✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram
nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2026 Pazar

Kemal Sunal Filmlerinin Hâlâ Güncel Olması Korkutucu




Bu hayatta en çok sevdiğim şey Kemal Sunal filmlerini tekrar tekrar izlemektir. Hiçbir filmde bu tadı almıyorum. Tabii bu biraz nostalji duygusundan kaynaklanıyor olabilir ancak o dönemki filmlerde sanki adını koyamadığım bir şey var ve kendine bağlıyor.

Çevrenize, tanıdıklarınıza hatta sokaktan geçen her insana sorsanız aşağı yukarı aynı şeyleri söyleyeceğine eminim Kemal Sunal için. Rahmetli bu halka mâl olmuş bir şahsiyetti kendisi. Çok şükür bu iktidarı göremeden vefat etti de herkesin politikleştiği, ikiye bölündüğü, sanatçıların da ondan bundan diye etiketlendiği dönemde yaşamayıp herkes tarafından sevilerek vefat etti kendisi. Zira fikri yapısını tahmin ettiğim biri ve bu dönemde ne tarafta duracağını çok iyi biliyorum.

İhsan Yüce’nin ilmek ilmek dokuyup yazdığı, kendisinin mükemmel bir şekilde hayat verdiği, salt bir mizah içermeyen filmleri bugün hâlâ aynı sorunların devam ettiğini gösteriyor. Hâlâ Kibar Feyzo filmindeki feodal düzen belki öyle bir şekilde yok ancak artıkları, pislikleri devam ediyor. “Grev, ekmek, işçiler kardeş patron kalleş” repliği hâlâ daha güncelliğini korumuyor mu?

Siyasi güldürü filmi olan Zübük, bugün aradan kırk küsur sene geçmesine rağmen güncelliğini koruduğu için günümüz iktidarı tarafından defacto olarak sansür uygulanmıyor mu? Yandaş olan Kanal 7 yayın haklarını satın almış, kendi kanalı dâhil hiçbir yerde yayınlatmıyor. Ya da Kiracı aynı olayları günümüzdeymiş gibi anlatmıyor mu? Bu liste uzar gider. Her filmi tek tek anlatmanın manasının olmadığını düşünüyorum.

Bu filmleri izlerken kahkahalara hâlâ boğuluyoruz evet. Lakin eskiden güldüğümüz şeyler artık gün geçtikçe canımı yakmaya başladı. Yukarıda bahsettiğim gibi hâlâ işsizlikle boğuşuyoruz. Hâlâ patronlar kanımızı emiyor. Hâlâ birileri üzerimizden paralar kazanmaya devam ediyor. Liyakatsizlik, rüşvet, iltimas almış başını gitmiş durumda.

Bunların çözümü yeni bir Kemal Sunal’ın gelip film yapmasını beklemek değildir. Kendisi döneminde eleştirmiş, hatta yerden yere vurmuştur muhataplarını. Bizim de bunu yapmamız gerekmektedir.

Asıl mesele, o filmleri izleyip gülüp geçmek değil; gülümsetirken aslında neye güldüğümüzü fark edebilmektir. Çünkü bazı şeyler sadece filmde kalmıyor, hayatın içinde tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Belki de bu yüzden Kemal Sunal filmleri eskimiyor. Eskimeyen şey film değil, anlattığı gerçekler oluyor.

İnsan en çok da buna gülmeye devam ederken, bir yandan da içten içe düşünmeden edemiyor: Biz gerçekten değiştik mi, yoksa sadece sahneler mi aynı kaldı?

23 Ocak 2026 Cuma

Hastane Kokusu



    Geçenlerde acile gitme ihtiyacı duydum. Gece kafamı kaldıramıyordum, öksürmekten uyuyamıyordum. Oldum olası hastaneye gitmekten nefret ederim. Annem ben çocukken hastanede çalışırdı. Onun yanına gittiğimde o iğrenç dezenfektan ve ilaç kokusu burnuma dolardı. Hâlâ hastaneye her gidişimde o kokuyu aldığım anda o günler gelir aklıma.

    Çocukluğumdaki eski, küflü; duvarları boyaları sökülmüş, dökülmüş hastaneler… Yer yer karanlık koridorlar… Bazen kırpıştıra kırpıştıra yanan lambalar… O sahne beni çok gererdi. Çocukken gittiğim doktor, on–on beş tane penisilin iğnesi verip yollar; takip eden günlerde popomun acısıyla gezer dururdum.

    Günümüzde hastaneler artık böyle değil, daha modern. Ama içeride artık çalışan doktor kalmadı. Hükümetin agresif sağlık politikaları sistemi çökme noktasına getirdi. Dünyada da en kabul edilebilir mesleklerden biri doktorluk olduğu için, doktorlarımız birer birer şanslarını yurt dışında aramaya başladı. En bilinen örnek: cildiye randevusu. İnsanlar aylarca bulamıyor. Çoğu hastanede sadece bir tane cilt doktoru var.

    Elbette bu kaçışın sebebi sadece politikalar değil. Halkımızın birçok sorunu şiddetle çözebileceğine inanmasından kaynaklanan doktorlara yönelik şiddet de cabası…

    Bir yakınınızı kaybettiniz; ameliyathane önünde ya da yoğun bakım kapısında ağlıyorsunuz diyelim. Buna kimse bir şey diyemez, acınız sonuna kadar haklı. Ama “Onu siz öldürdünüz” demenin manası nedir? Doktor, hayat kurtarmak için bu mesleğe başlarken yemin eder. Bilerek bir insanı öldürmek —sadist değilse— isteyemez. Hastayı tanımaz, bir garezi yoktur. Ambulansla gelirken zaten kalbi iki kez durmuş birinden bahsediyoruz. Yani onu hayata döndürmek çoğu zaman bir mucizedir.

    Acile gittiğimi anlatıyordum… Sıramı aldım, beklemeye başladım. Saatler sürdü. Önümde belki elliden fazla insan vardı. Beklemekten çok yorulmuştum. Herkes aşağı yukarı aynı şikâyetle gelmişti. Bekleyen herkes homurdanıyordu. Çoğu kişi “Bunların keyfini bekliyoruz işte” diyordu. Doktora çıkışmak kolaydı.

    Ama kimse içerdeki pratisyen doktorun nöbetinin kaçıncı saatinde olduğunu düşünmüyordu. Saatlerdir sigara bile içmediğini… Yemek yedi mi, çay içti mi? İnsanlar doktoru robot sanıyor; “o bakmak zorunda” diye düşünüyor.

    Hastalardan biri haddini aşıp “Bunları boşuna dövmüyorlar” demeye başladı. Artık dayanamadım. Yukarıda saydıklarımı bir bir anlattım adama. Anladı mı anlamadı mı bilmiyorum ama benim içim soğumuştu. Hiç huyum değildir ama kalabalığa dönüp “İleride bu gençleri de bulamayacağız” dedim.

    Sıra bana gelmişti. Aradan kaynayanlara fırsat vermemek için birden odaya daldım. Hastalığımdan utanıp, mahcup mahcup —iyi bir gece olmadığını bilerek— “İyi geceler hocam” dedim. İki dakika baktı, gerekli ilaçları yazdı ve gönderdi. Saatlerce bekleyip iki dakikalık zamanı olan bir doktora görünüp çıkmıştım.

    Aslında her şeye doktora gittiğimiz için aciller bu kadar kalabalık. Poliklinikte aylarca randevu bulamayan insanlar geliyor acile. Ya da poliklinikteki doktorun teşhisini beğenmiyor, akşam soluğu acilde alıyor. Sen kimsin de doktorun teşhisini beğenmiyorsun; sanki tıbbiye okudun!

