şeyleri söyleyeceğine eminim Kemal Sunal için. Rahmetli bu halka mâl olmuş bir şahsiyetti kendisi. Çok şükür bu iktidarı göremeden vefat etti de herkesin politikleştiği, ikiye bölündüğü, sanatçıların da ondan bundan diye etiketlendiği dönemde yaşamayıp herkes tarafından sevilerek vefat etti kendisi. Zira fikri yapısını tahmin ettiğim biri ve bu dönemde ne tarafta duracağını çok iyi biliyorum.

İhsan Yüce’nin ilmek ilmek dokuyup yazdığı, kendisinin mükemmel bir şekilde hayat verdiği, salt bir mizah içermeyen filmleri bugün hâlâ aynı sorunların devam ettiğini gösteriyor. Hâlâ Kibar Feyzo filmindeki feodal düzen belki öyle bir şekilde yok ancak artıkları, pislikleri devam ediyor. “Grev, ekmek, işçiler kardeş patron kalleş” repliği hâlâ daha güncelliğini korumuyor mu?

Siyasi güldürü filmi olan Zübük, bugün aradan kırk küsur sene geçmesine rağmen güncelliğini koruduğu için günümüz iktidarı tarafından defacto olarak sansür uygulanmıyor mu? Yandaş olan Kanal 7 yayın haklarını satın almış, kendi kanalı dâhil hiçbir yerde yayınlatmıyor. Ya da Kiracı aynı olayları günümüzdeymiş gibi anlatmıyor mu? Bu liste uzar gider. Her filmi tek tek anlatmanın manasının olmadığını düşünüyorum.

Bu filmleri izlerken kahkahalara hâlâ boğuluyoruz evet. Lakin eskiden güldüğümüz şeyler artık gün geçtikçe canımı yakmaya başladı. Yukarıda bahsettiğim gibi hâlâ işsizlikle boğuşuyoruz. Hâlâ patronlar kanımızı emiyor. Hâlâ birileri üzerimizden paralar kazanmaya devam ediyor. Liyakatsizlik, rüşvet, iltimas almış başını gitmiş durumda.

Bunların çözümü yeni bir Kemal Sunal’ın gelip film yapmasını beklemek değildir. Kendisi döneminde eleştirmiş, hatta yerden yere vurmuştur muhataplarını. Bizim de bunu yapmamız gerekmektedir.

Asıl mesele, o filmleri izleyip gülüp geçmek değil; gülümsetirken aslında neye güldüğümüzü fark edebilmektir. Çünkü bazı şeyler sadece filmde kalmıyor, hayatın içinde tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Belki de bu yüzden Kemal Sunal filmleri eskimiyor. Eskimeyen şey film değil, anlattığı gerçekler oluyor.

İnsan en çok da buna gülmeye devam ederken, bir yandan da içten içe düşünmeden edemiyor: Biz gerçekten değiştik mi, yoksa sadece sahneler mi aynı kaldı?

23 Nisan 2026 Perşembe

Bir Paylaşım Kadar Duyarlıyız



 İnsanlar duyarlı olabilir, olmalılar da zaten. Ancak Türkiye’de duyarlı olmak, çoğu zaman sosyal medyada önceden hazırlanmış slogan sözler ve görseller içeren paylaşımlar yapmakla sınırlı kalıyor. Elbette sosyal medyanın gücü yadsınamaz. Elbette yeterli kitle, yeterli baskıyı oluşturduğunda bir şeyler değişebiliyor bazen. Ancak bazen…

Başka ülkelerde hükümetleri düşürebilecek, kabineleri istifaya zorlayabilecek türden olaylar Türkiye’de yaşandığında; belli bir kesim birkaç hikâye paylaşır, hashtagler oluşturulur ve mesele unutulur gider. Özgecan Aslan cinayetini kaçımız hatırlıyoruz? Ya da Narin cinayetini?

