✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram
blog yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blog yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2026 Pazartesi

Konuşmayı Beceremeyen Birinin Yazıları

 


Saatlerdir boş ekrana bakıp duruyorum. Bu sefer yine “Şöyle girme şu yazılara.” diyorum kendi kendime. Yazmaya değer hiçbir şey bulamadım geçen süre zarfında. Ya da yazacaklarımın hepsini zihnimde defalarca çevirdim. Belki de aynı şeyleri daha önce defalarca yazdığım için ben de sıkıldım. Yazmaktan değil elbette. Yazmayı çok sevdiğimi sürekli söylüyorum.

Belki de sorun tam olarak budur, ne dersiniz? Kendimi sürekli anlatma ihtiyacı hissediyorum. “Bırak Emirhan, seni davranışların anlatsın.” diyorum. Ama geveze çenem bir türlü durmuyor. Kendimi sürekli açıklıyorum. Açıklarken de zaten çok iyi konuşamadığım için gevezelik yapıyor, konuyu bambaşka yerlere götürüyorum. Başta anlatmak istediğim dağılıyor, sonunda ikisi de bok oluyor. Sonra da boktan bir insan gibi göründüğümü düşünüyorum.

Anlatma... Hatta konuşma. Sakin sakin bak sadece. Jestlerin, mimiklerin seni zaten anlatıyor Emirhan. Ne diye bu kadar kasıyorsun?

Aynı bir mirket gibi (bu tabiri kız arkadaşım yakıştırdı) diken üstündeyim. Çabalıyorum, konuşuyorum, derdimi anlatmaya çalışıyorum. Sonra kendi kendime “Abi sus, iyice tüy dikiyorsun.” diyorum. En ufak bir tehlike görünce de yine deliğime kaçıyorum.

İşte bu yüzden yazının başında söylediğim cümleyi belki ellinci kez kuruyorum: Yazmayı seviyorum. Bunu daha önce de yazdım. Belki bunu okuyan biri “Yeter artık, anladık seviyorsun.” diyecektir. Haklı da olur.

Yine kendime yüklenmeye başladım.

Tamam... Derin bir nefes al.

Sakin...

Sakin...

Geçti.

Her şey yoluna girecek.

Sen kötü bir insan değilsin Emirhan. Sadece konuşmayı beceremediğin için çoğu zaman yanlış anlaşılıyorsun. Yıllarca kendimi anlatmaya çalıştım. Pek bir faydasını da görmedim. Demek ki bunu sürdürmenin çok da bir anlamı yokmuş. Bunda hemfikiriz. Şimdi sadece bundan sonra ne yapacağımı düşünüyorum.

Elimde yapabileceğim şeyler bilgisayarım ve klavyem. Yazıp yazıp duruyorum. Burada kendimle yüzleşiyorum.

Belki de yıllardır yanlış yerde konuşmaya çalışıyordum. İnsanlara anlatamadıklarımı buraya bırakıyorum. Bir gün kendimi çok daha iyi hissedeceğim günler de gelecek. O güne kadar elimden gelen tek şey yazmaya devam etmek. Çünkü sustuğum yerde kelimeler konuşuyor.

1 Haziran 2026 Pazartesi

Kazananların Yazdığı Tarih




 Tarih o kadar ilginç bir alandır ki asla tamamen kesin değildir. Aslında bunu söylediğim için “bilim” demek yanlış mı olur bilmiyorum; bazı hocalarımız bilim olarak kabul ediyor. Bilim genelde deney ve gözlem üzerine kurulur, tarih ise bunu her zaman aynı şekilde yapamaz. Bu yüzden “bilim midir değil midir” kısmı biraz tartışmalıdır, karar merci ben değilim elbette.

Kesin değil derken şunu kastediyorum: Elinize bir sikke geçiyor, diyorsunuz ki bu falanca dönemin filanca hükümdarı. Tamam, buraya kadar. Sonra yorum yapıyorsunuz: bu hükümdar bu devletin yöneticisiydi. Bundan eski sikke yok. “Demek ki ilk hükümdar bu” diyorsunuz. Buna göre yazılar yazılıyor, dersler anlatılıyor, müfredat oluşturuluyor. Sonra aradan yıllar geçiyor, başka bir kazıda ummadığın bir yerde bir sikke daha çıkıyor, hop her şey yeniden tartışmaya açılıyor…

Tarihi hep güçlüler yazmıştır, hem de. Zira bugün ilkokullarda panolarda asılı olan “tarih çağları” çizelgesi vardır. Herkes bilir onu. Taş, Tunç, Demir… sonra yazının icadıyla İlk Çağ başlar, Kavimler Göçü ile biter, Avrupa’ya göçen “barbar” kavimler Batı Roma İmparatorluğu’nu yıkar. Orta Çağ yine Avrupa’da başlar ve Rönesans ile biter. Yeni Çağ da Fransız Devrimi ile sona erer. Görüldüğü gibi sürekli Avrupa merkezli bir tarih anlayışı vardır. Yukarıda bahsettiğim gibi tarih tamamen kesin bir sistem olsaydı, böyle farklı yorumlar ortaya çıkar mıydı?

Geçmişte hükümdarlar, iktidarlarını meşrulaştırmak için tarihi kullanırdı. Türlü menkıbeler, güçlü büyük atalar, “karnından çınar ağacı çıkan dedeler”… Tarih birçok kez propaganda aracı olarak kullanıldı.

Bir örnek daha vermek istiyorum. Bugün tüm dünya Nazi Almanyası ve Hitler denilince tüyleri diken diken oluyor. İnsanlar genelde büyük bir nefretle yaklaşıyor. Yahudilere yapılanlar, zorunlu göçler, katliamlar… Eğer savaşı Mihver Devletler kazansaydı nasıl bir tarih okurduk acaba? Elbette tarih “acaba”larla yazılmaz. Ama bir düşünün; Holokost bugün çok daha farklı, belki de çok daha cılız anlatılırdı.

O kadar uzağa gitmeyelim. Sözde Ermeni meselesine gelelim. Osmanlı Devleti yorgun, zayıf ve son gücüyle ayakta kalmaya çalışıyordu. Böyle bir ortamda Tehcir Kanunu çıkarıldı ve Ermeniler zorunlu göçe tabi tutuldu. Bugün dünya genelinde “Türkler Ermenileri kırdı” diyenler var. Biz de “biz yapmadık” diyoruz. Tarih burada kesin bir hüküm vermiyor gibi duruyor. Neticede iki ucu boklu değnek zor bir mesele. Varın siz düşünün.