    En ufak soğuk algınlığında bile doktora koşmak günümüz alışkanlığı oldu. “Kişi kendinin doktorudur” derler ya… Barış Manço ilacımızı çoktan söylemiş:

Nane, limon kabuğu
Bir güzel kaynasın aman hah-hah-hah-hah
İçine hatmi çiçeği
Biraz çörek otu katasın aman hah-hah-hah-hah

Hatta biraz tarçın
Bir tutam zencefil, aman hah-hah-hah-hah
Bin derde deva geliyor
Biraz daha sabret güzelim
Hah-hah-hah-hah — hapşu!

11 Ocak 2026 Pazar

Bazı Alışkanlıklar Sessizce Eskir


    

     Normalde evde oturup tembellik etmeyi çok severim. Ama bugün ne olduysa kabıma sığamadım; duvarlar bana dar geldi. En çok yaptığım şey olan YouTube’dan video izlemek bile tatmin etmedi. Dışarı da atamadım kendimi, zira yağmur hiç durmuyordu. Ben de müzik dinleyip biraz oyun oynadım. Sürekli yaptığım şeylerden zevk almamak tuhaf bir his bıraktı içimde.

    Bu alışkanlığı üniversite yıllarında kazanmıştım. O zamanlar tuşlu telefonumun YouTube’a girebildiğini keşfetmiştim. Kısıtlı internetimle 144p videolar izliyordum. Seri hâlindeki oyun videolarını, yatağa uzanıp dizi izler gibi izlerdim. Yurtta yapacak başka bir şey de yoktu zaten.

    Sonra bir bilgisayar almıştım. Garibim, açılması beş dakika sürerdi. Güç düğmesine basar, lavaboya gider, bir şeyler atıştırır; döndüğümde hâlâ açılıyor olurdu. O zamana göre de kötü bir bilgisayardı ama işimi görüyordu. Ödevlerimi, araştırmalarımı, videoları hep onunla hallettim. On sene boyunca bana hizmet etti o emektar. Sonraları akıllı telefonlar iyice akıllandı, bilgisayar ikinci plana düştü.

    Kullandığım her bilgisayar, kendi dönemine göre bile zayıftı; sonuncusunu alana kadar. İlk bilgisayarımda çocuk aklıyla hep iyi cihazlara sahip insanları kıskanırdım. O dönemin oyunları ortalama sistemlerde de çalıştığı için ayarları düşürüp yine de oynayabiliyordum. Ama oyun sektörü endüstrileşip hız kazanınca bu anlayıştan vazgeçildi. Artık neredeyse her yeni oyun, yeni bir bilgisayar istiyordu.

    GTA Vice City diye bir oyun vardı ki evlere şenlik. Ana karakter Tommy Vercetti ile araba, motor, ambulans; hatta tank ve uçak bile sürebiliyordunuz. Her türlü ateşli silahı, hiç eğitim almadan, hedef şaşırmadan kullanabiliyordu. Ama denizde su biraz boyunu geçince boğulan bir karakterdi. Buna rağmen insanlar bu oyuna âşık olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam 2002’de çıkan oyun, selefi GTA 3’e fark atarak dönemine damga vurmuştu.

    Oyunu ilk açtığımda ekrandan taşan neon renkler, palmiye ağaçları ve 80’ler müzikleri beni başka bir yere götürmüştü. Vice City sadece bir oyun değildi; kaçabildiğim bir şehir gibiydi. Bilgisayarım çoğu zaman zorlanır, bazen kasardı ama ben yine de saatlerce o şehirde dolaşırdım. Görev yapmasam bile, sadece arabaya binip radyoyu açarak dolaşmak yetiyordu.

    Vice City’de beni asıl etkileyen şey özgürlük hissiydi. Kimse bana “şuraya git, bunu yapmazsan oyun ilerlemez” demiyordu. İster görev yapar, ister sahilde dolaşır, ister bir motosiklet bulup haritanın bir ucundan öbür ucuna sürerdim. Bugünkü oyunlar daha büyük, daha gerçekçi ama bir o kadar da yorucu. Eskiden oyun açmak dinlenmekti; şimdi çoğu zaman ikinci bir iş gibi geliyor.

    İşte böylesine mükemmel bir oyun bile orta segment bir bilgisayarda oynanabiliyordu. Oyunculardan bunu aldılar. Şimdilerde şirketler sanki “biz bunu çıkardık, oynamak zorundasınız” der gibi davranıyor.

    Kendimi bir oyuncu olarak görmüyorum elbette. Elimdeki bilgisayarı haftada bir açıp biraz müzik dinliyor, birkaç satır yazıyor ve sonraki haftaya kadar kapatıyorum. Ama bugün fark ettim ki, eskiden beni oyalayan şeyler artık yetmiyor. Belki sorun oyunlarda, belki bende. Ya da sadece bazı alışkanlıklar, sessizce eskimiştir.

26 Ekim 2025 Pazar

Top Peşinde Olmayanlar Derneği

 


         Çocukluk haricinde futbolla ilgilendiğimi hatırlamıyorum. Çocukken sadece gazetede Fenerbahçe ligde kaçıncı sırada ona bakardım. Bildiğim futbolcular da o dönemin futbolcularıdır. En sevdiğim Rüştü Rençber’di, Alex de Souza, Hakan Şükür, Tuncay Şanlı çocukluğumun oyuncularıydı. Hala bir futbol ortamı olduğunda bunları söylerim karşıdaki kişiler de dalga geçer genelde.

      Çocukken boş derslerde futbol oynardık ama hayatta beceremezdim. Ayağıma top geldiğinde heyecanlanır, muhakkak kaybederdim. Kaleye alırlardı kova gibi geleni alırdım. Belki de bunun için ilgimi de çekmiyor olabilir. Halı sahalara adam eksikliğinden el mahkum çağırırlardı. Hiç gitmek istemezdim ama kıramadığımdan gider defansta bekler gelene saldırırdım sadece. Mahallede sayılı çocuk vardı onlar dünya klasmanı oyunculardı. Ben TFF Bal ligi oyuncusuydum.

        Üniversitede birkaç defa halı sahaya katıldım onda da sigaraya başlamıştım koşamıyordum. Tıkanıp kalıyordum. Dedim, benlik değil artık on beş senedir ayağımı topa değdirmiyorum. Jübile yaptım yani.

          Futbol hiç ilgimi çekmeyen bir şeydi. Dediğim gibi pek de anladığım bir şey değildi. Kaldı ki bizim evde ve ya çevremde de konuşulmazdı. Yani beni etkileyen çevremdi. Eğer çevremde futbolla ilgilenen hatta fanatik insanlar olsaydı belki de ben de fanatik olurdum. Ancak bana çok mantıksız geliyor futbol.

          Maç seyretmeyi de yıllar önce bıraktım. Yine üniversitede ev arkadaşlarım Digitürk almıştı. Ayıp olmasın diye onlara eşlik eder bira ve patates eşliğinde maç seyrederdim. Onlara da “şimdi ne oldu faul mü oldu, sarı kart ne zaman verilir, ofsayt nasıl oldu” gibi sorular sorar maçı da piç ederdim.

          Bu zamanlarda yoğun şekilde mafyalaşma, para, kalitesizlik hakim futbola. İnsanlar parası olmasa dahi takımına destek verebilmek adına formasını alıyor, biletini alıp maçına gidiyor, belki bağışta bulunabiliyor. İşte ben bunu anlamıyorum, zira pek bir yararı yok. Oyuncular milyon dolarlar alıyor ve oynayamıyorlar. Türk Futbolunun hali ortada. Bir tane Avrupa kupamız veya dünya kupamız yok. Hatırladığım 2002 Dünya Kupası üçüncülüğümüz ve 2008 Avrupa Kupası üçüncülüğümüz var. O iki sene efsane bir seneydi ama.