Sosyal medya belki de en çok Gezi Parkı olayları sırasında etkili oldu. İnsanlar Twitter üzerinden örgütlenmiş, sokaklar dolmuş, gösteriler günlerce, haftalarca sürmüştü. Günümüze daha yakın sayılabilecek bir örnek ise Saraçhane gösterileriydi. Yine sosyal medya üzerinden bir örgütlenme vardı ancak birkaç gün sürdü ve Gezi Parkı kadar geniş bir kitleye ulaşamadı. Paylaşımlar yapıldı, hashtagler havalarda uçuştu. Ama hükümet düşmedi, kimse istifa etmedi. Elbette o dönem ile bugün arasında pek çok değişken var. Muhalefet partilerinin tavrı, toplumsal hava, hatta dönemin ruhu bile birer etken sayılabilir.

Netice itibarıyla paylaşanlar paylaştığıyla kaldı, hapis yatan hâlâ hapiste. Elbette “paylaşım yapılmasın” demiyorum. Sadece diyorum ki; belki yüzde biri işe yarıyor. Her sene “23 Nisan kutlu olsun”, “1 Mayıs kutlu olsun” diye paylaşmak bir şey değiştirmiyor. Atatürk’ün sigarasını derin derin çektiği bir fotoğrafı paylaşmak da, Karl Marx’ın Komünist Manifesto’sundan alıntı yapmak da devrimi getirmiyor.

Instagram’a giriyorsun, ardından galerine girip süslü bir iki cümle yazılmış bir görsel buluyorsun. O an bir heyecan geliyor; bunu paylaşırsam sanki bir şeyler değişecekmiş gibi hissedip “paylaş” butonuna basıyorsun. Peki ne değişiyor? Hiçbir şey… Dijital bir ayak izi daha.

Belki bu yazdıklarım baştan aşağı yanlıştır. Ben bir kanaat önderi değilim. Fikirlerim de öyle çok önemli değil. Sadece içimi döküyorum.

Bu paylaşımlar insanın içini bir nebze olsun rahatlatıyor, bunu inkâr edemem. Ülke bir çıkmazın içine sürüklenmiş, değerler aşınmış, saygı duyduğumuz pek çok şeyin içi boşaltılmış durumda. İnsanlar belki de “birine dokunurum” umuduyla paylaşıyor. Bu da yadsınamaz.

Bir gün bu paylaşımlara ihtiyaç duymayacağımız günlere dönebilmek ümidiyle, bu yazıya da noktayı koyuyorum.

23 Ocak 2026 Cuma

Hastane Kokusu



    Geçenlerde acile gitme ihtiyacı duydum. Gece kafamı kaldıramıyordum, öksürmekten uyuyamıyordum. Oldum olası hastaneye gitmekten nefret ederim. Annem ben çocukken hastanede çalışırdı. Onun yanına gittiğimde o iğrenç dezenfektan ve ilaç kokusu burnuma dolardı. Hâlâ hastaneye her gidişimde o kokuyu aldığım anda o günler gelir aklıma.

    Çocukluğumdaki eski, küflü; duvarları boyaları sökülmüş, dökülmüş hastaneler… Yer yer karanlık koridorlar… Bazen kırpıştıra kırpıştıra yanan lambalar… O sahne beni çok gererdi. Çocukken gittiğim doktor, on–on beş tane penisilin iğnesi verip yollar; takip eden günlerde popomun acısıyla gezer dururdum.

    Günümüzde hastaneler artık böyle değil, daha modern. Ama içeride artık çalışan doktor kalmadı. Hükümetin agresif sağlık politikaları sistemi çökme noktasına getirdi. Dünyada da en kabul edilebilir mesleklerden biri doktorluk olduğu için, doktorlarımız birer birer şanslarını yurt dışında aramaya başladı. En bilinen örnek: cildiye randevusu. İnsanlar aylarca bulamıyor. Çoğu hastanede sadece bir tane cilt doktoru var.