7 Aralık 2025 Pazar

Parasını Yönetemeyen Bir Adamın İç Dökmeleri

 


Kuyruğu dik tut Emirhan. Evet, biraz borcun var; evet, bazı şeyler canını sıkıyor olabilir. Ama umutsuzluğa kapılma. Her şey yavaş yavaş yoluna girecek. Biraz batağa saplanmış olabilirsin, üstelik buna kendi rızanla girdin… ama kurtulmak da senin elinde. Korkacak bir şey yok; sadece bir süre kemer sıkacaksın, minimum harcama yapacaksın. Hesabı kitabı iyi yapman gerekiyor, o kadar.

Ben zaten oldum olası saçma sapan şeylere para harcamışımdır. Harcadıklarımı toplasam küçük çaplı bir araba galerisi bile açabilirdim. Para konusunda pek tutumlu biri olmadım hiçbir zaman. Ya acele etmişimdir, ya da ihtiyacım olmayan şeylere yönelmişimdir. Mesela telefon almaya niyetlenirim; kafamda bir model yokken dükkâna girerim, sonra ihtiyacımın çok üzerinde bir telefonla çıkarım. Tezgahtarlar beni öyle kolay kandırır ki…

İşin ilginci, ben de çok satış işi yaptım ama asla kandıran tezgahtar olmayı beceremedim. Adam dükkâna gelir: “Abi ne lazım?” derim. “Bu mu?” “Buyur.” “İyi günler.” Bir şey daha satayım, fazladan bir ürün kakalayayım kafasında hiç olmadım. Bu insanlar nasıl başarıyor, gerçekten bilmiyorum. Benim gibi olan başkaları da vardır elbet. İyi satışçı kendine güveniyor ve ne yapacağını iyi biliyor.

Sadece para harcamak da değil mesele. Çok borç verdim, çoğunu da geri alamadım. Benden borç istemezler aslında; muhabbet ederken “Bu ay çok sıkışığım.” der biri. Ben hemen atlarım: “İstersen vereyim.” O da mecburen “Ver” der. Parayı veririm, o an her şey güzel. Ama zaten sıkışık olan adam nasıl ödesin geri? Ödeyemiyor. Ben de verdiğimle kalıyorum.

İslam alimleri bu tip borca karz-ı hasen der; “Verilen borcu unutmak.” Yani öyle bir borç ki, geri gelirse ne âlâ, gelmezse de kalbin kırılmayacak. Ama benim de ihtiyacım var. İsteyemiyorum da. Öylece kalıyor. Yıllar sonra enflasyonda kuşa döndükten sonra geri alsam neye yarar…

Sanırım bir dönem maaşıma hiç ellememem gerekiyor. Ya da 30 gün çeken ayların 15 gün sürmesi… Artık neyse. Ama düzelteceğim. Her şey yoluna girecek. Gerçekten.

26 Ekim 2025 Pazar

Top Peşinde Olmayanlar Derneği

 


         Çocukluk haricinde futbolla ilgilendiğimi hatırlamıyorum. Çocukken sadece gazetede Fenerbahçe ligde kaçıncı sırada ona bakardım. Bildiğim futbolcular da o dönemin futbolcularıdır. En sevdiğim Rüştü Rençber’di, Alex de Souza, Hakan Şükür, Tuncay Şanlı çocukluğumun oyuncularıydı. Hala bir futbol ortamı olduğunda bunları söylerim karşıdaki kişiler de dalga geçer genelde.

      Çocukken boş derslerde futbol oynardık ama hayatta beceremezdim. Ayağıma top geldiğinde heyecanlanır, muhakkak kaybederdim. Kaleye alırlardı kova gibi geleni alırdım. Belki de bunun için ilgimi de çekmiyor olabilir. Halı sahalara adam eksikliğinden el mahkum çağırırlardı. Hiç gitmek istemezdim ama kıramadığımdan gider defansta bekler gelene saldırırdım sadece. Mahallede sayılı çocuk vardı onlar dünya klasmanı oyunculardı. Ben TFF Bal ligi oyuncusuydum.

        Üniversitede birkaç defa halı sahaya katıldım onda da sigaraya başlamıştım koşamıyordum. Tıkanıp kalıyordum. Dedim, benlik değil artık on beş senedir ayağımı topa değdirmiyorum. Jübile yaptım yani.

          Futbol hiç ilgimi çekmeyen bir şeydi. Dediğim gibi pek de anladığım bir şey değildi. Kaldı ki bizim evde ve ya çevremde de konuşulmazdı. Yani beni etkileyen çevremdi. Eğer çevremde futbolla ilgilenen hatta fanatik insanlar olsaydı belki de ben de fanatik olurdum. Ancak bana çok mantıksız geliyor futbol.

          Maç seyretmeyi de yıllar önce bıraktım. Yine üniversitede ev arkadaşlarım Digitürk almıştı. Ayıp olmasın diye onlara eşlik eder bira ve patates eşliğinde maç seyrederdim. Onlara da “şimdi ne oldu faul mü oldu, sarı kart ne zaman verilir, ofsayt nasıl oldu” gibi sorular sorar maçı da piç ederdim.

          Bu zamanlarda yoğun şekilde mafyalaşma, para, kalitesizlik hakim futbola. İnsanlar parası olmasa dahi takımına destek verebilmek adına formasını alıyor, biletini alıp maçına gidiyor, belki bağışta bulunabiliyor. İşte ben bunu anlamıyorum, zira pek bir yararı yok. Oyuncular milyon dolarlar alıyor ve oynayamıyorlar. Türk Futbolunun hali ortada. Bir tane Avrupa kupamız veya dünya kupamız yok. Hatırladığım 2002 Dünya Kupası üçüncülüğümüz ve 2008 Avrupa Kupası üçüncülüğümüz var. O iki sene efsane bir seneydi ama.

         Bir ortamda futbol konuşulduğunda sessizleşirim eğer konuşmam istenirse de futbolun tarihini ve kültürel etkilerini konuşurum. Futbol için kimseyle tartışmadım bu güne kadar. Yaklaşık bir saat önce ablam, babamla bana kahve yaptı televizyonda İkinci Lig’den Erbaa Spor- Buca Spor’ un maçına denk geldik. Durduk yere kilitlendik. Şaka bir yana keyifli de maçtı karşılıklı mükemmel gollere şahit olduk. Bayağı da babamla sohbetini ettik. Aslında çok iyi geldi. Ancak bunu sürekli her hafta yapanları gerçekten anlamıyorum.