         Bir ortamda futbol konuşulduğunda sessizleşirim eğer konuşmam istenirse de futbolun tarihini ve kültürel etkilerini konuşurum. Futbol için kimseyle tartışmadım bu güne kadar. Yaklaşık bir saat önce ablam, babamla bana kahve yaptı televizyonda İkinci Lig’den Erbaa Spor- Buca Spor’ un maçına denk geldik. Durduk yere kilitlendik. Şaka bir yana keyifli de maçtı karşılıklı mükemmel gollere şahit olduk. Bayağı da babamla sohbetini ettik. Aslında çok iyi geldi. Ancak bunu sürekli her hafta yapanları gerçekten anlamıyorum.

        Türk Futbolu keşke iyi yerlere gelse. Dünyada bizi temsil eden bir takımımız olsa. Voleybolda, atıcılıkta, güreşte çok iyi sporcularımız var ve bizi çok iyi temsil ediyorlar. Ama para etmiyor. Zira dünyada futbol konuşuluyor. Messi, Ronaldo konuşulurken Mete Gazoz’ un okçulukta birinci olması dünya kalitesinde bir sporcu olması konuşulmuyor. Bu da işin en acı tarafı.

6 Eylül 2025 Cumartesi

Sessiz Bilge

 


            Ben evin salonunda, kitaplığın en üst rafında duran bir ansiklopediyim. İsmim de çok havalıdır: Rehber ansiklopedisi. Hem de tamı tamına 10 cilt! 80’lerde basıldım ancak o dönemde kuşe kağıda basılan nadir ansiklopedilerdenim. Ciltlerim o döneme göre parıl parıl parlıyordu. İlk yıllarımda okul çağındaki çocuklar, evin büyükleri bana başvururdu. Çocuklar dönem ödevlerini benimle beraber yapardı. Son on beş senedir hiç hiç el sürülmedim ama. O biraz beni yıpratmıyor değil, işe yaramadığımı hissediyorum bazen.

            Ara sıra Mehmet’i elinde telefonla görüyorum. Bayağı elde gezilebilen kablosuz bir telefon bu! Alexander Graham Bell 1876’da telefonu icat ettiğinden beri telefonlar kablolu. Nasıl böyle bir şey olabiliyor hayret ediyorum. Tabi Graham Bell sesi kablodan nasıl götürdü o da ayrı bir muamma tabi. İnternet diye bir şeyden bahsediyorlar her şeyi ona soruyorlar herhalde benden daha kalın bir ansiklopedi olabilir. Böyle elli cilt falan olması lazım. Kıskanmıyor değilim gerçi nerde saklıyorlar onu yer bulamazlar ki.

            Dönem ödevlerinin kahramanı bendim dediğim gibi. Başka kaynaklar olsun diye çocuklar başka ansiklopediler de koyardı masaya sonra onların arasında kaybolur kafasını gömerdi. Bir bana bir başka kitaba baka baka yapardı. İnce başlıklı pilot kalemle yazarlardı bir de tabi. Çizgisiz kağıdın altına kılavuz olsun diye koydukları çizgili kağıt da cabası.

            Halbuki o kadar çok bilgiye sahibim ki. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Jimmy Carter, Georgia da doğmuştur. Hala dünya siyasetine yön veriyor. Onun baş düşmanı Sovyetler Birliği yani SSCB Yuri Gagarin’i uzaya göndermiş. Sovyetler çok büyük bir devlet gerçekten insanlık durdukça bu devlet gücü sağlam duracağına eminim. İnsanları uzaya gönderebilen kaç devlet var ki sanki biri SSCB biri ABD ikisi de süper güç devlet.

            Dünya o kadar kalabalık ki tamı tamına 4 milyar nüfusu var hayret verici bir şey. Zira 4 milyar insan bu dünyaya nasıl sığıyor aklım almıyor. Bu kadar insan nasıl besleniyor nasıl kaynaklar eksilmiyor bilmiyorum. İnsanlık herhalde daha fazla kalabalığı kaldırmaz. Bu son radde olmalı bence. Hele hele büyük metropol İstanbul’un nüfusu 4 milyonu geçti bu kadar trafik varken bu nüfus çok boğucu olmalı.

            Geçenlerde ev sakinleri konuşurlarken “Google’ ye sor” dedi biri. O kim acaba? Yeni taşınan komşu olabilir. Çok bilgili ki bana gelme ihtiyacı duymadılar. Halbuki o bilgi bende vardı. Soru “Kaç cumhurbaşkanımız oldu” idi. Elbette Kenan Evren ile birlikte yedi cumhurbaşkanımız var. Çok basit bir soruydu. Neden Google’ ye sorma ihtiyacı duydular ki?

            Bunca bilgim var bana bakmıyorlar artık bu çok üzüyor gerçekten. Ne yapabilirim onu da bilmiyorum. bağırsam, seslensem desem gelin burada çok bilgim var. Bırakın komşu Google’ yi bırakın. Açın kuşe kağıtlı parlak sayfalarımı gözünüz şenlensin biraz.

20 Ağustos 2025 Çarşamba

Gazete Arşivinde Bir Gün

    


    Sık sık Milliyet Gazete arşivini karıştırırım. Eski haberleri okumak ve o günün bilgileriyle günümüz arasında karşılaştırma yaparım. Bana biraz olsun meşguliyet sağlıyor bu durum. İlginç haberler sarı sayfaları zevkle okurum. Örneğin eskiden kimliklerimiz kaybolduğunda gazetelere ilan vermek zorundaydık. “Emirhan Kızıltaş kimliğimi kaybettim hükümsüzdür” eğer bu ilanı vermezseniz başınız belaya girebilirdi. Dolandırıcıların eline eğer kimliğiniz geçerse henüz internet de yaygın olmadığından o kimlikle işlem yapmaları işten bile değildi. Kulağa ne kadar çağ dışı geliyor değil mi? Ancak böyle bir çözüm bulunmuştu.

        Yine bugün haber incelemesi yaparken doğum günümde çıkan gazeteye bakmak fikri aklıma geldi. 12.05.1995 tarihli gazeteyi heyecanla açtım. Sayfalar arasında gezerken küçük boylu bir kupür gözüme ilişti. Dönemin ANAP’lı Adalar Belediye Başkanı Can Esen belediyeye devrim niteliğinde bir gelişim sunmuştu. Vakumlu akülü süpürgeler…

    Başkan gururla gazetecilerin karşısına çıkıp çalı süpürgesinin ve teneke kutuların artık tarihe karıştığını söylüyordu. 2025 yılında baktığımızda hala bunların kullanılması gerçekten gülünç, başkanın önsezisinin geçersiz olduğunu gösteriyor. Bir çok insan önsezi yapıyor ancak bir kısmı tutmuyor. 2011 yılında Arap Bahar’ı patlamış bir çok Arap ülkesinde isyanlar iç savaşa dönmüştü. Suriye de bunlardan nasibini almış onlar da isyan etmişlerdi. Daha olaylar yeni başlamıştı. Herkes tüm dikkatiyle Ortadoğu’yu izlemekteydi. Bir akademisyenimiz bir tweet atmış “Suriye Arap devletleri arasında en oturmuş devlettir gösterilerin bir iç savaşa dönüşmesi mümkün değildir” demişti. Şimdi bu tweeti yorumlamak için sokağınıza çıkın ve kaç Suriyeli ülkemizde bakın.

        2019-2020’ye gidelim Çin’in Wuhan şehrinde Covid diye bir hastalık çıkmış halk eziyet çekiyordu. Çin çok uzaktı ama insanlar korkuyordu. Yine o akademisyenimiz sahneye çıktı ve bir tweet daha attı. “Çin çok büyük bir devlet virüs şehrin dışına çıkmadan bitirecektir. Filmlerde gördüğünüz gibi bir pandemi söz konusu değil” demişti. Yine takdiri size bırakıyorum, yaşadıklarınızı. Netice itibariyle önsezi herkesin harcı değildir.

