✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

30 Temmuz 2025 Çarşamba

Bir Apartmanın Hafızası

 



            Burada genelde kendi deneyimlerimi anlatıyorum. Yeri geliyor tarihten örnekler veriyorum, yeri geliyor basit hikayeler yazıyorum. Şimdilik bu şekilde gidiyor. Ama anlatacak bir şey de bulmak zor. Bazen kesiliyor. O günlerden biri bu. Son birkaç yazımı incelediğimde bunu görüyorum. Buradan reklam geliri almak istediğimde Google bana düşük içeriklisin arkadaş dedi. O da beğenmedi yazılarımı. Acaba neden diyorum. Çevreme gösterdiğimde gayet olumlu tepkiler alıyorum. Ancak belki de ayıp olmasın diye söylüyor olabilirler. Bunu bilmek zor. Keşke şöyle objektif şekilde inceleyen biri olsa. Elbette yakınlarım da incelerken eleştiriler sunuyor ama şöyle bir gerçek var onlar beni seviyor ve bu hobimi kaybetmemi istemiyor. Bu da olur.

            Son günlerde hastane işleriyle uğraşıyorum genelde, amcam beyin kanaması geçirdi ve yoğun bakımda yatıyor. Hastanede durup durup beni soruyormuş kendisi aynı zamanda alzheimer hastası. Muhtemelen son zamanlarda yanına çok gidiyordum beni hatırlıyor olabilir. Kendisiyle garip tatlı bir ilişkimiz var aslında. Babamla sık sık kavga eder. Yıllar önce gene babamla kavga ettiği günlerden biri yolda yürürken kendisini gördüm selam verdim “bana amca deme ben senin amcan değilim” dedi. Tabi bunu ciddiye alacak değilim dediğim gibi amcamı tanıyorum. Siniri birkaç saat sonra geçecek eline telefonunu alacak eve gelecek ve “Emirhan ağzuna gurban olayım şu tilifon dönmüyor” diyecek. Telefon da arama yapıldığında telefon simgesi etrafında bir işaret dönüyor ona söylüyor dönmüyor diye. Yıllardır bana bir çift ayakkabı sözü var. Hala alacak tabi(!)

            Tabi sürekli Emirhan demesi amcamla sürekli olan iletişimimizden kendisi çocuk gibi. Babam kardeşlerin en küçüğü, amcam en büyüğü olmasına rağmen amcam gelip sürekli en basit şeyi dahi babama ve bana sorar. Bunda kendisinin okur yazarlığının olmaması ve diğer amcamların başının kalabalık olması var elbette. Genelde düğün, dernek, cenaze, sünnet, hastane ziyareti, akraba görmelerine babam temsilen gider. Amcamların hepsiyle aynı apartmanda kalıyoruz elbette bunun için. Büyük amcam da onun için yanımıza geliyor.

            Üç amcam var ve babamı da katarsak dört kardeşin dördü de birbirinden o kadar farklı ki. Hani derler ya beş parmağın beşi de bir olur mu diye aynen öyle. Benzer kısımları sadece saman alevi sinirleri bağırarak konuşmaları. Amcamları kendi evlerinde telefonla konuşurken kendi evinizden rahatlıkla duyabilirsiniz. Karşıyı da duyabilirsiniz zira o da bağırarak konuşur muhtemelen bir köylümüzle akrabamız ile konuşuyordur.

            Yakın bir döneme kadar kurban bayramlarında evimizin arka bahçesinde kurban keserdik. Şimdi hepsi yaşlandığı için bunu yapmıyoruz. Büyük bir seremoni olurdu. Bayram namazı kılındığında kahvaltı dahi edilmeden hatta babamın iki büyüğü olan amcamın acele edeceğini bildiğimizden babam her bayram “koş Emirhan amcan tosunu yatırmadan yetişelim” esprisi muhakkak olurdu camii çıkışı. Eve gelinir hızlı hızlı tulumlar giyilir, kolum kadar bıçaklar hazırlanır, aşağıya gürültü patırtı ile inilir. Her katın kapısına vurulur “hadi arkadaş inmiyor musunuz ya hu” diyerek kızılırdı.

            Kurbanda herkesin bir görevi vardı babamın iki büyüğü amcam kafayı keserdi. Onun küçüğü calaskal ve taşıma vs. işlere koşardı. En büyükleri getir götür vs. yapardı. Babamın görevi tartı pay etme etleri takip etme işleri yapardı. Kuzenler olarak da görevlerimiz vardı. Bir kuzenim kafanın derisini soyardı bir kuzenim boylu poslu olduğu için keza ben de aynı şekilde tosunu devirme tutma görevimiz vardı. Bir kuzenim etleri parçalama işleri olurdu kimisi kemikten ayırma görevi olurdu. Ancak kesinlikle herkes her sene aynı işi yapardı. Kimse ben ne iş yapayım demezdi. Ancak dediğim gibi amcamlar yaşlandı ve o koca hayvana artık güç yetiremiyoruz aile olarak.

            Biz aile olarak aile apartmanında oturuyoruz bunun zorlukları yok değil mi kesinlikle var. Ama güzellikleri de var elbette. Her şeyde bu iki mevhum muhakkak olur iyi kötü, güzel çirkin. Ama bir arada yaşıyoruz yıllardır. Yaşamaya da devam ediyoruz.

27 Temmuz 2025 Pazar

Ortak Hafızanın İzinde: Bir Milletin Kendini Hatırlayışı



 

Her toplumun ortak bir hafızası vardır. Yer adları hatta eşyalar bile belli isimlerle anılır. En bilindik örnek kağıt peçeteye “selpak” demek gibidir. Toplumda kağıt peçetenin adı artık selpaktır. Buna minibüslerde giderken o yer oradan kalkmış yerine belki bir AVM bile yapılmış olsa da hala oranın ismiyle anılması gibidir. Günümüzde züccaciyelerin ilk çıktıklarında yaptıkları slogan olan “ne alırsan bir milyon” gibi artık adlarının bir milyoncu olarak anılması gibi. Literatürde eşyalara verilen marka isimlerine jenerik marka ismi denilmekte. Bu halkın ortak hafızasını oluşturmaktadır. Bunların hepsi, halkın ortak hafızasının birer yansımasıdır. Çünkü bu milletin kendine ait bir belleği, ortak bir duygusu vardır. Bu, yalnızca günlük hayatla sınırlı değildir; tarihimizin en önemli dönemlerinde de ortaya çıkar. Tıpkı Millî Mücadele yıllarında olduğu gibi… Milli Mücadele döneminde birlikte ortak düşmanı bilip mücadele etmesi gibidir.

Birinci Dünya Savaşı olmuş Türk milleti yoğun gayretler vermiş ancak netice itibariyle kaybetmiştir bu savaşta. Tüm topraklar alınmış, tüm tersanelere girilmiş, tüm demiryollarına el konulmuş, ordular dağıtılmış halde devlet bîtap bırakılmış. Halk yoğun bir bağnazlık içinde, yiyecek ekmeği yok haldedir. Aynı Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u kuşatırken patrikliğin meleklerin cinsiyetini tartışmaları gibi düşman her yerde iken sivrisinek kanının namaza engel olması tartışılmakta idi. Ancak bilinen tek ortak hafıza vardır. Bu millet özgür olmadan yaşayamaz! Bu milletin mayası buna müsaade etmez.