        Türk Futbolu keşke iyi yerlere gelse. Dünyada bizi temsil eden bir takımımız olsa. Voleybolda, atıcılıkta, güreşte çok iyi sporcularımız var ve bizi çok iyi temsil ediyorlar. Ama para etmiyor. Zira dünyada futbol konuşuluyor. Messi, Ronaldo konuşulurken Mete Gazoz’ un okçulukta birinci olması dünya kalitesinde bir sporcu olması konuşulmuyor. Bu da işin en acı tarafı.

6 Ağustos 2025 Çarşamba

Otostop Güzergâhı: Bir Parmakla Başlayan Yolculuklar

 


       Herkesin unutamadığı anılar vardır. İnsanlara, eşine, dostuna zevkle anlattığı anılar vardır. Anlattıkça da anlatır hatta. Kimisi misal bir ülkeye gitmiştir orayı sürekli anlatır. Kimisi de askerlik anılarını, ki Türk erkeklerinin yegane hatıralarından biridir bu, anlattıkça anlatır. Hatta anlatılan kişiler iyi ki gittin kardeşim ne anlattın diyebilir. Benim askerlik anım pek yok zira sabah 4’te kalk izmarit topla, tank yıka, yat, kalk, sürün ile geçti genelde. Ancak yine de çokça anım var bunu başka bir yazıda anlatırım. Farklı bir ülkeye de gitmedim. Benim en çok anlatmayı sevdiğim anılarım üniversitede otostop anılarımdır.

            Üniversitedeyiz, aklımız bir karış havada. Heyecan arıyoruz sürekli ancak aklımıza pek bir şey gelmiyor ne yapalım derken otostop çekip şehir şehir gezme fikri geldi aklımıza. Sene 2014-15 civarı henüz hala insanlar birbirinden bu kadar korkmuyor yabancıları arabalarına alabiliyordu. Televizyonda her gün o onu kesti biçti haberleri var ama hala insanlarımız güveniyordu bir şekilde birbirine.

            Çantalarımızı hazırladık sırtladık Bursalılar bilir Görükle otobanının Karacabey yönüne çıktık. Başladık parmak kaldırmaya, daha önceki yazımda bahsettiğim Seda ile yapıyoruz bunları tabi. Bana cesaret veren de oydu elbette. On on beş dakika sonra bir tırcı abi yanaştı “nereye gençler” dedi. Aklımıza hemen İzmir gelmişti. Düşünmemiştik nereye gideceğimizi. tırcı dayı atlayın Menemen’e gidiyorum oraya kadar gideriz dedi. Sevinçle atladık gidiyoruz. tıra binerken ki racon ayakkabıların çıkarılmasıymış. Hemen oracıkta öğrendim. Zira içi evinizin salonu gibi adeta. Sigara ikramları başladı. Nerelisiniz nerden geliyorsunuz falanlar… Baya koyu bir muhabbete daldık. Abi yıllardır Yalova İzmir yolunu sık gittiği için virajların sayısına kadar biliyordu. Hatta Balıkesir’in bir kazasından geçerken içeri oda kokusu sıktı yol kenarında tavuk çiftliği varmış kokuyu sıktıktan beş dakika sonra oranın kokusunu da aldık.

            Sırayla uyuduk haliyle gece vaktiydi yol tabi. Abinin derdi yolda yalnız gitmeyeyim laflarım uykum gelmez tabi. Laflayacak nöbetçi bırakıyoruz yani. Elimiz sigara paketimize gittiğinde abi hemen bağırıp “oradan yakma benden iç aman ha” diyordu sürekli. Sigara kullanmayan tır şoförüne hiç rast gelmedim. Kendi paketimizi içmediğimiz gibi her indiğimiz arabadan paket paket sigarayla iniyorduk. Menemen’ e sabaha karşı geldik. Sıra İzmir’e gitmekteydi. Bu sefer bir kamyona denk geldik. Arabada her şey ama her şey vardı. Kettle, fırın, ocak, çaydanlık, televizyon artık aklınıza ne gelirse. Dayalı döşeli halılar bile. Gene sigara ikramları. Abi diyoruz var sigaramız “yok illa ki benden alacaksınız” geliyor hemen.

            İzmir’e sabah vardık. Hala var mı bilmiyorum Facebook’ta İnterrail Türkiye coach grubundan kendimize kalacak yer ayarladık. İnsanlar böyle otostopçulara evlerinde kalacak yer ayarlıyorlar. Öyle bir sayfa. Sanki kırk yıllık ahbap gibi ağırladılar bizi. Kahvaltılar vs. neyse kordona indik birer bira içip kalkıp tekrar yola koyulduk. Sanki İzmir’e gidip ne yaptık. Dediğim gibi sadece bira… dönüş yolu da gene tır ile oldu. Bu sefer şanslıydık direkt Görükle’ye birini bulmuştuk. Muhabbetler goygoy, gırgır, şamata hatta yolda müzik açıp küçücük kabinde dans ettik kahkaha eşliğinde. O abinin adını bile hatırlıyorum İbrahim abi. Renault bir tırı vardı. Yazıyı okuyacağını sanmıyorum ama selam olsun ona.

            Daha anlatacağım anılarımı elbette. Karşılaştığım zorlukları sıkıntıları da anlatacağım. Otobanın kenarında arabadan kovulmamı da… Bu böyle kısa bir yazı bir giriş olsun dedim. O günleri hep özlüyorum.  Şu an üstüne para verseniz dahi yapamayacağım bir şey. Zira devir eski devir değil. Ama belki yine cesaretim gelirse yine yapabilirim. Belli mi olur?

25 Temmuz 2025 Cuma

Yazmak İstiyorum, Sadece Yazmak

 



Bir şeyin nicel değeri ne kadar artarsa nitel değeri o kadar azalır. Bunu  piyasadan örnek verebiliriz. Örneğin bir sene domatese don vurur az çıkar o sene domates fiyatı birden artar adeta altın değerini alır çiftçi bunu görür domates para ediyormuş der o sene herkes domates eker bu sefer de domates para etmez tarlada kalır. Ben de aynı düşünceye girdim. Sürekli bilgisayarı her açtığımda yazmak istiyorum bu sefer buranın değeri düşer mi acaba diyorum ama gerçekten o kadar çok yazmak istiyorum ki burası bana o kadar iyi geliyor ki anlatamam. Sadece kelimeler yazmak istiyorum. Anlamlı anlamsız yerli yersiz. Cidden aklımda hiçbir şey yok.