        Yine konumuza dönecek olursak. Adalarda ki bu gelişme cidden önemliydi zira orada motorlu taşıt yasaktı. Bu akülü arabalar gerçekten işe yarayacaktı. Önemli turistik bir yerdi Adalar. Hala faytonlar ile ulaşım sağlanıyordu aradan geçen 25-30 sene sonra ancak atlar kaldırılabilmişti. Can Esen açıklamasının devamında Avrupai şehircilik anlayışı olduğunu söylüyordu. Bizim yenileşme hareketine hala daha devam ettiğimizi gösteriyor bu olay. 1995’ten bu yana ne kadar “Avrupai” olduğumuz da tartışılır.

         O gün akülü arabalar “devrim niteliğinde” sayılıyor yine 56k modemlerin dülü dülü zırr sesleriyle bağlandığımız internetler yine aynı niteliği taşıyordu. Bugün yine internetlerimiz operatörler sağ olsun(!) gayet iyi olsa da çok yetersiz. Dünyanın yine en kötü internetleri arasındayız. Neye “devrim niteliğinde” dediğimiz çok önemli.

          Bahsettiğim kupürün yanında yine bir belediyecilik haberi vardı. Orada da Eminönü belediyesinin DİSK aracılığıyla yaptığı grev vesilesiyle çöp işçilerinin iş bırakmasıyla Eminönü'nde çöp dağları oluştuğu yine ANAP’tan Başkan Doç. Dr. Ahmet Çetinsaya işçiler grevde olduğu için tulum giyip eline kürek alıp çöpleri topladığı haberi vardı. Yakın dönemde aynı buna benzer bir hadise yaşadık. Tarih tekerrür ediyor. İzmir’de işçiler yine DİSK ile greve gitmiş başkan tulum giyip çöp toplamıştı. Olayın arka planlarıyla ilgili çok düşünüldü, çok söylendi. DİSK’in artık iktidar yanlısı olduğu milleti meşgul etmek amaçlı yaptığı söylendi. Muhalif belediye başkanını zor durumda bırakmak amaçlı olduğu söylendi. Yine takdir değerli okuyucularımda.

8 Ağustos 2025 Cuma

Mehtabın Altında: Gökyüzü, Yıldızlar ve İnsanlık Hikâyeleri

 



            Gökyüzüne kafanızı kaldırdığınızda eğer karanlık bir yerdeyseniz, kaldı ki bu şehir hayatında mümkün değil artık, kocaman mehtabı etrafında milyarlarca yıldızın olduğunu görürüz. Onlara hatta hayran hayran bakarız çok güzel bir görüntüdür zira. Şansınız varsa eğer yıldız kaymasına bile rastlayabilirsiniz. Askerde gece nöbetlere giderken, nöbet yerlerimiz kuş uçmaz kervan geçmez yerlerdeydi. Haliyle bir tane ışık yoktu oralarda. Oraya gidince haftalarca kafam havada gezmiştim. Zira İstanbul’da bir ya da iki yıldızı şansa görebilsem görürdüm. O kadar yıldızı havada görünce çok mutlu olmuştum. Nöbet sırasında yıldızlara türkü söylerdim o dondurucu soğukta.

            Ay milyonlarca hatta milyarlarca yıldır dünyamızı seyrediyor. Kim bilir nelerimize şahit oldu. Göktaşları düşmesi, dinozorlar, balıkların ortaya çıkışı, insanlığın ortaya çıkışına şahit oldu. Sonra yavaş yavaş klanlaşmalarımızı gördü. Ne güzel dedi, insanlar bir arada mutlu yaşıyor. Daha sonra mülkiyet kavramını gördü, birbirimizle didişmelerimizi gördü. Savaşlarımızı gördü, atom bombasının atılmasına şahit oldu. Demiştir yazıklar olsun bu nasıl dünya ben bunun etrafında mı dolaşıyorum diye.

            İnsanların kimisi gökyüzüne bakıp fal açıyor, gelecekten bahsediyor. Kaderimizi yazıyor. Eski çağlarda fırtına mı gelecek, ekin bol mu olacağa bakılıyordu. Tanrıların neler dediğine bakılıyordu. Kimisi direkt tanrı güneş, ay, yıldızlar diyordu. Onlara secde ediyordu. Başka insanlar dolunayı görünce masa kuruyor rakısını koyuyor mehtaba bakıp karşılıklı meşk ediyorlar. Müzeyyen Senar eşlik ediyor masaya gökyüzündeki ayla birlikte. Kimi insan da hilale bakıp Ramazan’ın geldiğinin müjdesini veriyor.

            Gezegenlere bugünkü isimlerini veren Roma tanrılarıdır. Jüpiter en büyük tanrıdır ve en büyük gezegendir. Güneş sisteminde kocaman heybetiyle milyarlarca yıldır dönüp duruyor. Tüm gezegenleri, heybetine binaen bir arada tutan güneşten sonra ikinci etmen olduğunu duymuştum. Onu Satürn takip eder Roma’da zamanı kontrol eden tanrı olduğu bilinmektedir. Kocaman halkalarıyla o da döner durur yıllardır.

            Tüm dünya eski çağlarda dünyanın evrenin merkezinde olduğunu düşünüyordu. Dünyanın dönmediğini düşünüyordu. Galileo hikayesini herkes bilir engizisyon mahkemesinde, garibim, ölüm korkusundan haklı sebep olarak dünyanın dönmediğini söylemek zorunda kalmış. İspatlama işi Kepler’e kalmıştır.

            Bizim topraklarımızda gökyüzü bilimi maalesef bağnazlıkla geri kalmıştır. 1575 yılında Takiyyüddin Efendi tarafından İstanbul Tophane semtine bir rasathane kurulmuştur. Dönemin İslam alimleri tarafından “meleklerin etekleri altına bakılıyor” dedikodusu ile yıkılma kararı alınmıştır. Bizde ki gökyüzü bilimi müneccimlikten ileri gitmemiştir. Osmanlı’nın geri kalmışlığını sadece askeri düzeyde sanan bir devletten de bu beklenirdi. Sultan 3. Mustafa, Prusya Kralı 2. Fredrich’in başarılarını çok iyi müneccimleri olmasına bağlamıştır ve kendisinden üç tane müneccim istemiştir. 2. Fredrich ise kendisine gönderdiği mektupta “benim müneccimlerim, sağlam bir tarih bilgisi, iyi bir ekonomi ve disiplinli bir ordu” demiştir. Ardından 3. Mustafa Mühendishane-i Bahr-i Hümayunu kurmuştur.

            Yine 3. Mustafa’nın müneccimlik sevdaları arasında bir hikaye daha vardır. Zira kendisi müneccimlerle adeta kafayı bozmuş tutku haline getirmiştir. Kendisinden sonra tahta geçecek oğlunun cihan padişahı olması için ana rahmine düşme saatini dakikasını hesaplatmıştır. Oğlu Selim doğarken kapıda bekleyen hekimbaşı çocuğun vaktinde doğmadığını görmüştür. Muhtemelen müneccim yanlış hesaplamıştı. Hekimbaşı saatin yelkovanını hafifçe ileri ittirerek padişahı böylelikle kandırmıştı. Tabi şehzade ileride padişah 3. Selim olacak ve bu olay üzerine etrafında babasının bu olayı kendisine sürekli hatırlatılarak dalkavukluk edilmiş cihan padişahı olduğu söylenmiştir.

            İnsan yine de mehtaba karşı rakısını açıp demlenmek ister. Sevdiğiyle el ele hayallere dalmak ister. Sahilde otururken sevdiği insan başını omzuna yaslar, dudağına küçük bir buse kondurur. Tatlı tatlı konuşur insan. Dolunaya bakıp gökyüzünde adeta kaybolur.