İzmir işgal edildiğinde halk Kuva-i Milliye birlikleri kurmuş düşmanla gerilla taktiği ile savaşmaktaydı. Ulu Önder Samsun’a ayak basmış resmi olarak Milli Mücadeleyi başlatmaktaydı. Sonra bilindiği gibi TBMM açıldı, düşmanla savaşıldı. Milletimiz Tekalif-i Milliye Emirlerine koşarak gelmekteydi. İki çorabı varsa birini vermekteydi. Ortak hafıza bunu gerektiriyordu çünkü, zihinlerde bu kazılıydı. Netice itibarıyla düşman çizmesinden kurtulduk.

Saltanat ile kul bilinci yerleşmiş halk ayağa kalktı ve egemen olduğunu öğrendi. Bu sefer ortak hafızamız değişmeye başladı. “Padişahım çok yaşa” nidalarından “devletimiz var olsun” cümlesi yerleşti. “Padişah efendimiz doğru bilir biz köylüyüz neyimize devlet işi” derlerken halk önemli olduğunu değerli olduğunu iyiden iyiye öğrenmişti. Cahillik bir utanç kaynağı haline gelmişti.

Ulu önder böyle bağnaz bir toplumdan gözünü Batı’ya diken, çağdaşlaşma hevesine giren, kendini geliştirmeye adamış bir toplum inşa etti. Ömrü biraz daha vefa etseydi belki II. Dünya Savaşı dönemini de yönetseydi bugün bambaşka bir Türkiye’den söz edebiliyor olurduk. Ancak tarih acabalarla ya da ya öyle olsaydılar ile yürümüyor. Dönemin konjonktürüne göre ilerler.

Günümüzde halkımız yeniden bağnaz duygulara ortak hafızasında ki bilgileri silinmeye yerine bağnaz fikirlerin dolduğu bir durumda. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi bu hafıza bir gün yeniden ayyuka çıkacak ve millet yeniden silkelenecektir. Benim buna inancım oldukça yüksek. Gücümüzü gayet iyi biliyorum. Tıpkı Milli Mücadele döneminde ki gibi birleşeceğiz bir olacağız. Zira dönemimiz aynı mütareke yılları gibi.

25 Temmuz 2025 Cuma

Yazmak İstiyorum, Sadece Yazmak

 



Bir şeyin nicel değeri ne kadar artarsa nitel değeri o kadar azalır. Bunu  piyasadan örnek verebiliriz. Örneğin bir sene domatese don vurur az çıkar o sene domates fiyatı birden artar adeta altın değerini alır çiftçi bunu görür domates para ediyormuş der o sene herkes domates eker bu sefer de domates para etmez tarlada kalır. Ben de aynı düşünceye girdim. Sürekli bilgisayarı her açtığımda yazmak istiyorum bu sefer buranın değeri düşer mi acaba diyorum ama gerçekten o kadar çok yazmak istiyorum ki burası bana o kadar iyi geliyor ki anlatamam. Sadece kelimeler yazmak istiyorum. Anlamlı anlamsız yerli yersiz. Cidden aklımda hiçbir şey yok.

Ne yazmalı? Sürekli insanları bilgiye de boğmak istemiyorum. Hoş ne biliyorum ki de yazıyorum. Yarı buçuk bir tarih bilgim var. Birkaç yazı yazdım. Hikayeler yazmak istiyorum kurgu pek yapabildiğim bir şey değil. Gerçekten sadece yazmak. Edebiyat parçalamak da istemiyorum. Cidden çok sinirlenirim okuduğum kitapta şöyle bir cümle ile karşılaştığımda. “Siniri şakaklarında adeta boncuk boncuk beliriyor aşağı süzülüyordu.” Bu ne şimdi? Siniri tere nasıl benzetmek bu. “teşbihte hata olmaz” derler ama cidden okuyucuya da zorluk çıkaran bir şey olduğuna inanıyorum böyle süslü cümlelerin. Uzun müddettir roman okumuyorum. Belki de bu yüzdendir. Yazı yazarken oldukça düz ve sade bir yazıyı tercih ederim. Edebî metinler de elbette hoşuna gidenler vardır. Buna saygı da duyuyorum. Benlik değil ama buna karar verdim. Hoş bir edebiyatçı falan değilim. Uzman falan da değilim. Amatör bir yazarım.

Lisede hep yazar olmak istemiştim. Carpe Diem Kitap Yayınlarından Ömer Sevinçgül’ün “Yazar Olmak İstiyorum” kitabını adeta ezberlemiştim. Çok güzel bilgiler veriyordu kitap. Bugün maalesef hiç biri aklımda değil piyasada da bulamıyorum. Oldum olası bilgisayardan tabletten telefondan PDF şeklinde kitap okumaktan nefret etmişimdir. Benim kitap okuma tarzım kitabı bizzat eline almaktır. Romantik yazarlar gibi “kitabı elinize alıp kitap kokusunu hissetmelisiniz, bayılırım kitap kokusuna” demiyorum. Ancak kitap okurken mutlaka elimde bir kurşun kalem olur ve kitabı okurken altını çizer kenarına notlar alırım. Çoğu insan beni linçleyecektir kitaba zarar veriyorsun diye ama kitap benim tarzımda böyle okunur. Atatürk’de kitaplarını aynen böyle okurmuş. Askerde okurum diye yarım bıraktığım iki kitabımı götürmüştüm. Orada kitaplar incelenip veriliyor askerlere. Siyasi bir şey var mı, ahlaka mugayir mi vs. diye. Herkesin kitabı incelendi benim ki bir türlü gelmedi. Komutanlara çıkıyorum yalvarıyorum falan. En son bir komutanım çıktı dedi ki “amcık o kadar çok yazı yazmışsın ki kitaba, okuyana kadar iflahım sikildi. Anca bitirdim.” Tabi dünyada en çok küfrün askerde edildiği unutulmamalıdır.

Konumuza dönersek. Dediğim gibi yazar olmak çok istiyordum. O zamanlar internet de pek yaygın değildi. Telefonlarımızdan 0.facebook’a giriliyordu. O teknolojiye bile hayret ediyorduk. Dediğim Ömer Sevinçgül’ün kitabını okulun kütüphanesinde bulmuştum. Bir günde bitirmiştim. Sonra tekrar tekrar ve tekrar okumuştum. Her hafta kütüphaneye gittiğimde oradaki memur bile alışmış “o kitabı gene yeniletmeye geldin değil mi” derdi. Yazarın kendisi okumasa da burayı çok teşekkür ederim.