Ne yazmalı? Sürekli insanları bilgiye de boğmak istemiyorum. Hoş ne biliyorum ki de yazıyorum. Yarı buçuk bir tarih bilgim var. Birkaç yazı yazdım. Hikayeler yazmak istiyorum kurgu pek yapabildiğim bir şey değil. Gerçekten sadece yazmak. Edebiyat parçalamak da istemiyorum. Cidden çok sinirlenirim okuduğum kitapta şöyle bir cümle ile karşılaştığımda. “Siniri şakaklarında adeta boncuk boncuk beliriyor aşağı süzülüyordu.” Bu ne şimdi? Siniri tere nasıl benzetmek bu. “teşbihte hata olmaz” derler ama cidden okuyucuya da zorluk çıkaran bir şey olduğuna inanıyorum böyle süslü cümlelerin. Uzun müddettir roman okumuyorum. Belki de bu yüzdendir. Yazı yazarken oldukça düz ve sade bir yazıyı tercih ederim. Edebî metinler de elbette hoşuna gidenler vardır. Buna saygı da duyuyorum. Benlik değil ama buna karar verdim. Hoş bir edebiyatçı falan değilim. Uzman falan da değilim. Amatör bir yazarım.

Lisede hep yazar olmak istemiştim. Carpe Diem Kitap Yayınlarından Ömer Sevinçgül’ün “Yazar Olmak İstiyorum” kitabını adeta ezberlemiştim. Çok güzel bilgiler veriyordu kitap. Bugün maalesef hiç biri aklımda değil piyasada da bulamıyorum. Oldum olası bilgisayardan tabletten telefondan PDF şeklinde kitap okumaktan nefret etmişimdir. Benim kitap okuma tarzım kitabı bizzat eline almaktır. Romantik yazarlar gibi “kitabı elinize alıp kitap kokusunu hissetmelisiniz, bayılırım kitap kokusuna” demiyorum. Ancak kitap okurken mutlaka elimde bir kurşun kalem olur ve kitabı okurken altını çizer kenarına notlar alırım. Çoğu insan beni linçleyecektir kitaba zarar veriyorsun diye ama kitap benim tarzımda böyle okunur. Atatürk’de kitaplarını aynen böyle okurmuş. Askerde okurum diye yarım bıraktığım iki kitabımı götürmüştüm. Orada kitaplar incelenip veriliyor askerlere. Siyasi bir şey var mı, ahlaka mugayir mi vs. diye. Herkesin kitabı incelendi benim ki bir türlü gelmedi. Komutanlara çıkıyorum yalvarıyorum falan. En son bir komutanım çıktı dedi ki “amcık o kadar çok yazı yazmışsın ki kitaba, okuyana kadar iflahım sikildi. Anca bitirdim.” Tabi dünyada en çok küfrün askerde edildiği unutulmamalıdır.

Konumuza dönersek. Dediğim gibi yazar olmak çok istiyordum. O zamanlar internet de pek yaygın değildi. Telefonlarımızdan 0.facebook’a giriliyordu. O teknolojiye bile hayret ediyorduk. Dediğim Ömer Sevinçgül’ün kitabını okulun kütüphanesinde bulmuştum. Bir günde bitirmiştim. Sonra tekrar tekrar ve tekrar okumuştum. Her hafta kütüphaneye gittiğimde oradaki memur bile alışmış “o kitabı gene yeniletmeye geldin değil mi” derdi. Yazarın kendisi okumasa da burayı çok teşekkür ederim.

Lisede yazıyordum ama o kitabı okuduktan sonra daha çok yazmaya başladım. Ama o günkü yazılarımı görseydiniz aman aman. Çok komiklerdi. Kendimi önemli bir kişi sanıp bilgiler verip kanaat önderi gibi yazıyordum. Çok sürmedi uzun müddet ara verdim. Yazmayı yine seviyordum ama yazmayı bilgi vermek sandığım için yazmaya değer bir şey bulamıyor bunun için yazmıyordum. Ara sıra gene bir şeyler karalıyordum ama kayda değer şeyler değildi. Ta ki işsiz kalıp buralara düşene kadar. Bu kadar sık yazı yazdığımı gerçekten sadece lisede olduğuna eminim. Baya roman yazmaya bile kalkmıştım. Tabi zorluklarını daha ilk paragrafı yazdığımda kavramış çok büyük bir alt yapı gerektiğine kâni olmuş bırakmıştım. Yazılarımı basmaya bile yeltenmiştim. Gerçekten çok komik. O on beş yaşında ki velet baya baya kendini kanaat önderi sanıyor, fikirlerini tüm memleketin duymasını istiyordu. Çok garip…

Şu an burada yazma yeri bulduğum için çok mutluyum içimde on beş yaşımdaki heyecan yeniden filizlendi. Elbette daha olgun daha mütevazı. Korkulacak bir şey yok. Dünyayı ele geçirecek planı hazırlayacak kabiliyette olmadığımı biliyorum artık.

20 Temmuz 2025 Pazar

Ablalık: Kavga, Kaos ve Koşulsuz Sevgi




Çoğu insan kardeşiyle kavga etmiştir. Evde hır gür bir dönem eksik olmamıştır. Bizim evimizde de öyleydi bu durum. Benden altı yaş büyük bir ablam var. Kendisiyle sık sık bu durumu yaşarız. Gerçekten çok büyük kavgalarımız da olmuştur. Ama her seferinde de bir sıkıntı olduğunda kenetlenmeyi de başarmışızdır. Annem çalışan bir kadındı. O sebeple bana hep ablam bakmıştır. Ablam çocukluğumdan beri o kadar etkilemiştir ki beni bugün beni ben yapan yegane etkilerden biridir. Abla mevhumu erkek çocuklar için farklı bir mevzudur.