6 Ağustos 2025 Çarşamba

Otostop Güzergâhı: Bir Parmakla Başlayan Yolculuklar

 


       Herkesin unutamadığı anılar vardır. İnsanlara, eşine, dostuna zevkle anlattığı anılar vardır. Anlattıkça da anlatır hatta. Kimisi misal bir ülkeye gitmiştir orayı sürekli anlatır. Kimisi de askerlik anılarını, ki Türk erkeklerinin yegane hatıralarından biridir bu, anlattıkça anlatır. Hatta anlatılan kişiler iyi ki gittin kardeşim ne anlattın diyebilir. Benim askerlik anım pek yok zira sabah 4’te kalk izmarit topla, tank yıka, yat, kalk, sürün ile geçti genelde. Ancak yine de çokça anım var bunu başka bir yazıda anlatırım. Farklı bir ülkeye de gitmedim. Benim en çok anlatmayı sevdiğim anılarım üniversitede otostop anılarımdır.

            Üniversitedeyiz, aklımız bir karış havada. Heyecan arıyoruz sürekli ancak aklımıza pek bir şey gelmiyor ne yapalım derken otostop çekip şehir şehir gezme fikri geldi aklımıza. Sene 2014-15 civarı henüz hala insanlar birbirinden bu kadar korkmuyor yabancıları arabalarına alabiliyordu. Televizyonda her gün o onu kesti biçti haberleri var ama hala insanlarımız güveniyordu bir şekilde birbirine.

            Çantalarımızı hazırladık sırtladık Bursalılar bilir Görükle otobanının Karacabey yönüne çıktık. Başladık parmak kaldırmaya, daha önceki yazımda bahsettiğim Seda ile yapıyoruz bunları tabi. Bana cesaret veren de oydu elbette. On on beş dakika sonra bir tırcı abi yanaştı “nereye gençler” dedi. Aklımıza hemen İzmir gelmişti. Düşünmemiştik nereye gideceğimizi. tırcı dayı atlayın Menemen’e gidiyorum oraya kadar gideriz dedi. Sevinçle atladık gidiyoruz. tıra binerken ki racon ayakkabıların çıkarılmasıymış. Hemen oracıkta öğrendim. Zira içi evinizin salonu gibi adeta. Sigara ikramları başladı. Nerelisiniz nerden geliyorsunuz falanlar… Baya koyu bir muhabbete daldık. Abi yıllardır Yalova İzmir yolunu sık gittiği için virajların sayısına kadar biliyordu. Hatta Balıkesir’in bir kazasından geçerken içeri oda kokusu sıktı yol kenarında tavuk çiftliği varmış kokuyu sıktıktan beş dakika sonra oranın kokusunu da aldık.

            Sırayla uyuduk haliyle gece vaktiydi yol tabi. Abinin derdi yolda yalnız gitmeyeyim laflarım uykum gelmez tabi. Laflayacak nöbetçi bırakıyoruz yani. Elimiz sigara paketimize gittiğinde abi hemen bağırıp “oradan yakma benden iç aman ha” diyordu sürekli. Sigara kullanmayan tır şoförüne hiç rast gelmedim. Kendi paketimizi içmediğimiz gibi her indiğimiz arabadan paket paket sigarayla iniyorduk. Menemen’ e sabaha karşı geldik. Sıra İzmir’e gitmekteydi. Bu sefer bir kamyona denk geldik. Arabada her şey ama her şey vardı. Kettle, fırın, ocak, çaydanlık, televizyon artık aklınıza ne gelirse. Dayalı döşeli halılar bile. Gene sigara ikramları. Abi diyoruz var sigaramız “yok illa ki benden alacaksınız” geliyor hemen.

            İzmir’e sabah vardık. Hala var mı bilmiyorum Facebook’ta İnterrail Türkiye coach grubundan kendimize kalacak yer ayarladık. İnsanlar böyle otostopçulara evlerinde kalacak yer ayarlıyorlar. Öyle bir sayfa. Sanki kırk yıllık ahbap gibi ağırladılar bizi. Kahvaltılar vs. neyse kordona indik birer bira içip kalkıp tekrar yola koyulduk. Sanki İzmir’e gidip ne yaptık. Dediğim gibi sadece bira… dönüş yolu da gene tır ile oldu. Bu sefer şanslıydık direkt Görükle’ye birini bulmuştuk. Muhabbetler goygoy, gırgır, şamata hatta yolda müzik açıp küçücük kabinde dans ettik kahkaha eşliğinde. O abinin adını bile hatırlıyorum İbrahim abi. Renault bir tırı vardı. Yazıyı okuyacağını sanmıyorum ama selam olsun ona.

            Daha anlatacağım anılarımı elbette. Karşılaştığım zorlukları sıkıntıları da anlatacağım. Otobanın kenarında arabadan kovulmamı da… Bu böyle kısa bir yazı bir giriş olsun dedim. O günleri hep özlüyorum.  Şu an üstüne para verseniz dahi yapamayacağım bir şey. Zira devir eski devir değil. Ama belki yine cesaretim gelirse yine yapabilirim. Belli mi olur?

1 Ağustos 2025 Cuma

Çocukluk Değişti, Biz de Değiştik


 


            Tipik doksanlar çocuğu olarak mahalle abileriyle büyüm. Çocukluğumun büyük bir bölümü onlarla geçti. Onları yeri geldi akran gibi gördük nesilce. Şimdilerde çoğunlukla görünmeyen mahalle maçlarında beraber oynardık. Onlar bizden kadro kurarlardı bize taktik verirlerdi. Aşağı mahalle ile maç yapardık. Eğer kaybedersek vay halimize, abinin hışmına uğrardık. Bize çok kızardı. Sadece futbolda da değil tabi bir çok konuda bize yardımcı olduğu da olurdu mahalle abilerinin. Kimisi derslerimize yardım ederdi, kimisi dediğim gibi futbolda, kimisi nasıl kız tavlanır anlatırdı. Elbette sevmediğimiz abiler de olurdu gördüğü yerde alay malzemesi eden abiler de vardı. Bizde ki kolyeye, bilekliğe vs. “bakacağım ulan korkma” dedikten sonra “hadi şimdi git ben veririm sana” derlerdi. Ona soğuk su içersiniz tabi sonra.

            Bu devir sona erdi tabi. Ben de mahalle abisi olmak çok isterdim. Hep çocukken hayaller kurardım abi olunca şöyle yapacağım böyle yapacağım diye. Tabi sokakta çocuk bulmak mümkün değil. Varsa bile birkaç tane onlar da sana selam vermiyor tanımıyorsun bile. Klişe lafları pek sevmem hani herkesin yaptığı bir çıkarım vardır. Çocuklar tabletten başını kaldırmıyor ki sokakta oynasınlar biz şöyle oyunlar oynardık böyle oyunlar oynardık diye. Bu tabire hak vermekle birlikte eksik olduğunu kabul etmek lazım. Şeker kardeşim senin zamanın da seni bu kadar meşgul edecek bir ekran var mıydı? Senin tek derdin misketini arkadaşına kaptırmaktı. Şimdi çocuk o ekranda neler yapıyor. Kod yazan çocuk bile var ne diyorsun sen. Kaldı ki sen de o telefona gömülmüş durumdasın. Çocuk bakıyor anne telefona gömülmüş, baba telefona gömülmüş, abi, abla, amca, teyze hepsi telefonda. Çocuk yalnız. Senin zamanında GTA Vice City diye bir oyun vardı Tommy daha denizde bile yüzemiyordu. Onun oynadığı oyunlar o kadar gelişmiş ki. Az evvel dediğim gibi kod yazan, tasarım yapan, kendi kendini bu minvalde yetiştiren çocuklar azımsanamayacak kadar çok. Kaldı ki oyuncaklar geçmişten bu güne oldukça değişiyor.