Lisede yazıyordum ama o kitabı okuduktan sonra daha çok yazmaya başladım. Ama o günkü yazılarımı görseydiniz aman aman. Çok komiklerdi. Kendimi önemli bir kişi sanıp bilgiler verip kanaat önderi gibi yazıyordum. Çok sürmedi uzun müddet ara verdim. Yazmayı yine seviyordum ama yazmayı bilgi vermek sandığım için yazmaya değer bir şey bulamıyor bunun için yazmıyordum. Ara sıra gene bir şeyler karalıyordum ama kayda değer şeyler değildi. Ta ki işsiz kalıp buralara düşene kadar. Bu kadar sık yazı yazdığımı gerçekten sadece lisede olduğuna eminim. Baya roman yazmaya bile kalkmıştım. Tabi zorluklarını daha ilk paragrafı yazdığımda kavramış çok büyük bir alt yapı gerektiğine kâni olmuş bırakmıştım. Yazılarımı basmaya bile yeltenmiştim. Gerçekten çok komik. O on beş yaşında ki velet baya baya kendini kanaat önderi sanıyor, fikirlerini tüm memleketin duymasını istiyordu. Çok garip…

Şu an burada yazma yeri bulduğum için çok mutluyum içimde on beş yaşımdaki heyecan yeniden filizlendi. Elbette daha olgun daha mütevazı. Korkulacak bir şey yok. Dünyayı ele geçirecek planı hazırlayacak kabiliyette olmadığımı biliyorum artık.

23 Temmuz 2025 Çarşamba

Bir Erkekten Fazlası Değilim, Ama Yazdım



 

Aklımda hiçbir şey yok. Sadece yazmak için oturdum. Kelimelerin yüklenmesini bekliyorum. Saat iki ye yaklaşıyor. Günün yorgunluğunu atmaya çalışıyorum bu yazıdan neyden bahsedeceğimi de bilmiyorum açıkçası. Sabah kalktığımda ev süpürdüm uzun müddettir sadece kendi doğal alanımı temizlerdim. Evin diğer alanlarıyla ilgilenmezdim ailem şehir dışına çıktığı için biraz sorumlu davranmak istedim. Bulaşıkları dizdim vs. takdir beklemiyorum elbette. Her erkeğin beklentisidir “aferin kadına yardım ediyor ataerkil değil” lafını duymak isteriz. Bunu en modern erkek bile duymak ister. Beyler lütfen şimdi birbirimizi kandırmayalım.

Elbette bu yetiştilme tarzımızla alakalı ve toplumla da alakalı zira kibar bir toplum olmadığımız aşikar. Haliyle o kadar kil arasından yakut sırıtır. Biz bunu istiyoruz. Misal genelde erkek çocukları evde yardım ettiğinde “aslan oğlum annesine yardım etti” lafı duyulur.  Gerçekten kadınların yükü çok fazla ve bu toplumda kadın olmak çok zor. Kadınlar erkek diye bir varlığı sevip koynuna alıyor bunun için bile teşekkür etmek gerekir.

Kadın olmak şöyle zor böyle zor diyip kafa ütülemek bilgiçlik taslamak istemiyorum çünkü yıllardır duyulan bilinen şeylerden bahsedeceğim ayrıca bir erkek olarak kadınlığın ne kadar zor bir şey olduğunu anlatmam abesle iştigal edecektir. Kadınlığın zorluğunu bile erkekler anlatıyor. Sus be herif sana mı kaldı? Her ay vajinasından kan akan ve iki büklüm olan kadın sana dayanıyor sen mi bileceksin? Vel hasılı kelam kadın olmak zor birader.

Çocukken annem de babamda çalıştığı için ablam tarafından büyütüldüm desem yalan olmaz. O da çocuk sayılırdı. Neyse efendim, kendi başıma söküklerimi dikmeyi öğrendim. Makarna haşlamayı, yumurta kırmayı, temizlik yapmayı. Geçmiş dönemlerde bu işlerin hepsine kadın işi deniliyordu. Hala öyle düşünenler de olsa şükür ki artık düşünenler gayet azaldı. Bir arkadaşımın tespiti bu aynen aktarıyorum. “insanlar eskiden kadın iş yapar eve bakar derken şimdi hiç öyle insan kalmadı erkeklerin de öyle bir beklentisi de kalmadı artık.” Bu söz o kadar haklı ki zira roller eşitlendi. Kentleşmenin verdikleriyle kadın da erkek de çalışır oldu. Roller değişti demiyorum cinsiyetsizleşti.

Kentleşmenin getirdiklerinden biri de boşanmaların artması oldu. Eskiden boşanmaya aile faciası gözüyle bakılırken şu an da artık iki insan birbirlerini çok seviyor da olabilir ama aynı evi paylaşamayınca anlaşarak boşanabiliyor. Bu gayet doğal bir şey. Boşanmak aile faciası değil. Bunu idrak etmek gerekir. İnsanlar barışmak için çocuk yapıyorlar sonra olmuyor çocuk zarar görüyor. Boşanın. Gerçekten BOŞANIN.

Elbette kadın erkek hala Türk toplumunda eşit görülmüyor. Hala kadın cinayetleri oluyor. Maalesef ki İstanbul Sözleşmesi feshedildi. Kadınlar ülkemizde hâlâ abi, kardeş, eş, çocuk, sevgili, hatta yedi yabancı tarafından öldürülüyor. yirmi birinci yüzyılda bu çok acı bir gerçek. Özgecan Aslan’ı kaçımız hatırlıyor. Anıt sayaç sitesine her gün bir kadın ekleniyor.

Ben bir yargı, bir karar mecii değilim. Basit bir vatandaşım. Benim haddime değil kadın haklarını savunmak. Kadınlar gayet iyi savunuyor elbette. İstediğim tek şey insanların ölmemesi. Sadece yemeği geç hazırladı diye insan öldürülmez. Ölüm basite indirgenmez. Velev ki kadın aldatsa bile. Sen kimsin ki öldürüyorsun. Kadınlar ağzımıza sıçsa bile elhamdüllillah demek zorundayız. Sen erkek olarak tüm yaradılış efsanelerinde ilk yaratılmışsın. Yüce yaratıcı demiş ki sen nefsine yenik bir karaktersin ben senin mantıklı olanını yaratayım. Hatırla, ömründe dediğin ilk kelime anne. Kadınlara bağımlı varlıklarız. Kadın olmasa bu evrende iğrenç maymunlar gibi yaşarız. Ömrümüz boyunca tıraş olmaz, onu bırakın yıkanma gereği bile duymayabiliriz. Hatırla yine lisedesin ders boş çocuklarla uzun eşek oynuyorsun küfür kıyamet gırla. Birbirinize pandik atıyorsunuz. Hop sınıfa bir kız giriyor herkes kendine çeki düzen veriyor bir ne oluyoruz diyor. Ama beğenilme duygusuyla yapıyorsun bunu ama saygıdan ama insanlığın geliyor aklına.

Yine konudan konuya atladığım bir yazı oldu ama inanın saniye durmadım yazarken. Aklıma ne geldiyse yazdım. Bunu cidden seviyorum içimden geçenleri yazıya dökmek rahatlatıyor. Kafamda çevirmek beynimi uğultulara sokuyor. Bir hadsizlik ettiysem kusuruma bakılmasın.