Sekiz ya da dokuz yaşındayım. Ablamla gene bir şeyden gerilmişiz bir o beni kovalıyor bir ben onu kovalıyorum. Doksan nesli çocukları gibi terlik en büyük silah. Havalarda uçuşuyor. Sonra birden beni yatak odasına kilitledi. Ben sinirime hakim olamamış elimi yumruk yapıp birden cama yerleştirmiştim. Cam kırılmıştı. Kırılmasıyla ben de şok olmuştum, beklemiyordum. Ama o kavga birden bitmişti. Elim kolum kan içindeydi başta hissetmemiş de olsam. Hemen ablam bana sarılmıştı iyi misin demişti ama olan olmuştu. Gergin şekilde annemi babamı bekledik. Babam gelmişti kızmamıştı bize ama annem sadece ya bir şey olsaydı diye kızmıştı. Kriz son bulmuştu. Ama bu ilk cam kırmamız değildi.

Biraz daha büyümüştüm. Yine bir abla- kardeş savaşında silahımı kullanmış terliği fırlatmıştım balkon camı inmişti bu sefer. Annem eve geldiğinde baktı ki perde havalanıyor başta şaşırdı perdeyi kaldırınca gördü sonucu. Bir keresinde de kapıyı yerinden sökmüştük annem çok kızacak demiştik ama annem görür görmez kahkahayı basmıştı. Bunu takan adam bile zor taktı siz bu kasadan nasıl çıkarabildiniz bunu demişti.

Sadece kavgalarımız olmazdı tabi. Annem hastanede çalıştığı için nöbetlere kaldığı günler okula o kaldırırdı. Kahvaltı ederdik. Akşam yemekleri yapardı bize. Öğretmiştir bir kaç şey hatta bana. Beraber yemekten sonra sohbet ederdi benimle aynı akranı gibi.

Ablamla çok zıt iki kutubuz. Hala dünya görüşünü anlamış değilimdir kendimce. Ama bana o kadar iyi gelir ki kendisi. Onun varlığı beni mutlu eder. Asla hoşlanmaz onu öpmemi bıyıkların batar der sarılmamdan hoşlanmaz ama biliyorum ki kalbinde beni sevdiği büyük bir bölüm var.

Geçenlerde annem ve babam şehir dışına gittiler evde ablam ve ben kaldık. İnanın bana 72 saattir kavga etmiyoruz sanki iki meleğiz. O benden bir şey istiyor ben koşa koşa yapıyorum ben ondan bir şey istiyorum o koşa koşa yapıyor. Sanki evde her gün harp çıkartan biz değilmişiz gibi. Ablamı yeniden tanıyorum sanki. Kedi köpek gibi yiyen birbirini biz, bambaşka davranıyoruz. Ancak ekstra çaba gösterdiğimi gizlemiyorum elbette bir şey istediğinde gerçekten kavga çıkmasın diye yapıyorum.

Kime sorduysam aşağı yukarı benim gibi anlatıyor ablasını. Yani ablalar genelde böyle oluyor sanırım. Teyze anne yarısı diyen halt etmiş asıl anne yarısı abladır.

19 Temmuz 2025 Cumartesi

Yürümeyen Ülke: Türkiye’nin Ayak Direyişi

 



Bugün sosyal medyada gezerken bir haberle karşılaştım. Avrupa'nın en az yürüyen ülkesiymişiz. %3.8 oranında insanımız günde 30 dakika yürüyormuş. Bunu % 5.6 ile İspanya takip ediyor. Ardından Yunanistan da peşinden % 8 ile onu takip ediyor. En çok yürüyen Avrupa ülkesi Hollanda % 44 ile listenin başında yer alıyor. Bu saydığım ülkelerin demografik yapıları, alt yapıları, sağlık durumları hatta enlem boylam farkları bile bu durumu etkilemektedir.

Yürümeyen bir ülkeyiz kabul etmek lazım. Aslında Süleyman Demirel “yürümekle yollar aşınmaz” diyerek bizi yürümeye teşvik etmişse de yürümüyoruz. Bir de Orta Asya'dan buralara kadar yürüdüğümüz için artık yürüme ihtiyacı hissetmiyoruz. Şaka bir yana yürümememizin bir çok etmeni var. bir kere diğer saydığım ülkeleri de göz önüne alırsak aynı enlemde olduğumuz İspanya ve Yunanistan da az yürüyor. Akdeniz ülkesiyiz ve tembeliz. Aynı zamanda bu ülkeler ve Türkiye'de dahil gayet dağlık ülkeler. Düz yol gerçekten yok. Aksine Hollanda Konya Ovası gibi dümdüz bir ülke. Tabi bunun sadece düzlükle de alakası yok. Demin de saydığım gibi bir çok etmenler kültürel faktörler de etkili.

Bir kere Türkiye'de bir deyim vardır. “At, avrat, silah.” bineğe, kadınlara ve silaha oldukça düşkünüzdür. Arabamız bizim için çok önemlidir. Dişimizden tırnağımızdan arttırıp aldığımız arabamıza gözümüz gibi bakarız onunla hava atma yarışına gireriz. Dünya da bir kaç yüz dolara alınan arabalar burada bir servet değerinde olduğu için araba bir statü göstergesi haline geliyor. Haliyle tuvalete dahi arabayla gidiyoruz. Gurbetçilerimiz binlerce kilometreyi uçakla gelmek yerine arabalarıyla gelip statülerini gösteriyorlar. Bir de tabi “parayı bulan herif önce arabayı sonra karıyı değiştirir” lafımız vardır. Yine arabaya verdiğimiz önemi gösterir bu.

Alt yapı sorunlarımız da elbette var çoğu yerde yolda yürürken kaldırım bitiyor. Kaldırım biter mi? Bitiyor işte birden kendinizi yolun ortasında arabaların önünde buluyorsunuz. Kaldırıma park etmiş arabalar. Parklar, yürüyüş yolları da oldukça az ülkemizde. Çok fazla betonarme yapılar arasında ağaç görmeye bile hasretiz. Zaten on metrekare çim gördüğümüzde de oturup mangal yapan bir toplumuz. Ayrıca sokaklarımız da oldukça emniyetsiz ıssız aydınlatma eksik. Yani yolda gece yürürken birinin sizi kesip atması işten bile değil.