            İstanbul Kadıköy’de çağdaş şairimiz Sunay Akın’ın tamamı kendi koleksiyonu olduğu, kendi kurduğu bir İstanbul Oyuncak Müzesi var. Bir çok ülkeden bir çok yıldan oyuncaklar var. Japonya, ABD, Almanya ve tabi ki Türkiye… En eski oyuncağın 1890 tarihli olduğunu hatırlıyorum. Çocukların o yıllarda çok ayrıntılı dükkan, mutfak maketleri ile oynadığını görebilirsiniz. Her parça özenle yapılmış ve muhtemelen elle boyanmış. Oldukça da çeşitli eşyaları var muhteviyatında. Yani o oyuncağı gördüğümde oturup ben oynamak istedim o kadar güzeldi. Genelde 1890’lı yıllarda çocuklara bu oyuncaklar verilmiş. Tabi dönemini de bilmek gerekir zira o dönem araba doğru dürüst bile yok ki çocuğa araba oyuncağı verilsin. Çocuklara iyi bir anne baba olabilmeyi öğretmek adına mutfak maketi vs. veriliyor. Daha sonra 1900-1910-1920’li yıllarda uçaklar arabalar görülüyor. Keza bunlar da çok fazla ayrıntılı kesinlikle üstünkörü yapılma olarak görülmüyor. Tabi bunda fabrika ve seri üretim ile alakalı. Ayrıca çağımızın sürdürülebilirlik adı altında minimize etmeyle alakalı.

            Dünyada faşizmin yükseldiği İtalya, Japonya, Nazi Almanya’sının dönemlerinde ilginçtir oyuncaklar propaganda amaçlı kullanılmış. Bebek Nazi askerleri, parti bayraklarının minik halleri, tanklar, uçaklar, zeplinler kısacası bu devletlerin kullandığı tüm araç ve gereçlerin oyuncakları yapılmış. İlerleyen yıllarda Soğuk Savaş döneminde uzay mekikleri, astronotlar, robotlar yapılmış. Keza bunlar da propaganda amaçlı. Zira Sovyet Rusya ve ABD arasında uzay savaşları mevcut.

            Her şey değişir elbette oyuncaklar, oyunlar da. Geçmişte çocuklar bunlar ile oynarken şimdilerde her şey elektronikleşmiş durumda. Elbette sokakta çocuk göremememizin bazı sebepleri var. Toplum olarak bu sebepleri ortadan kaldırmaya çalışırken kendimizi de değiştirmeliyiz. Telefona bakıyor diye kızdığımız çocuğumuza önce kendimiz telefonu bırakmayılız.

30 Temmuz 2025 Çarşamba

Bir Apartmanın Hafızası

 



            Burada genelde kendi deneyimlerimi anlatıyorum. Yeri geliyor tarihten örnekler veriyorum, yeri geliyor basit hikayeler yazıyorum. Şimdilik bu şekilde gidiyor. Ama anlatacak bir şey de bulmak zor. Bazen kesiliyor. O günlerden biri bu. Son birkaç yazımı incelediğimde bunu görüyorum. Buradan reklam geliri almak istediğimde Google bana düşük içeriklisin arkadaş dedi. O da beğenmedi yazılarımı. Acaba neden diyorum. Çevreme gösterdiğimde gayet olumlu tepkiler alıyorum. Ancak belki de ayıp olmasın diye söylüyor olabilirler. Bunu bilmek zor. Keşke şöyle objektif şekilde inceleyen biri olsa. Elbette yakınlarım da incelerken eleştiriler sunuyor ama şöyle bir gerçek var onlar beni seviyor ve bu hobimi kaybetmemi istemiyor. Bu da olur.

            Son günlerde hastane işleriyle uğraşıyorum genelde, amcam beyin kanaması geçirdi ve yoğun bakımda yatıyor. Hastanede durup durup beni soruyormuş kendisi aynı zamanda alzheimer hastası. Muhtemelen son zamanlarda yanına çok gidiyordum beni hatırlıyor olabilir. Kendisiyle garip tatlı bir ilişkimiz var aslında. Babamla sık sık kavga eder. Yıllar önce gene babamla kavga ettiği günlerden biri yolda yürürken kendisini gördüm selam verdim “bana amca deme ben senin amcan değilim” dedi. Tabi bunu ciddiye alacak değilim dediğim gibi amcamı tanıyorum. Siniri birkaç saat sonra geçecek eline telefonunu alacak eve gelecek ve “Emirhan ağzuna gurban olayım şu tilifon dönmüyor” diyecek. Telefon da arama yapıldığında telefon simgesi etrafında bir işaret dönüyor ona söylüyor dönmüyor diye. Yıllardır bana bir çift ayakkabı sözü var. Hala alacak tabi(!)

            Tabi sürekli Emirhan demesi amcamla sürekli olan iletişimimizden kendisi çocuk gibi. Babam kardeşlerin en küçüğü, amcam en büyüğü olmasına rağmen amcam gelip sürekli en basit şeyi dahi babama ve bana sorar. Bunda kendisinin okur yazarlığının olmaması ve diğer amcamların başının kalabalık olması var elbette. Genelde düğün, dernek, cenaze, sünnet, hastane ziyareti, akraba görmelerine babam temsilen gider. Amcamların hepsiyle aynı apartmanda kalıyoruz elbette bunun için. Büyük amcam da onun için yanımıza geliyor.

            Üç amcam var ve babamı da katarsak dört kardeşin dördü de birbirinden o kadar farklı ki. Hani derler ya beş parmağın beşi de bir olur mu diye aynen öyle. Benzer kısımları sadece saman alevi sinirleri bağırarak konuşmaları. Amcamları kendi evlerinde telefonla konuşurken kendi evinizden rahatlıkla duyabilirsiniz. Karşıyı da duyabilirsiniz zira o da bağırarak konuşur muhtemelen bir köylümüzle akrabamız ile konuşuyordur.

            Yakın bir döneme kadar kurban bayramlarında evimizin arka bahçesinde kurban keserdik. Şimdi hepsi yaşlandığı için bunu yapmıyoruz. Büyük bir seremoni olurdu. Bayram namazı kılındığında kahvaltı dahi edilmeden hatta babamın iki büyüğü olan amcamın acele edeceğini bildiğimizden babam her bayram “koş Emirhan amcan tosunu yatırmadan yetişelim” esprisi muhakkak olurdu camii çıkışı. Eve gelinir hızlı hızlı tulumlar giyilir, kolum kadar bıçaklar hazırlanır, aşağıya gürültü patırtı ile inilir. Her katın kapısına vurulur “hadi arkadaş inmiyor musunuz ya hu” diyerek kızılırdı.

            Kurbanda herkesin bir görevi vardı babamın iki büyüğü amcam kafayı keserdi. Onun küçüğü calaskal ve taşıma vs. işlere koşardı. En büyükleri getir götür vs. yapardı. Babamın görevi tartı pay etme etleri takip etme işleri yapardı. Kuzenler olarak da görevlerimiz vardı. Bir kuzenim kafanın derisini soyardı bir kuzenim boylu poslu olduğu için keza ben de aynı şekilde tosunu devirme tutma görevimiz vardı. Bir kuzenim etleri parçalama işleri olurdu kimisi kemikten ayırma görevi olurdu. Ancak kesinlikle herkes her sene aynı işi yapardı. Kimse ben ne iş yapayım demezdi. Ancak dediğim gibi amcamlar yaşlandı ve o koca hayvana artık güç yetiremiyoruz aile olarak.

            Biz aile olarak aile apartmanında oturuyoruz bunun zorlukları yok değil mi kesinlikle var. Ama güzellikleri de var elbette. Her şeyde bu iki mevhum muhakkak olur iyi kötü, güzel çirkin. Ama bir arada yaşıyoruz yıllardır. Yaşamaya da devam ediyoruz.