    Elbette bu kaçışın sebebi sadece politikalar değil. Halkımızın birçok sorunu şiddetle çözebileceğine inanmasından kaynaklanan doktorlara yönelik şiddet de cabası…

    Bir yakınınızı kaybettiniz; ameliyathane önünde ya da yoğun bakım kapısında ağlıyorsunuz diyelim. Buna kimse bir şey diyemez, acınız sonuna kadar haklı. Ama “Onu siz öldürdünüz” demenin manası nedir? Doktor, hayat kurtarmak için bu mesleğe başlarken yemin eder. Bilerek bir insanı öldürmek —sadist değilse— isteyemez. Hastayı tanımaz, bir garezi yoktur. Ambulansla gelirken zaten kalbi iki kez durmuş birinden bahsediyoruz. Yani onu hayata döndürmek çoğu zaman bir mucizedir.

    Acile gittiğimi anlatıyordum… Sıramı aldım, beklemeye başladım. Saatler sürdü. Önümde belki elliden fazla insan vardı. Beklemekten çok yorulmuştum. Herkes aşağı yukarı aynı şikâyetle gelmişti. Bekleyen herkes homurdanıyordu. Çoğu kişi “Bunların keyfini bekliyoruz işte” diyordu. Doktora çıkışmak kolaydı.

    Ama kimse içerdeki pratisyen doktorun nöbetinin kaçıncı saatinde olduğunu düşünmüyordu. Saatlerdir sigara bile içmediğini… Yemek yedi mi, çay içti mi? İnsanlar doktoru robot sanıyor; “o bakmak zorunda” diye düşünüyor.

    Hastalardan biri haddini aşıp “Bunları boşuna dövmüyorlar” demeye başladı. Artık dayanamadım. Yukarıda saydıklarımı bir bir anlattım adama. Anladı mı anlamadı mı bilmiyorum ama benim içim soğumuştu. Hiç huyum değildir ama kalabalığa dönüp “İleride bu gençleri de bulamayacağız” dedim.

    Sıra bana gelmişti. Aradan kaynayanlara fırsat vermemek için birden odaya daldım. Hastalığımdan utanıp, mahcup mahcup —iyi bir gece olmadığını bilerek— “İyi geceler hocam” dedim. İki dakika baktı, gerekli ilaçları yazdı ve gönderdi. Saatlerce bekleyip iki dakikalık zamanı olan bir doktora görünüp çıkmıştım.

    Aslında her şeye doktora gittiğimiz için aciller bu kadar kalabalık. Poliklinikte aylarca randevu bulamayan insanlar geliyor acile. Ya da poliklinikteki doktorun teşhisini beğenmiyor, akşam soluğu acilde alıyor. Sen kimsin de doktorun teşhisini beğenmiyorsun; sanki tıbbiye okudun!

    En ufak soğuk algınlığında bile doktora koşmak günümüz alışkanlığı oldu. “Kişi kendinin doktorudur” derler ya… Barış Manço ilacımızı çoktan söylemiş:

Nane, limon kabuğu
Bir güzel kaynasın aman hah-hah-hah-hah
İçine hatmi çiçeği
Biraz çörek otu katasın aman hah-hah-hah-hah

Hatta biraz tarçın
Bir tutam zencefil, aman hah-hah-hah-hah
Bin derde deva geliyor
Biraz daha sabret güzelim
Hah-hah-hah-hah — hapşu!

19 Temmuz 2025 Cumartesi

Yürümeyen Ülke: Türkiye’nin Ayak Direyişi

 



Bugün sosyal medyada gezerken bir haberle karşılaştım. Avrupa'nın en az yürüyen ülkesiymişiz. %3.8 oranında insanımız günde 30 dakika yürüyormuş. Bunu % 5.6 ile İspanya takip ediyor. Ardından Yunanistan da peşinden % 8 ile onu takip ediyor. En çok yürüyen Avrupa ülkesi Hollanda % 44 ile listenin başında yer alıyor. Bu saydığım ülkelerin demografik yapıları, alt yapıları, sağlık durumları hatta enlem boylam farkları bile bu durumu etkilemektedir.