Uzun çalışma şartlarımız da bir etmen daha Avrupa'da insanlar haftada otuz saat çalışırken Türkiye'de haftalık kırk beş saat çalışma durumu var aynı zamanda mesailer de var. eve gidip yatağa kendinizi atmaya yer arıyorsunuz ne yürümesi. Kaldı ki depresyon oranı en yüksek ülkeyiz. %38 ile ikinci sıradayız. Biliyorsunuz ki depresyon vücutta hasıl olduğunda hareket minimuma iniyor. İnsan kıpırdamak dahi istemiyor. Bu da yürümememizin ayrıca bir etmeni. Bir de sigara kullanımı var ki o da içler acısı. Avrupa'nın en çok sigara içen ülkesiyiz. Haliyle iki adım atınca nefes nefese kalıyoruz.

Sonuç olarak fazla yürümememizle birlikte kalp, tansiyon, şeker hastalıklarıyla obeziteyle boğuşuyoruz. İnsanlarımız mutsuz hayatı geçinmek üzerine kurulu. İnsanlar sadece yaşıyor, hayattan zevk almıyor. Tabi bunda ekonomik durumda etkili. Yoğun bir kriz ile boğuşuyoruz. Hollanda yürüsün dursun sıkıysa Türkiye'de yürüsün. Oralarda yürümek kolay.

2 Temmuz 2025 Çarşamba

Biraz Dert, Biraz Umut

 


Yine başbaşayız. Yine ben dertlerimi anlatacağım yine siz dinleyeceksiniz. Teşekkür ederim hep yanımdasınız. Burası bana çok yardımcı oluyor. Bugün gayet sıradan bir gündü. Yine işsizliğin verdiği boş vakitle kitap okuyup sağda solda ailemin işlerine koşuyordum. Akşama doğru bir huzursuzluk çöktü. Bu hissi tanıyordum. İlaçlarımı almadığımda bu his geliyordu. Ama bu sefer ilaçlarımı almıştım sorun ne olabilirdi ki? Ne gelebilirdi ki başıma. Gayet huzur gelmişti ilaçlarımla birlikte. Başka bir şey vardı belki de. Yine beynim benimle oyun oynuyordu. Çareyi yine buraya, yazılarıma sığınmada buldum.

Aklımda hiç bir şey yok. Çala kalem tuşlara basıyorum. Bu yazıda kesinlikle düzgün bir şey anlatacağıma söz veremem. Sadece anlatmak istiyorum. Ne olabilir? Çok sorun arıyorum. Dün çok değer verdiğim çok sevdiğim bir dostum, hayatta sorun ararsan kendinde sorun ararsan kesinlikle bulursun demişti. Yaklaşık on senedir de sürekli sorun arıyorum. Psikiyatrilere ve psikologlara adeta “ben böyle böyleyim beni değiştirin bundan çok rahatsızım” diyorum. Onların elinde olan bir şey yok ki. Ben değişmek istiyorsam kendim yapmalıyım. Değişmeye değer de bir şey yok aslında. Oturup ciddi ciddi düşünürsek gayet de makul bir insanım aslında. Sadece toplum içinde bağırarak konuşuyorum, biraz patavatsızım, biraz da düşüncesizim. O dostum iyi şeylerine yapabildiğin şeylere odaklan demişti. Bir düşünelim bakalım...

El becerilerime nispeten güveniyorum. Tamir tadilattan biraz olsa anlarım. Biraz kibarım. En azından toplum içinde oturmasını kalkmasını biliyorum. Belki de benim isteğim tamamen toplum tarafından kabul görmektir. Bunun için çabalıyor da olabilirim bu fikir şimdi geldi bana. Dostum zihnimi açtı. Ne demişti daha? İyi şeylerine odaklan göreceksin iyi şeylerini de bulacaksın. Arayan belasını da bulur mevlasını da sözü örnek gibi geliyor. Arayan her şeyi bulur. Her sabah aynaya bakıp “Emirhan sen iyi bir insansın ve başarılısın. Bazen şansın yaver gitmiyor o kadar” demek gerekir belki de.

İnsanın istediğinde yapamayacağı şey yoktur. Yeter ki istesin. O gücün içimde bir yerde olduğunu biliyorum. Ben güçlü bir insanım. Başaracağım. Bu buhranı üzerimden atacağım. Şu an kendime söz veriyorum. İyi yönlerimi sürekli arayacağım. Ben iyi yönü ağır basan bir insanım. Özgüvenimi bunun sayesinde kazanacağım.

24 Haziran 2025 Salı

81 İl, 1 Hafıza, ve Hiçbir İşe Yaramayan Bilgi

 



İllerin plaka kodlarını ezbere bilenleri hep havalı bulmuşumdur. Ne zaman yabancı bir plaka görsem tahmin etmeye çalışırım bildiğim ilden geriye ya da ileri doğru saymaya çalışırım işin içinden çıkamaz en son ya yanımdakine sorarım ya da internetten bakarım. Ama istisnasız hep yaparım bunu. İstanbul 34 o da oturduğum için Bursa 16 o da sekiz sene orada yaşadığım için Kırklareli 39 o da orada askerlik yaptığım için ezbere bilirim. He bir de Ardahan 75 o da memleketim elbette. Bunlar istisnasız bildiklerim. Zonguldak'a kadar aşağı yukarı bir şekilde geliyor ama sonradan il olan yerler işte orası insanın kafasını karıştırıyor. “Batman sonradan mı il olmuştu yoksa var mıydı dur onun plakası neydi anasını satayım” düşünceleri sürekli dönüyor.

Babam ile annem bugün bizi gezdirir misin diye sordu. Ben de tamam bir Beykoz havası alalım dedim. Arabaya bindik uzun otoban yolculuğuna çıktık. Elbette sayısız TIR ve kamyon bu yolu kullandığı için farklı farklı plaka kodları gördük. Babam tüm illeri ezbere bilir. Sürekli babama aynı beş yaşında ki bir çocuğun anlamsız soruları olan baba bu ne baba bu ne der gibi, baba 42 neresi baba 15 neresi diye sorup durdum. En son sanırım dayanamadı ki sıradan saymaya başladık beraber 01 Adana, 02 Adıyaman, 03 Afyon, 22 Edirne, 42 Konya vs.

Çocukken her erkeğin askerde kesinlikle ezberleyeceğini düşünürdüm. Hatta bizzathi öğretiyorlar sanırdım. Ama ben askere gittiğimde öyle olmadığını gördüm. Şafak illere düştüğünde tertibime sorardım. Bu gün hangi ildeyiz diye. Hatta her gün telefonda konuştuğumuz babam benimle illeri beraber sayardı.