20 Temmuz 2025 Pazar

Ablalık: Kavga, Kaos ve Koşulsuz Sevgi




Çoğu insan kardeşiyle kavga etmiştir. Evde hır gür bir dönem eksik olmamıştır. Bizim evimizde de öyleydi bu durum. Benden altı yaş büyük bir ablam var. Kendisiyle sık sık bu durumu yaşarız. Gerçekten çok büyük kavgalarımız da olmuştur. Ama her seferinde de bir sıkıntı olduğunda kenetlenmeyi de başarmışızdır. Annem çalışan bir kadındı. O sebeple bana hep ablam bakmıştır. Ablam çocukluğumdan beri o kadar etkilemiştir ki beni bugün beni ben yapan yegane etkilerden biridir. Abla mevhumu erkek çocuklar için farklı bir mevzudur.

Sekiz ya da dokuz yaşındayım. Ablamla gene bir şeyden gerilmişiz bir o beni kovalıyor bir ben onu kovalıyorum. Doksan nesli çocukları gibi terlik en büyük silah. Havalarda uçuşuyor. Sonra birden beni yatak odasına kilitledi. Ben sinirime hakim olamamış elimi yumruk yapıp birden cama yerleştirmiştim. Cam kırılmıştı. Kırılmasıyla ben de şok olmuştum, beklemiyordum. Ama o kavga birden bitmişti. Elim kolum kan içindeydi başta hissetmemiş de olsam. Hemen ablam bana sarılmıştı iyi misin demişti ama olan olmuştu. Gergin şekilde annemi babamı bekledik. Babam gelmişti kızmamıştı bize ama annem sadece ya bir şey olsaydı diye kızmıştı. Kriz son bulmuştu. Ama bu ilk cam kırmamız değildi.

Biraz daha büyümüştüm. Yine bir abla- kardeş savaşında silahımı kullanmış terliği fırlatmıştım balkon camı inmişti bu sefer. Annem eve geldiğinde baktı ki perde havalanıyor başta şaşırdı perdeyi kaldırınca gördü sonucu. Bir keresinde de kapıyı yerinden sökmüştük annem çok kızacak demiştik ama annem görür görmez kahkahayı basmıştı. Bunu takan adam bile zor taktı siz bu kasadan nasıl çıkarabildiniz bunu demişti.

Sadece kavgalarımız olmazdı tabi. Annem hastanede çalıştığı için nöbetlere kaldığı günler okula o kaldırırdı. Kahvaltı ederdik. Akşam yemekleri yapardı bize. Öğretmiştir bir kaç şey hatta bana. Beraber yemekten sonra sohbet ederdi benimle aynı akranı gibi.

Ablamla çok zıt iki kutubuz. Hala dünya görüşünü anlamış değilimdir kendimce. Ama bana o kadar iyi gelir ki kendisi. Onun varlığı beni mutlu eder. Asla hoşlanmaz onu öpmemi bıyıkların batar der sarılmamdan hoşlanmaz ama biliyorum ki kalbinde beni sevdiği büyük bir bölüm var.

Geçenlerde annem ve babam şehir dışına gittiler evde ablam ve ben kaldık. İnanın bana 72 saattir kavga etmiyoruz sanki iki meleğiz. O benden bir şey istiyor ben koşa koşa yapıyorum ben ondan bir şey istiyorum o koşa koşa yapıyor. Sanki evde her gün harp çıkartan biz değilmişiz gibi. Ablamı yeniden tanıyorum sanki. Kedi köpek gibi yiyen birbirini biz, bambaşka davranıyoruz. Ancak ekstra çaba gösterdiğimi gizlemiyorum elbette bir şey istediğinde gerçekten kavga çıkmasın diye yapıyorum.

Kız arkadaşıma sorduğumda da aşağı yukarı benim gibi anlatıyor ablasını. Yani ablalar genelde böyle oluyor sanırım. Teyze anne yarısı diyen halt etmiş asıl anne yarısı abladır.

19 Temmuz 2025 Cumartesi

Yürümeyen Ülke: Türkiye’nin Ayak Direyişi

 



Bugün sosyal medyada gezerken bir haberle karşılaştım. Avrupa'nın en az yürüyen ülkesiymişiz. %3.8 oranında insanımız günde 30 dakika yürüyormuş. Bunu % 5.6 ile İspanya takip ediyor. Ardından Yunanistan da peşinden % 8 ile onu takip ediyor. En çok yürüyen Avrupa ülkesi Hollanda % 44 ile listenin başında yer alıyor. Bu saydığım ülkelerin demografik yapıları, alt yapıları, sağlık durumları hatta enlem boylam farkları bile bu durumu etkilemektedir.

Yürümeyen bir ülkeyiz kabul etmek lazım. Aslında Süleyman Demirel “yürümekle yollar aşınmaz” diyerek bizi yürümeye teşvik etmişse de yürümüyoruz. Bir de Orta Asya'dan buralara kadar yürüdüğümüz için artık yürüme ihtiyacı hissetmiyoruz. Şaka bir yana yürümememizin bir çok etmeni var. bir kere diğer saydığım ülkeleri de göz önüne alırsak aynı enlemde olduğumuz İspanya ve Yunanistan da az yürüyor. Akdeniz ülkesiyiz ve tembeliz. Aynı zamanda bu ülkeler ve Türkiye'de dahil gayet dağlık ülkeler. Düz yol gerçekten yok. Aksine Hollanda Konya Ovası gibi dümdüz bir ülke. Tabi bunun sadece düzlükle de alakası yok. Demin de saydığım gibi bir çok etmenler kültürel faktörler de etkili.

Bir kere Türkiye'de bir deyim vardır. “At, avrat, silah.” bineğe, kadınlara ve silaha oldukça düşkünüzdür. Arabamız bizim için çok önemlidir. Dişimizden tırnağımızdan arttırıp aldığımız arabamıza gözümüz gibi bakarız onunla hava atma yarışına gireriz. Dünya da bir kaç yüz dolara alınan arabalar burada bir servet değerinde olduğu için araba bir statü göstergesi haline geliyor. Haliyle tuvalete dahi arabayla gidiyoruz. Gurbetçilerimiz binlerce kilometreyi uçakla gelmek yerine arabalarıyla gelip statülerini gösteriyorlar. Bir de tabi “parayı bulan herif önce arabayı sonra karıyı değiştirir” lafımız vardır. Yine arabaya verdiğimiz önemi gösterir bu.

Alt yapı sorunlarımız da elbette var çoğu yerde yolda yürürken kaldırım bitiyor. Kaldırım biter mi? Bitiyor işte birden kendinizi yolun ortasında arabaların önünde buluyorsunuz. Kaldırıma park etmiş arabalar. Parklar, yürüyüş yolları da oldukça az ülkemizde. Çok fazla betonarme yapılar arasında ağaç görmeye bile hasretiz. Zaten on metrekare çim gördüğümüzde de oturup mangal yapan bir toplumuz. Ayrıca sokaklarımız da oldukça emniyetsiz ıssız aydınlatma eksik. Yani yolda gece yürürken birinin sizi kesip atması işten bile değil.