Yürümeyen bir ülkeyiz kabul etmek lazım. Aslında Süleyman Demirel “yürümekle yollar aşınmaz” diyerek bizi yürümeye teşvik etmişse de yürümüyoruz. Bir de Orta Asya'dan buralara kadar yürüdüğümüz için artık yürüme ihtiyacı hissetmiyoruz. Şaka bir yana yürümememizin bir çok etmeni var. bir kere diğer saydığım ülkeleri de göz önüne alırsak aynı enlemde olduğumuz İspanya ve Yunanistan da az yürüyor. Akdeniz ülkesiyiz ve tembeliz. Aynı zamanda bu ülkeler ve Türkiye'de dahil gayet dağlık ülkeler. Düz yol gerçekten yok. Aksine Hollanda Konya Ovası gibi dümdüz bir ülke. Tabi bunun sadece düzlükle de alakası yok. Demin de saydığım gibi bir çok etmenler kültürel faktörler de etkili.

Bir kere Türkiye'de bir deyim vardır. “At, avrat, silah.” bineğe, kadınlara ve silaha oldukça düşkünüzdür. Arabamız bizim için çok önemlidir. Dişimizden tırnağımızdan arttırıp aldığımız arabamıza gözümüz gibi bakarız onunla hava atma yarışına gireriz. Dünya da bir kaç yüz dolara alınan arabalar burada bir servet değerinde olduğu için araba bir statü göstergesi haline geliyor. Haliyle tuvalete dahi arabayla gidiyoruz. Gurbetçilerimiz binlerce kilometreyi uçakla gelmek yerine arabalarıyla gelip statülerini gösteriyorlar. Bir de tabi “parayı bulan herif önce arabayı sonra karıyı değiştirir” lafımız vardır. Yine arabaya verdiğimiz önemi gösterir bu.

Alt yapı sorunlarımız da elbette var çoğu yerde yolda yürürken kaldırım bitiyor. Kaldırım biter mi? Bitiyor işte birden kendinizi yolun ortasında arabaların önünde buluyorsunuz. Kaldırıma park etmiş arabalar. Parklar, yürüyüş yolları da oldukça az ülkemizde. Çok fazla betonarme yapılar arasında ağaç görmeye bile hasretiz. Zaten on metrekare çim gördüğümüzde de oturup mangal yapan bir toplumuz. Ayrıca sokaklarımız da oldukça emniyetsiz ıssız aydınlatma eksik. Yani yolda gece yürürken birinin sizi kesip atması işten bile değil.

Uzun çalışma şartlarımız da bir etmen daha Avrupa'da insanlar haftada otuz saat çalışırken Türkiye'de haftalık kırk beş saat çalışma durumu var aynı zamanda mesailer de var. eve gidip yatağa kendinizi atmaya yer arıyorsunuz ne yürümesi. Kaldı ki depresyon oranı en yüksek ülkeyiz. %38 ile ikinci sıradayız. Biliyorsunuz ki depresyon vücutta hasıl olduğunda hareket minimuma iniyor. İnsan kıpırdamak dahi istemiyor. Bu da yürümememizin ayrıca bir etmeni. Bir de sigara kullanımı var ki o da içler acısı. Avrupa'nın en çok sigara içen ülkesiyiz. Haliyle iki adım atınca nefes nefese kalıyoruz.

Sonuç olarak fazla yürümememizle birlikte kalp, tansiyon, şeker hastalıklarıyla obeziteyle boğuşuyoruz. İnsanlarımız mutsuz hayatı geçinmek üzerine kurulu. İnsanlar sadece yaşıyor, hayattan zevk almıyor. Tabi bunda ekonomik durumda etkili. Yoğun bir kriz ile boğuşuyoruz. Hollanda yürüsün dursun sıkıysa Türkiye'de yürüsün. Oralarda yürümek kolay.

Bir Şemsiye Nasıl Mübarek Olur?

 Yeşilçam filmlerini izlemeye bayılırım. Sık sık seyrederim. Tekrar tekrar izlediğim film sayısı sınırsızdır belki de. Kibar Feyzo, Davaro, ...