En çok arzu ettiğim şey trafikte giderken trafik kodlarının tamamını ezberlemek ve önümde giden yabancı kodlu araca “yürü amına koduğumun Muğlalısı” demek için sürekli ezberlemeye çalışıyorum. Bunu ezberlemek sadece ortamlarda muhabbeti geçtiğinde işime yarayacak ama çok hoş ve güzel bir bilgi bence.

3 Haziran 2025 Salı

20'li Yaşlarıma Küçük Bir Veda

 



Otuzuma girmemden bir kaç hafta geçmesi üzerine özlediğim yirmili yaşlarıma bir göz geçirmek onları hakkıyla uğurlamak istedim. Çoğu insan lise anılarına vazgeçilmez der ancak ben liseyi asla sevmemiştim. Her şey üniversitede başladı. Ergenliğin verdiği buğulu hava başımı döndürmüş yavaş yavaş gelen sorumluluk bilinci ile yetişkinliğin kapısında bekliyordum. Kapıyı tıkladım ve açılmasıyla yirminci yaşıma bir konser çıkışı arkadaşlarımın basit bir kutlamasıyla girmiştim. Mütevazi partiden “yarın okul var” diyerek ayrılıp yurda yürürken beynimde “artık yirmi yaşındasın oğlum vay be” cümlesi çınlıyordu. Çok mutluydum bıyıklarım gürleşiyor yer yer köse olan sakallarım artık muntazam oluyordu. Kendimi baya baya yetişkin sanıyordum. Tabi nasıl yetişkinlikse artık dersleri asmalar, aileye sürekli okul hakkında yalanlar, “bir gün yaparım şu işimi de ya boşver”ler hiç bırakmıyordu beni. Yetişkin sanıyordum ama hiç yetişkinliğe ait bir eylemim yoktu.

Yirmili yaşlarıma bomba gibi girmiştim ama henüz on sekizimde deli gibi aşık olmuş o aşkı yirmi dört- yirmi beş yaşıma kadar saklamış ve geceleri önüme çıkarıp hayalini okşamıştım. Yine üniversitede bir daha mı geleceğiz dünyaya diyerek otostop turları yapmıştım. Bir çok tırcı hikayem var bu başka bir yazının konusu elbette. Yeni başlamış olduğum sigaraya aşk acımla günde dört pakete çıkarmış, birini yakıp birini söndürüyordum. Bir birayla sarhoş oluyor, geceleri sokaklara çıkıp hafif sesle naralar atıyordum. O yaşlarımın en güzel dostu beni sırtlıyordu. Amiyane tabirle yol yordam gösteriyordu. Zira İmam- Hatip mezunu fanusta yaşamış bir çocuk olarak geldiğim bu yaşlarıma, kadınlar ile nasıl konuşulur. Bira nasıl köpürürse lezzetli olur. Otostop çekerken şoföre ne söylersen sigara uzatırı öğretiyordu. Az zaman sonra mükemmel bir sinyalci olmuştum. Öğrencilik bu konuda oldukça yardımcı oluyordu. Uludağ üniversitesi bana yaklaşık yedi sekiz sene (haylazlıktan uzata uzata) ev oldu bu yaşlarımı eğlenceli ve anlatılır kıldı.

Bir günüm sabah kalkıp hem okuyup hem çalışacağım düsturu edindiğim için işe gitmekle başlıyordu. Garsonluk, bulaşıkçılık, hanutçuluk, teknik servis elemanlığı gibi işlerde çalıştım. Akşamına da derslere gidip gece de yatıp kendime vakit ayırmak ile geçiyordu. Yeri geldi işlerimi de astım. Ay sonuna doğru artık parasız kalınca geceleri ATM önünde yatıp burs günü saat on iki olunca türkü söyleyerek kartı takıp bursumu çeker koştur koştur bahsettiğim arkadaşım Seda ile tabi ki de Bursa da olduğumuz için iskenderciye koşar ayın ilk en güzel yemeğini yerdik. Ardından güzel bir keyif sigarası... “Seda gene biz bu parayı ay sonuna yetiremeyeceğiz be kızım” diyerek aya başlardık. Babama “hoca falanca kitabı istedi şu kadar para yollarsın değil mi babacım” masallarıyla ek bütçe de yaratırdım. Şaka bir yana geçenlerde babamla kaba taslak bir hesap yapıp o zamanın bir ev parası yediğimi maalesef üzülerek öğrendim. Masalsı, yıllar yılları kovaladı cümlesiyle devam eden yaşamım artık yavaşça gelecek kaygısına evrildi. Yıllar geçti. ev arkadaşları değişti; kimisiyle yollar mezuniyetle, kimisiyle buzdolabının boş olması ve evin “otel” gibi kullanılmasıyla ayrıldı. Aşk yine geldi, bu kez suratıma yumruk gibi indi. O romantik yazılara bayılanlardan değilim. Bu aşk biraz garipti; karı-koca gibi masrafları hesaplayıp, iş bulmayı konuştuğumuz bir ilişkideydik. 

Bu yıllarda oldukça serbesttim. Ailenin nispeten olan baskısından ipi boşalmış ben nereye sarsam diye düşünüp günler geçirirdim. Ancak bu hayata bir dönüm noktası lazımdı. O da maalesef hepimizin muzdarip olduğu Covid-19 pandemisiydi. Yüce yaratıcı hayatın çok sorumsuz artık yeter dedi ve değişim yüzünü gösterdi. Kitap fuarında çalışırken okullar tatil oldu haberi gelmişti. Sanıyorduk ki bir kaç hafta sonra bu süreç sona erer. Eve döndüm o güne kadar bu serbestliğin bozulmaması adına yaz okullarına bile kalan ben- zira sabah istediğim saatte kalkar istediğim saatte yatardım- eve hapsolmuştum. Babamla yüzyüze her gün bakıp siyaset kavgaları yapıyorduk İstanbul'dan hep nefret ediyorum Bursa çok güzel bir şehir dememin sebebi ailemmiş. Yani Bursa'nın bir numarası yokmuş. Pandeminin uzayacağını anlayınca apar topar Bursa'ya dönüp eşyalarımı toplayıp İstanbul'a geldim. Yaşım artık yirmi altıya gelmişti. Gelecek kaygısı oldum olası yüklenmişti sırtıma. Okulun da biteceği yoktu zaten. Bir gece ne olacaksa olsun diyip askerlik tecilimi bozdum. O gece üzerimde birden bir hafiflik oldu “başvur” tuşuna basar basmaz.