13 Temmuz 2025 Pazar

Son Otobüs

 



İşten çıktım. Patronla kavga etmiştik. Bugün imzaladığım bir belgeye, dalgınlıkla dünün değil de 12.05.1987 tarihini atmışım. Yine bağırıyordu. Bu sefer başımı öne eğmedim. Yetti artık dedim paltomu aldım çıktım işsizdim şu an. Boş boş yürüye yürüye akşamı etmiştim. Yolumu uzattım. Kartal sahil yolu daha yeni yapılmıştı. Denizi büyük kayalarla dolduruyorlardı, ilk kez böyle bir şeye şahit oluyordum. Denizi doldurmak… Bir insan hayatında kaç kere görür ki böyle bir şeyi? “Nasıl olmuş” diye merak ettim. Sahilden geçip durağa öyle varacaktım.


Otobüs gelmek bilmedi. Saat epey geç olmuştu, hava kararmıştı. Herkes birer ikişer gelip bindi, gitti. En sonunda ben ve hırpani kılıklı, boyca bana benzeyen, yaşına göre dinç sayılabilecek bir amca ile kaldık baş başa. Adamdan korkmadım değil ama sakin birine benziyordu. Derin bir nefes verip bana soru sorması sessizliği bozmuştu. “evladım, saati söyler misin?” “on bire geliyor, amca.” “teşekkür ederim. İnsanlar saati sormak için birbirlerine bakıyorlar. Şimdilerde artık bileklerinde saat taşıyorlar. Adım sayıyor senin için ama boşa, sanki.” içimden geçirdim: Adım sayan saat mi? O ne demek öyle? Belli ki amca ya sarhoş ya deli. Benim boş boş baktığımı anladı ve devam etti "deli olduğumu düşünme şimdilerde insanlar en ufak buhranlarında psikiyatristlere koşuyorlar tonlarca para ödüyorlar sayısız antidepresan kullanıyorlar" "psikiyatri ne amca?" "ruh doktoru, insanların bunalımları bir moda oldu. kendini depresyon adı altında farklı göstermeye çalışıyor"

Amca kafamı karıştırmıştı neler söylüyordu. Merak da sarmıştı beni acaba neredendi bu insan kimdi neciydi? Sanki şaşırmamışcasına konuşmaya devam ettim konuyu değiştirmek istedim en azından saçma sapan konuşup kafa ütülemezdi. “havalar da bayağı serin oldu amca sanki?” “haklısın bayağı serin gerçi kar bile yağmaz oldu İstanbul'a artık. Arabalar arttı yüksek gökdelenler çoğaldı kar İstanbul'a küstü.” Durdu ardından sakince devam etti. “eskiden yollarda sık sık buzlanma kazaları oluyordu. Boğaza yapılan üçüncü köprüde hiç kaza olmuyor.” iyiden iyiye sarhoş olduğuna emindim gerçi konuşurken ağzı kaymıyordu ama saçmalıyordu anlattıkları hayal ürünüydü şu an ikinci köprü inşaatı güç bela yapılıyor. Artık bu morukla dalga geçmek istiyordum. “oldu olacak denizin altından da yol geçse değil mi?” “doğru ya Avrasya Tüneli girişinde sık sık trafik oluyor. İnsanlar karşıya geçmeye çalışırken.” Denizin altından tünel mi? Çok garip geçenlerde başbakan bununla ilgili bir şeyler söylemişti amca gelecekten mi geliyor acaba dedim içimden. Söyledikleri ilgimi çekmeye başladı en azından otobüs gelene kadar biraz eğlenirdim. “otobüs gelmedi hala keşke bir şey olsa da oyalanabilsek. Ne bileyim şuracıkta bir televizyon olsa seyretsek. Gerçi elektriği nereye takacağız değil mi?” Amcadan gene ütopik bir şey bekliyordum dese ya insanlar televizyonlarını ceplerinde taşıyacaklar diye. Amma komik olurdu. Dediklerimi sanki içine çekmiş gibi derin nefes aldı konuşmaya başladı. Sanki içimdekileri okumuştu. “insanlar artık telefonda her şeyi yapabiliyorlar eskiden masamızın üzerinde duran telefon insanların bir uzvu haline geldi. Dediğin gibi televizyon bile seyredilir oldu.” Vay be demek masadaki telefondan televizyon seyredeceğiz. O şeyde bir şekilde ekran olacak demek ki. Devam ettim. “eee o telefon daha neler yapıyor?” “neler yapmıyor ki insanlar ellerinde o telefonda sürekli haberlere bakıyor eskiden günlerce konuşulan bir haber artık saniyelik konuşulup geçiyor. İnsanlar başları sürekli öne eğik sağa sola yürürken birbirlerine bakmıyor. Sadece birbirlerine bir kaç kelime yazıyor.”

İyiden iyiye bunalmıştım. Otobüsün gelmemesi amcanın sanki gelecekten bahsetmesi sinirimi bozmuştu. Cebimden çıkarıp bir sigara yaktım. Amca sigarama bakıp gülümsedi. “Hala Samsun mu içiyorsun?” dedi. Hoppala amca bunu nerden biliyordu. Ermiş miydi neydi? “amca sen nerden biliyorsun” dedim. Umursamazca omuzlarını silkti. “evlat yıllardır buralardayım gördüm seni.”

Amca belli ki tanıyordu beni acaba kimdi? Boş boş etrafa bakıp düşünüyordum ki sessizliği yine o bozdu. “Bugün kağıda bugünün tarihini attın da istifa ettin ya ben de aynısını yapmıştım. Aynı dalgınlık aynı öfke aynı istifa” şaşkınlıkla döndüm gözlerine baktım. “ne diyorsun amca?” Gülümsedi sadece, yorgun bir gülümseyiş. “o gün ben de sahile kadar yürüyüp burada otobüs bekledim. Aynı yerde aynı saatte. Dönüp kendimi uyaramadığım her gece için bir pişmanlık bıraktı geriye.” Ne diyordu bu adam? Aynı hata mı aynı istifa mı? Kafamda düşünceler çarpışıyordu. “eve gittiğimde karımla kavga ettim. Yetti artık sorumsuzluğun demiş beni terk etmişti. Sonraları alkol dostum oldu. Günde iki paket sigara içiyordum. En çok içimden konuşan sesi susturabilmek için.” kafam allak bullak oldu. Otobüsün gürültüsü kendime getirdi. Kalktım kaldırımın ucuna geldim geri dönüp amcaya baktım. Dediği şey daha da garipti “Yarın sabah baştan başla, sakinliğini koru, sakın üstüne gelmesin bir şeyler. Benim yapmadığımı sen yap” otobüse adım attım. Amca durakta kalmıştı, beynim uğulduyordu cam kenarı bir koltuğa yığılırcasına oturdum. Camın arkasından amcaya dikkatli bakmaya başlamıştım. Gözleri bana çok tanıdık geldi. Evet her gün aynada gördüğüm gözler...

30 Haziran 2025 Pazartesi

Eskilerle Kafayı Yemek Değil, Onlarla Yaşamak



Çoğu insan bana sen eskilerle kafayı yemişsin diyor. Hakikaten de dinlediğim şarkılar, hayat tarzım, giyinişim, hatta ideolojilerim bile eskiye dair. Güncel bir şeyi pek sevemiyorum. Hepsi de bir dönem popüler şeyler aslında. Misal en çok dinlediğim müzik Anadolu Rock' tur. Belki 70'lerde yaşasaydım bu ne canım tıngır tıngır Türk Sanat Müziği varken bu şey dinlenir mi diyebilirdim. Ya da ABD'de yaşasaydım metal müzik için bu ne böyle caz varken dinlenir mi diyebilirdim. Çok düşünüyorum gerçekten de. Eskiye tutkum tarihsel bir şey olabilir. O müzikler dinlenirken o eşyalar kullanılırken o insanlar neler yapıyordu acaba, ne düşünüyorlardı diye düşürüm hep.