Uzun çalışma şartlarımız da bir etmen daha Avrupa'da insanlar haftada otuz saat çalışırken Türkiye'de haftalık kırk beş saat çalışma durumu var aynı zamanda mesailer de var. eve gidip yatağa kendinizi atmaya yer arıyorsunuz ne yürümesi. Kaldı ki depresyon oranı en yüksek ülkeyiz. %38 ile ikinci sıradayız. Biliyorsunuz ki depresyon vücutta hasıl olduğunda hareket minimuma iniyor. İnsan kıpırdamak dahi istemiyor. Bu da yürümememizin ayrıca bir etmeni. Bir de sigara kullanımı var ki o da içler acısı. Avrupa'nın en çok sigara içen ülkesiyiz. Haliyle iki adım atınca nefes nefese kalıyoruz.

Sonuç olarak fazla yürümememizle birlikte kalp, tansiyon, şeker hastalıklarıyla obeziteyle boğuşuyoruz. İnsanlarımız mutsuz hayatı geçinmek üzerine kurulu. İnsanlar sadece yaşıyor, hayattan zevk almıyor. Tabi bunda ekonomik durumda etkili. Yoğun bir kriz ile boğuşuyoruz. Hollanda yürüsün dursun sıkıysa Türkiye'de yürüsün. Oralarda yürümek kolay.

17 Temmuz 2025 Perşembe

Yetmişli Yıllar: Türkiye’nin Ateşle İmtihanı

 



Türkiye çok zor zamanlardan geçmiştir. Kurtuluş Savaşı, Büyük Buhran, 2. Dünya Savaşı, ekonomik krizler bunalımlar derken sayısız krizler yaşamıştır. Ama bir süreç var ki o süreçte Türkiye'nin büyük kanayan yarası olmuş yıllarca devam etmiştir. Siyasiler de bu yarayı kapatmak yerine iyice kanatmışlardır. Her gün olan siyasi ölümler, suikastlar, kavgalar, adam kaçırmalar, soyulan bankalar sağ-sol davaları... Türkiye'nin yetmişli yıllarına gidelim beraber.

Bu süreci anlatabilmek için biraz gerilere gitmeliyiz öncelikle. On yıl kadar geriye. 27 Mayıs 1960 darbesi yapılmış ordu sokağa inmiştir. Ancak kendilerinden beklenmedik şekilde 1961 yılında öyle bir anayasa çıkarılmıştır ki Türkiye o döneme kadar böyle bir özgürlükçü bir anayasaya ile yönetilmemiştir. Bugün bile öyle bir anayasaya sahip değiliz. Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, anayasa mahkemesinin kurulması yargı bağımsızlığı, sendikalar, grev hakkı, üniversite özerkliği getirilmiştir. 27 Mayıs darbesinin önemli isimlerinden biri olan Cemal Madanoğlu üniversite hocalarına danışarak bir anayasa hazırlanmasını istemiştir. Bu hocalar; İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mensupları Sıddık Sami Onar, Naci Şensoy, Hüseyin Nail Kubalı, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Tarık Zafer Tunaya gibi isimler anayasayı hazırlamışlardır. Başbakan Nihat Erim bu anayasa için Türk Milletine bir gömlek büyük gafını yapmıştır.

Yetmişli yıllarda ki büyük sağ- sol çatışmasının kalbi üniversitelerde atmıştır. Bunun yine sebebi az önce bahsettiğim üniversite özerkliğidir. 1961 anayasası üniversitelere özerklik vermiş özgürlüklerini savunmuştur. Tabi bu sadece bir etmen değildir. 1950'den itibaren Demokrat Parti'nin “küçük Amerika olacağız” politikası Amerikan emperyalizminden bıktırmış ve 1964'te ki bomba gibi düşen Johnson mektubu bu Amerikan nefretini körüklemiştir. Bu mektup Türkiye'nin adeta bir Amerika güdümünde olduğunu hatırlatmıştır. Ayrıca tüm dünyada büyük yankı uyandıran 1968 Prag Baharı ve onun ürettiği 68 kuşağının çocukları yetmişli yıllara damga vurmuşlardır. Üniversiteler kendileri tarafından seçilen yetkili öğretim üyelerinden kurulan organlar eliyle yönetilmesi bu kalbin atmasını sağlamıştır.

1968 yılında masum öğrenci olayları olarak başlayan hareketler 1971 sonrası dehşet verici şekilde nitelik değiştirerek ideolojik çatışmalara dönmüştür. 18 Aralık 1967'de İlahiyat öğrencisi Ruhi Kılıçkıran' ın çıkan üniversite olayları sırasında ağır yaralanması 1968 yılında ise ölmesi fitili ateşlemiştir. İlk kan dökülmüştür. Akşam Gazetesi köşe yazarı kendisine gelen mektupta olayın aslının Ruhi'yi vuran şahsın solcu değil Adalet Partili birisinin olduğunu söylemiştir. Milli Türk Talebe Birliği bir açıklama yapmış ve aynı cebir ve şiddetle karşılığını vereceklerini söylemiştir. Sahne kapanmış demokrasi kana bulanmıştır.

Daha sonrası çorap söküğü gibi gelmiştir. Sağda Ülkü Ocakları, Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği (TKMD), Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) gibi örgütler solda Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF), Dev-Genç, Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) gibi örgütler hızla güç kazanmaya devam etmişlerdir. Mecliste partiler birbirlerine girerken halk da sokakta birbirini kırmaya başlamıştır. Burada bir örgüt öne çıkmıştır ki sitemli eğitim verilmiştir. Ülkü Ocaklarında ki gençler kültür fizik hareketleri, dövüş, koşu eğitimleri verilmiş adeta bir komando yetiştirilmiştir. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) genel başkanına bu sorulmuş “hayır biz gençleri komando olarak yetiştirmiyoruz sadece onları kötü alışkanlıklardan uzak tutmak için bu eğitimleri veriyoruz” demiştir. Ancak bu eğitimler ileride kullanılacaktır.

Türkiye'ye bu demokrasi fazla gelmiş ve 12 Mart 1971 Muhtırası ile anayasanın yeniden düzenlenmesi sonucu görülmüş anayasanın adeta kolu bacağı kırılmıştır. 11 ilde sıkıyönetim uygulanmaya başlanmıştır. Siyasi gençlik örgütleri kapatılmıştır. Sendika toplantıları yasaklanmıştır. Grev ve lokavt yasağı getirilmiştir. Hükümetin bu hareketi siyasi oluşumları yer altına kaydırmıştır. 1972'de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edilmiştir. Ancak daha sonra asker kışlaya çekilmiş ortam yine siyasilere kalmıştır. Demokrasi adına sevindirici bir olay olmuş Necmettin Erbakan- Bülent Ecevit yani Milli Selamet Partisi (MSP) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) koalisyonu olmuş hatta bu koalisyon sayesinde Kıbrıs Barış Harekatı zaferle sonuçlanmış halk kenetlenmiş kısa bir süre adeta kavga gürültü olmamıştır. Ancak MSP' nin dini söylemleri artmış koalisyon uzun ömürlü olmamıştır. Ardından gelen Adalet Partisi (AP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), Milli Selamet Partisi (MSP) Milliyetçi Cephe koalisyonunu kurmuşlardır. Bu koalisyon devletin başına örülmüş büyük bir çorap olacaktı. Mecliste artan ayrılıkçı ve ayrıştırıcı söylemler toplumu iyice birbirinden ayırmış Kıbrıs Harekatında ki birlik aniden bozulmuştur. Öyle bir olay olacaktı ki kan oluk oluk akıyor olacaktı.