Yine pandemi döneminin içinde askere gittim. Askerlik bana o kadar çok şey kattı ki. Sevmediğin koğuş arkadaşını kollamak zorundasın. Yeri geliyor gözün açık uyumak zorumda kalıyorsun zira koğuşta hırsız kol geziyor. Bunlar hiç tatmadığım deneyimler zira iyi kötü mürekkep yalamış insanların içinde yaşadım hep. İyiyi kötüyü nispeten bilen insanlar. Ancak askerlikte ömrü dağda geçmiş hayatı boyunca sadece, hadi askerlik görevin geldi düze in denilen insanlar vardı orada. Yaşım büyük gittiği için abilik yaptım. Bu da benim deneyimlemediğim bir şeydi. Orada özgüvenim aslında arttı. Zira hep özgüvensiz yetiştim. Her şeyi yaparım her görevin üstesinden gelirim gelemezsem de kurcalarım bir şekilde öğrenirimi öğretti askerlik. İnsan ilişkilerimi arttırdı zira anlama kabiliyeti en az insana da anlatmak zorunda olduğun şeyler vardı. Komutanlarım tarafından sevilirdim çünkü nispeten eğitimli ve “efendi” idim. Derdim olduğunda tamamen saydam şekilde iyisini kötüsünü anlatıyordum bu da onların hoşuna gidiyordu. Psikiyatri ilaçları kullandığım için RDM yani Rehabilitasyon ve Danışmanlık Merkezinden (er tabiriyle Rahatsız Deli Mehmetçik) sık sık danışmanlık alırdım. Zira psikolojim orada altüst olmuştu. Saat sabah dörtte kalkıp akşam onda uyumaya asla alışık değildim. Tek sorun bu değildi elbette. Üst devrelerden baskı ve zorbalık hadsafhadaydı. Buna babalarımız döneminde devrecilik şimdilerde ise sıracılık denirdi. Bu kavramlar oldukça yoruyordu beni. Asker psikolojisi kız arkadaşım da o dönem terketmişti beni. Yani yalnızlık psikolojisi iyiden iyiye sarmıştı. Bunu o dönemlerde tuttuğum günlükler oldukça gösteriyordu. Bir gün nöbet tuttuğumuz yerde nehir taşmış sel olmuştu. Devreme “devrem şu silahı tut ben geliyorum” demiştim kendimi sulara atacak iken birden niyetimi anlamış arkamdan sarılmıştı. İntihar edecek duruma getirmişti askerlik. Çok duymuştum intihar edenleri anlam veremezdim ama o üniformayı giyince gayet anladım. Ancak her şeye rağmen bölük komutanımız oldukça kollardı beni ve bana oldukça güvenirdi. Buna garajımıza geldiğinde odasına çağırıp tarih okuduğumu bildiği için, misalen bugün bana 12 Eylül Darbesinin sebep ve sonuçlarını anlat Emirhan derdi. Bir gün ise Roma döneminde Caesar'ın Rubicon nehrini geçmesiyle olan olayları anlattırırdı. Oldukça tarih severdi. Bir de tabi RDM raporlarımın kendisine mühürlü zarflarla gitmesiydi elbette. İsmini de burada zikretmek istiyorum kendisinin Üsteğmen Mahmut Keser. Gözleri delici bakan çakı gibi bir askerdi. Benim üzerim pejmürde kambur yürüyen bir askerdim. Yanında asker falan sayılmazdım.

23 Nisan Çocuk Bayramında gerçekten çocuklar gibi mutluluk içerisinde terhis oldum. Artık aklımda bir takım şeyler oluşmuş bir insandım. Okumaya devam etmek istedim bir kaç ders aldım, hatta verdim de onları ama artık hevesim de kalmamıştı. Yaklaşık sekiz sene Bursa'nın tozunu yutmuş artık bu tozdan resmen astım olmuştum. Döner dönmez ticaret yapmak istedim o dönemim parası babamdan iki yüz lira alıp bit pazarlarında bazı mallar satmaya başlamış, önce dört yüz sonra sekiz yüz yapmıştım sermayemi. Ancak daha sonra gelir gideri şaşırıp sermayeyi kediye yükleyince elime yüzüme bulaştırmış elimdeki malları yok pahasına satıp “iş insanı” ünvanımdan vazgeçtim. Ciddi işler peşinde koşmaya başladım. Hayalim, bir el becerisine sahip olup bir müddet sonra kendi işimi kurmak oldu. Ancak bu da daha sonraları hayal oldu. Bir türlü öğrenemiyordum. Bir kısım işverenlerde “abi iş istiyorum” dediğimde yukardan aşağı alaycı ifadeyle bakıp kaç yaşındasın? Bu yaştan sonra seni nasıl çırak alayım diyordu. Bu raddeden sonra yavaş yavaş bazı şeylere geç kaldığımı hissetmeye başlamıştım. Girdiğim hiç bir işi beceremiyordum. Son iş deneyimlerim tershane de elektrikçilik ve çağrı merkezi oldu ve o an geldi...

Hayatıma ömrümde göremeyeceğim iyilikte bir insan girdi aşık olmuştum. Bu sefer gençliğin getirdiği aklın bir karış havada olduğu bir aşk değildi. Ömrümü ona adamak istiyordum. Mutluluk beni çok güzel yakalamıştı. Artık yirmi dokuz idim. Otuz bana el sallıyor artık yakalayacağım seni diyordu. Artık her şey de mantık arar olmuştum. Üniversite çağındaki Emirhan bir işin önünü sonunu düşünmeyen kişi her şeyi ince eleyip sık dokur olmuştu. Böylelikle bugünkü karakterim oturmuştu.

Bu uzun yazı umarım sizi sıkmamıştır. Yaklaşık olarak anlattığım on sene böyle teker meker gitmişti. Yeri geldi düştüm ardından bir daha düştüm biraz doğruldum bir daha düştüm ve ayaklandığım bu on seneyi kısa bir yazı ile geçiştiremezdim. İnsanın en güzel yaşları olan yirmili yaşlarıma böylelikle veda ediyorum.

Bir Şemsiye Nasıl Mübarek Olur?

 Yeşilçam filmlerini izlemeye bayılırım. Sık sık seyrederim. Tekrar tekrar izlediğim film sayısı sınırsızdır belki de. Kibar Feyzo, Davaro, ...