Arkadaşlarım bana şaka yollu dedesin sen der sürekli ama giyinişimde 70'ler havasını kendileri de sever. Çoğu insan beni dönemin anarşist üniversite öğrencilerine benzetir. Kalın bıyıklar, uzun fauller, sağa taralı hafif uzun saç gibi şeyler öyle gösteriyor. Benim hiç hoşuma gitmiyor düşük bel kot, çok renkli tişörtler giyemiyorum. Hala dedeler gibi atlet giymeden duramıyorum çünkü rahat hissedemiyorum.

Gene müziğe geri dönersek örnek veriyorum Tülay Özer'in İkimiz Bir Fidanız şarkısı öyle güzel tınılar ki insanın kulağında söz ve müziği Hakkı Bulut'a ait bu şarkı. Tülay Özer adeta 1975 yılında seslendirirken uçarcasına plağa kaydetmiştir sesini. Şarkının başında alkış sesleri ardından gelen hafif ney sesi birden giren bağlama insanı mest eder. Zaten Tülay Özer'in gayet de tatlı yumuşak bir sesi vardır. Nakaratta da o yüksek sesiyle gücünü belli eder zaten. Zaten Zerrin Özer'in de ablasıdır kendisi onun sesini de anlatmaya gerek yok sanırım. Hakkı Bulut bu şarkıyı nasıl yazdığını anlatır. Henüz daha liseye giderken başlamış şarkıyı yazmaya ardından evlendikten sonra da hanımıyla Hatay'da gezerken iki fidan görmüş onun üzerine konuşurlarken ilham gelip bugünkü halini almış şarkı. Hangi birini anlatsam eski şarkıların bir çok hikayesi var.

Edip Akbayram'ın Aldırma Gönül şarkısı, Hababam Sınıfı Tatilde filminde kullanılmıştır. Okul davayı kaybetmiş boşaltılması lazımdır. Tüm sınıf okulun boşaltılmasını izlerken İnek Şaban “Çamlıca Lisesi tamam” der tam o sırada bu şarkı “aldırma gönül aldırma” demektedir. Sonra ki sahnede kendilerine okul kurmaya karar verirler sıralar koyulup çadırlar kurulurken Edip Baba “dertlerin çıkmışsa şaha bir sitem yolla Allah'a” demektedir. Bize dert gelirse çözüm gelir bir şekilde demektedir belki de. Yani şarkılar hikaye biriktirdikçe anlamlanıyor bende.

Barış Manço' nun Gülpembe şarkısında ki soloyu nasıl atlarım ya da Erkin Koray'ın Fesuphanallah da ki arabesk tınıları. Müzik benim için ruhuma hitap etmeli. Ondan bir şey öğrenmeliyim, düşünmeliyim hissetmeliyim.

Yanlış anlaşılmasın her şeyin eskisi güzeldi demiyorum kesinlikle. Basit “ah keşke doksanlarda yaşasaydık aman ne güzeldi o yıllar” demiyorum. Başka bir yazımda da belirtmiştim. Doksanlarda eğlenceli şarkılar rengarenk kıyafetler vardı ama batık bankalar altı ayda bir düşen hükümetler kaos hakimdi. Seksenlerde vatkalı kıyafetler uzun aslan baş saçlar abartılı makyajlar vardı ama Kenan Evren Darbesi'nin akisleri hala meclis kürsüsünde hissediliyordu. Yetmişlerde hoş türküler yeni yeni Anadolu Rock müziği revaçtaydı ama sol sağ adı altında milletin birbirini kırması vardı. Atmışlarda Süleyman Demirel'in Adnan Menderes'in asılmasından mütevellit milletten aldığı intikam hakimdi. Ellilerde yine Adnan Menderes'in küçük Amerika olacağız diye Amerika'ya bizi peşkeş çekmesi vardı. Kırklarda İkinci Dünya Savaşı kapımızdaydı. Derdim eski romantikliği değil yani.

Elime diyelim ki bir eski tedavülden para geçti. Ufak bir bozukluk diyelim. Bununla neler alındı belki diye düşünmeden duramam. Bir çocuğa harçlık olarak verildi belki. Çocuk onunla koşa koşa bakkala gitti ve gofret ve şeker aldı neşeyle. Ya da verilen parayı beğenmedi veren kişiye küfretti çocuk aklı. Bu fikirler aklımdan hızla geçer gider. O paraya hikaye yazarım zihnimde.

Yine de teknoloji o kadar güzel bir şey ki hayatımıza bambaşka rahatlıklar katıyor. Elbette bizi tembelleştiriyor da olabilir bunu bilemeyiz. Gelecek yıllarda başımıza neler gelecek zevkle izliyor olacağım. Neler artık “nostalji” olarak anılacak göreceğiz.

24 Haziran 2025 Salı

81 İl, 1 Hafıza, ve Hiçbir İşe Yaramayan Bilgi

 



İllerin plaka kodlarını ezbere bilenleri hep havalı bulmuşumdur. Ne zaman yabancı bir plaka görsem tahmin etmeye çalışırım bildiğim ilden geriye ya da ileri doğru saymaya çalışırım işin içinden çıkamaz en son ya yanımdakine sorarım ya da internetten bakarım. Ama istisnasız hep yaparım bunu. İstanbul 34 o da oturduğum için Bursa 16 o da sekiz sene orada yaşadığım için Kırklareli 39 o da orada askerlik yaptığım için ezbere bilirim. He bir de Ardahan 75 o da memleketim elbette. Bunlar istisnasız bildiklerim. Zonguldak'a kadar aşağı yukarı bir şekilde geliyor ama sonradan il olan yerler işte orası insanın kafasını karıştırıyor. “Batman sonradan mı il olmuştu yoksa var mıydı dur onun plakası neydi anasını satayım” düşünceleri sürekli dönüyor.

Babam ile annem bugün bizi gezdirir misin diye sordu. Ben de tamam bir Beykoz havası alalım dedim. Arabaya bindik uzun otoban yolculuğuna çıktık. Elbette sayısız TIR ve kamyon bu yolu kullandığı için farklı farklı plaka kodları gördük. Babam tüm illeri ezbere bilir. Sürekli babama aynı beş yaşında ki bir çocuğun anlamsız soruları olan baba bu ne baba bu ne der gibi, baba 42 neresi baba 15 neresi diye sorup durdum. En son sanırım dayanamadı ki sıradan saymaya başladık beraber 01 Adana, 02 Adıyaman, 03 Afyon, 22 Edirne, 42 Konya vs.

Çocukken her erkeğin askerde kesinlikle ezberleyeceğini düşünürdüm. Hatta bizzathi öğretiyorlar sanırdım. Ama ben askere gittiğimde öyle olmadığını gördüm. Şafak illere düştüğünde tertibime sorardım. Bu gün hangi ildeyiz diye. Hatta her gün telefonda konuştuğumuz babam benimle illeri beraber sayardı.

En çok arzu ettiğim şey trafikte giderken trafik kodlarının tamamını ezberlemek ve önümde giden yabancı kodlu araca “yürü amına koduğumun Muğlalısı” demek için sürekli ezberlemeye çalışıyorum. Bunu ezberlemek sadece ortamlarda muhabbeti geçtiğinde işime yarayacak ama çok hoş ve güzel bir bilgi bence.

Bir Şemsiye Nasıl Mübarek Olur?

 Yeşilçam filmlerini izlemeye bayılırım. Sık sık seyrederim. Tekrar tekrar izlediğim film sayısı sınırsızdır belki de. Kibar Feyzo, Davaro, ...