1 Mayıs 1977 Kanlı 1 Mayıs olarak adlandırılmıştır. Bu olay bugün bile meçhul görünse de Türkiye'de ki Amerika destekli Kontrgerilla denilen örgüt bu olayda olduğu söylenmektedir. Taksim Meydan'ında işçiler toplanmış DİSK genel başkanı Kemal Türkler konuşma yaparken kürsüye doğru o dönem ismi İnter- Continental oteli olan otelin çatısından uzun namlulu silah ile atış yapıldığı iddia edilmektedir. Kalabalık birden karışmaya ve izdiham olmaya başladı. Bu sırada da panzerler alanlara dalmış son sürat alanda insanlar varken sürmeye başladılar hatta o sırada bir kişinin üzerinden geçilmiştir. Bir polis arabasından da havaya rastgele ateş açılmaya başlamıştır. Orada ki halk panik ile Kazancı Yokuşuna yöneldi. Ancak ilginçtir ki yokuş bir kamyon ile kapatılmıştır. Halk ezilme ve boğulma sonucunda DİSK'in açıkladığı rakama göre 1 kişi panzer altında ezilmek 5 kişi silahla vurulmak suretiyle 36 kişi ölmüş 130 kişi yaralanmıştır. Olaylardan sonra hala daha 1 Mayıs Taksim'e kapatılmıştır.

Her gün gazete haberleri "sağcı gençlerden 3 kişi solcu gençlerden 2 kişi ölmüştür" şeklinde küçük kupürlerde haber vermeye devam etmektedir. Günlük haberler artık sıradan hale gelmiştir. Türkiye şehir şehir sağcı- solcu olarak ayrılmaya giderek devam etmekteydi. Hatta İstanbul mahalle mahalle cadde cadde bölünmüştü. Bir gün sağcıların olan sokak ertesi gün solculara geçiyordu. Artan bu olaylarda siyasiler yatıştırıcı politika izleyeceğine iyice körüklüyor oy malzemesi haline getiriyorlardı. Hatta DİSK genel başkanı Kemal Türkler suikasta kurban gitmiştir. Olaylar tüm hızıyla devam etmektedir. Ta ki 12 Eylül 1980 cuma günü saat 04.00'a kadar...

İlginçtir, sıkı yönetim var devletin polisi vs. var iken bitmeyen olaylar bu dakikadan sonra bıçak gibi kesilmiştir. Kimse çıt çıkarmamıştır. Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren'e bu soru sorulmuştur neden darbeyi daha evvel yapmadınız diye. Kendisi “şartlar olgunlaşmamıştı” demiştir. Naçizane Türkiye'nin bir dönemine damga vuran yetmişli yılları anlatmaya çalıştım. Bu zor dönemler geldi ve geçti daha zor dönemler geldi. Türkiye'nin sınavı hiç bir zaman bitmedi.

14 Temmuz 2025 Pazartesi

Bir Millet Meselemiz Var

 


Sokağa çıktığınızda eğer kenar mahallelerden birinde yaşıyorsanız Suriyelisi, Afgan'ı, Pakistanlısı, Rus'u, Özbek'i sayısız milletten insanla karşılaşırsınız. Türkiye'nin demografik yapısı son on yılda inanılmaz değişikliğe uğradı. Bununla beraber gelen sorunlar da baş gösterdi. Alt yapı sorunları, eğitim, sağlık vs. gibi zaten yetersiz olan hizmetlerimiz daha da yetersiz gelmeye başladı. İlerleyen yıllarda daha da çok sorun çıkacağına garanti verebilirim. Sadece hizmet sorunu da değil elbette çok fazla da kültürel sorun ortaya çıkmış durumda. Türk halkı yoğun bir ırkçılık yapmaya bu milletlerden nefret etmeye başladı. Elbette bu milletlerin Türk Halkına entegrasyonundan kaynaklı bu durum. Son dönemlerde insanlar bu durumdan bıkmış durumda ki milliyetçi partilere oy vermeye o partiler yükselişe geçmeye başladı. Ancak bir sorun var...

Türkiye'ye Türkçülük Enver Paşa, Ziya Gökalp gibi isimlerle kamuoyuna sunulmuştur. Sebebi ise Fransız İhtilali'nden sonra artan milliyetçilik akımı ile o dönem Osmanlı'da Osmanlıcılık ve ümmetçilik kâr etmemeye başlamıştır. Osmanlı kendini kurtarmaya topraklarını artık kaybetmemeye çalışmaktadır. Atatürk de bu isimlerden etkilenmiştir. Atatürk'ün doğduğu Selanik' de artan Rumların bağımsızlık hareketlerini görerek büyümüştür. İmparatorluk parçalanma aşamasındadır. Bu minvalde üniter bir devlet kuruluyor ve anayasada seksen sekizinci maddesinde “Türk ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur.” maddesi Türklükten ne anladığımızı gösterir niteliktedir. Atatürk'ün ne mutlu Türküm diyene sözü de yine bu minvaldedir. Yani kendini Türk vatandaşı hissediyorsan bizim halkımızdansındır, denilmektedir.

Ancak öyle bir dönem geliyor ki I. Dünya Savaşı'nın intikamını almak isteyen devletler içlerinden yoğun ırkçı hatta kafatasçı liderler çıkarıyorlar. Mussolini ve Hitler boy, saç rengi, göz rengine bakarak ırk tespitleri yapmaya başlamıştır. Bu dönemlerde de Türkiye'de çalışma yapan Arif Nihal Atsız ve Zeki Velidi Togan gibi isimler Türkçülüğü aynen Batı'da gördükleri milliyetçilikle harmanlamış abuk bir görüş çıkmıştır ortaya. İnsanların bıyık boyu, kafasının arkasında ki çıkıntılar araştırılmıştır.

Sonuç olarak Enver Paşa'nın Ziya Gökalp'in savundukları Türkçülük ve Turancılık yine bir nebze bu toprakların ürünüdür. Günümüz Türkçülük fikirleri ise ikinci dönem Türkçülerin ürettiği kafalardır.

Şöyle bir gerçek kesinlikle göz ardı edilmemelidir. Dünyada da şu an kesinlikle eskiye dönüş hakim yeniden sanki Hitlerler gelmiş gibi siyasetçiler konuşmalar yapıyor. Bu elbette artan mülteci sorunu ile alakalı bir durum.

13 Temmuz 2025 Pazar

Son Otobüs

 



İşten çıktım. Patronla kavga etmiştik. Bugün imzaladığım bir belgeye, dalgınlıkla dünün değil de 12.05.1987 tarihini atmışım. Yine bağırıyordu. Bu sefer başımı öne eğmedim. Yetti artık dedim paltomu aldım çıktım işsizdim şu an. Boş boş yürüye yürüye akşamı etmiştim. Yolumu uzattım. Kartal sahil yolu daha yeni yapılmıştı. Denizi büyük kayalarla dolduruyorlardı, ilk kez böyle bir şeye şahit oluyordum. Denizi doldurmak… Bir insan hayatında kaç kere görür ki böyle bir şeyi? “Nasıl olmuş” diye merak ettim. Sahilden geçip durağa öyle varacaktım.


Otobüs gelmek bilmedi. Saat epey geç olmuştu, hava kararmıştı. Herkes birer ikişer gelip bindi, gitti. En sonunda ben ve hırpani kılıklı, boyca bana benzeyen, yaşına göre dinç sayılabilecek bir amca ile kaldık baş başa. Adamdan korkmadım değil ama sakin birine benziyordu. Derin bir nefes verip bana soru sorması sessizliği bozmuştu. “evladım, saati söyler misin?” “on bire geliyor, amca.” “teşekkür ederim. İnsanlar saati sormak için birbirlerine bakıyorlar. Şimdilerde artık bileklerinde saat taşıyorlar. Adım sayıyor senin için ama boşa, sanki.” içimden geçirdim: Adım sayan saat mi? O ne demek öyle? Belli ki amca ya sarhoş ya deli. Benim boş boş baktığımı anladı ve devam etti "deli olduğumu düşünme şimdilerde insanlar en ufak buhranlarında psikiyatristlere koşuyorlar tonlarca para ödüyorlar sayısız antidepresan kullanıyorlar" "psikiyatri ne amca?" "ruh doktoru, insanların bunalımları bir moda oldu. kendini depresyon adı altında farklı göstermeye çalışıyor"

Amca kafamı karıştırmıştı neler söylüyordu. Merak da sarmıştı beni acaba neredendi bu insan kimdi neciydi? Sanki şaşırmamışcasına konuşmaya devam ettim konuyu değiştirmek istedim en azından saçma sapan konuşup kafa ütülemezdi. “havalar da bayağı serin oldu amca sanki?” “haklısın bayağı serin gerçi kar bile yağmaz oldu İstanbul'a artık. Arabalar arttı yüksek gökdelenler çoğaldı kar İstanbul'a küstü.” Durdu ardından sakince devam etti. “eskiden yollarda sık sık buzlanma kazaları oluyordu. Boğaza yapılan üçüncü köprüde hiç kaza olmuyor.” iyiden iyiye sarhoş olduğuna emindim gerçi konuşurken ağzı kaymıyordu ama saçmalıyordu anlattıkları hayal ürünüydü şu an ikinci köprü inşaatı güç bela yapılıyor. Artık bu morukla dalga geçmek istiyordum. “oldu olacak denizin altından da yol geçse değil mi?” “doğru ya Avrasya Tüneli girişinde sık sık trafik oluyor. İnsanlar karşıya geçmeye çalışırken.” Denizin altından tünel mi? Çok garip geçenlerde başbakan bununla ilgili bir şeyler söylemişti amca gelecekten mi geliyor acaba dedim içimden. Söyledikleri ilgimi çekmeye başladı en azından otobüs gelene kadar biraz eğlenirdim. “otobüs gelmedi hala keşke bir şey olsa da oyalanabilsek. Ne bileyim şuracıkta bir televizyon olsa seyretsek. Gerçi elektriği nereye takacağız değil mi?” Amcadan gene ütopik bir şey bekliyordum dese ya insanlar televizyonlarını ceplerinde taşıyacaklar diye. Amma komik olurdu. Dediklerimi sanki içine çekmiş gibi derin nefes aldı konuşmaya başladı. Sanki içimdekileri okumuştu. “insanlar artık telefonda her şeyi yapabiliyorlar eskiden masamızın üzerinde duran telefon insanların bir uzvu haline geldi. Dediğin gibi televizyon bile seyredilir oldu.” Vay be demek masadaki telefondan televizyon seyredeceğiz. O şeyde bir şekilde ekran olacak demek ki. Devam ettim. “eee o telefon daha neler yapıyor?” “neler yapmıyor ki insanlar ellerinde o telefonda sürekli haberlere bakıyor eskiden günlerce konuşulan bir haber artık saniyelik konuşulup geçiyor. İnsanlar başları sürekli öne eğik sağa sola yürürken birbirlerine bakmıyor. Sadece birbirlerine bir kaç kelime yazıyor.”

İyiden iyiye bunalmıştım. Otobüsün gelmemesi amcanın sanki gelecekten bahsetmesi sinirimi bozmuştu. Cebimden çıkarıp bir sigara yaktım. Amca sigarama bakıp gülümsedi. “Hala Samsun mu içiyorsun?” dedi. Hoppala amca bunu nerden biliyordu. Ermiş miydi neydi? “amca sen nerden biliyorsun” dedim. Umursamazca omuzlarını silkti. “evlat yıllardır buralardayım gördüm seni.”

Amca belli ki tanıyordu beni acaba kimdi? Boş boş etrafa bakıp düşünüyordum ki sessizliği yine o bozdu. “Bugün kağıda bugünün tarihini attın da istifa ettin ya ben de aynısını yapmıştım. Aynı dalgınlık aynı öfke aynı istifa” şaşkınlıkla döndüm gözlerine baktım. “ne diyorsun amca?” Gülümsedi sadece, yorgun bir gülümseyiş. “o gün ben de sahile kadar yürüyüp burada otobüs bekledim. Aynı yerde aynı saatte. Dönüp kendimi uyaramadığım her gece için bir pişmanlık bıraktı geriye.” Ne diyordu bu adam? Aynı hata mı aynı istifa mı? Kafamda düşünceler çarpışıyordu. “eve gittiğimde karımla kavga ettim. Yetti artık sorumsuzluğun demiş beni terk etmişti. Sonraları alkol dostum oldu. Günde iki paket sigara içiyordum. En çok içimden konuşan sesi susturabilmek için.” kafam allak bullak oldu. Otobüsün gürültüsü kendime getirdi. Kalktım kaldırımın ucuna geldim geri dönüp amcaya baktım. Dediği şey daha da garipti “Yarın sabah baştan başla, sakinliğini koru, sakın üstüne gelmesin bir şeyler. Benim yapmadığımı sen yap” otobüse adım attım. Amca durakta kalmıştı, beynim uğulduyordu cam kenarı bir koltuğa yığılırcasına oturdum. Camın arkasından amcaya dikkatli bakmaya başlamıştım. Gözleri bana çok tanıdık geldi. Evet her gün aynada gördüğüm gözler...

7 Temmuz 2025 Pazartesi

Tarihi Bıraktım, Ama Tarih Beni Bırakmadı



Birkaç aydır işsizliğin verdiği boşlukla kendime hedef aramaya başladım. Bunun için çok büyük bir karar aldım ve tarih bölümüne geri dönmeye karar verdim. Benim için büyük bir karardı zira tarih bölümü benim bir zihin doluluğun, bıkkınlığın, başarısızlığın kanıtı gibiydi. O bölümde çok şey öğrenmiştim ama çok şey kaybetmiştim. En büyük kaybettiğim şey zamandı. Ergenliğimi gençliğimi o sıralarda yemiştim bir çok şeye geç kalmıştım.

Okumaya nasıl karar verdiğime başlayalım. Çocukluktan beri ansiklopedi okumayı çok severim. Bir çok kişinin gazete kuponlarıyla aldığı koca koca ansiklopedileri vardır illa ki. Ben de onların büyüsüne kapılmıştım açıp açıp okuyordum. Hatta ablam bu alışkanlığımı görmüş ileriki yıllarda “çok büyük bir bilim insanı olacağını hayal etmiştim” demişti. Halbuki sadece merakımı gideriyordum. En çok sevdiğim konular uzay konularıydı. Ancak şöyle bir sorun vardı ansiklopediler 80'lerde basılmıştı ve biz 2000'li yıllardaydık. Yani bir nevi tarih okuyordum. Uzay konularını okurken orada Sovyetler Birliği ve ABD arasında geçen uzay savaşlarını Sovyetlerin nasıl bu savaştan galip geldiğini anlatıyordu. O küçük yaşımda tarihi bir belge okuduğumu idrak etmiştim. Tarihi yavaş yavaş sevmeye başlamıştım.

Bir gün elime Çanakkale Savaşlarını anlatan bir kitap geçmişti çok etkilenmiştim. Orada yaşanan kahramanlığı, dramı kitabı okurken hissediyordum. Üstüne bir de okulumuz Çanakkale gezisine götürünce ayrı bir etkilenmiştim. Ardından tarihsel hikayeler anlatan kitaplara yönelmiştim bir şekilde. İlk okulda ben ve bir arkadaşım Nutuk okuma iddiasına girmiştik ilk kim bitirecek diye. Bu arada evimize bilgisayar ve internet gelmişti günlerimi tarihi olayları araştırarak geçiriyordum. Atatürk, Yavuz Sultan Selim, Fatih Sultan Mehmet, II. Mahmut gibi önemli şahsiyetleri araştırıyordum sürekli. Evde aileme sofrada otururken tarihi olayları anlatıyordum sürekli annem zevkle dinlerdi bir yandan da “oğlum yemeğin soğuyacak ye artık” derdi.

Yavaş yavaş büyümeye ergenliğime girmeye başlamıştım. Artık üniversite zamanı gelmişti. Kafamda imam hatip okuduğum için ilahiyat mı okusam vardı. O yıllarda sağlam bir şeriatçıydım. Şimdilerde bunu yazarken bile gülüyorum. Aşağılık salak. Sana mı kaldı İslami düzeni getirmek bağnaz pezevenk. Tercih günü gelmişti o zamanlar okulda yapıyorduk tercihleri. Boş bir masaya oturdum birden beynimde şimşek çaktı. Tarihi çok seviyordum neden tarih yazmayayım? Birden kendimi Marmara Bölgesinde ki tüm tarih bölümlerini yazarken buldum. İki saniyelik kararla hayatımın şimdiye kadar ki 12-13 senesini etkilemiştim. O yıllarda insanın aklı almıyor. Tercih kağıdımı hocama verdiğimde gülüyordum ama.

Kayıt günü geldi hala o kayıt olduğuma dair belgeyi saklıyorum. 2 Eylül 2013 kayıt olduğum tarihti. Uludağ Üniversiteliydim. Okulun ilk gününü hatırlıyorum. İlk ders Kültür Tarihi'ydi. Nilüfer Alkan Günay dersimizin hocasıydı. Fakülteyi sınıfı bulacağım diye kan ter içinde derse son dakika girmiş en arka sıraya oturmuştum. Bir dakika sonra hoca girmişti. Bir şeyler anlatıyordu ama anlamıyordum. Baya üniversiteydi nasıl not alınırdı ki. Hoca anlatırken yazmak lazımmış yaşım on sekiz daha ben lisede not alamazken nasıl üniversitede dersi anlayayım. Sonraki ders Eski Çağ Tarihi'ydi hocamız Kamil Doğancı idi. Şiir gibi ders anlatır lise talebesi gibi not tuttururdu. O söyler biz yazardık. O derste not sorunum olmadı hiç.

İlk aşkımla cuma günü karşılaşmıştık. Kısa bir tanışma sonrası açılmıştım hayatım değişmişti. Bir sene sürmüştü. O sayede derslerden baya geri kalmıştım ilk dönem tüm notlarım sadece bir ders hariç FF'ti. BA olan dersim Osmanlıca dersiydi. O da imam- hatip sağ olsun.

Otostopla ülkeyi gezmeye çıkmıştım. Saçlarımı uzatmıştım. Bir nevi hippi gibi dolaşıyordum. Metal müzik hayatıma yön veriyordu. Küçük kısa süren bir grubum dahi vardı. Not tutmayı da öğrenmiştim derste ses kaydı alıyordum sonra onları yazıya döküyordum. Bir nevi stenograf gibi zabıt katibi olmuştum. En ön sırada oturuyordum artık.

Derslerim hala içler acısıydı hem çalışıp hem okumaya çalışıyordum. Parasızlık, sefalet, pislik almış başını gitmişti. Para olmadığı için kiloyla arap sabunu alıp onunla duş alıyordum. Yıllar yılları kovaladı üç tane rektör görmüştüm. Kamil Dilek, Yusuf Ulcay ve Ahmet Saim Kılavuz. Hepsiyle konuşma fırsatım oldu okulun yemekhanesinde çalışıyordum ve oraya geliyorlardı. Gedikli öğrenci olduğum için aşağı yukarı tanınıyordum. Hocalar beni arar “Emirhan derse geliyor musun?” “Evet hocam çıktım şimdi yoldayım.” “Tamam oğlum benim falanca yerde toplantım var odamın anahtarı paspasın altında alırsın masada notlar var dersi anlat üstün körü geç ben haftaya telafi yaparım” gider dersi anlatırdım. Anasını satayım ben geçemezdim o dersten. Yedi kere aldığım bir Selçuklu Tarihi var ki evlere şenlik. Nefret ederim bugün bile o konudan. Gram bilgim yoktur o dönem hakkında. O derste üç hoca değişti. Sonuncusu felaketti. Şimdiki aklım olsa o iki hocadan dersi verir geçerdim nerden bileyim. Son hocamız Mehmet Tezcan'dı. Derya deniz bir adam ama dersi doktora düzeyinde veriyordu. Biz lisans öğrencisiydik. Bize edisyon kritiği anlatıyordu. Babacım biz dipnotta daha “a.g.e.” gören insanlarız ne yapacağız edisyon kritiği.

Sekiz senemi verdiğim Uludağ Üniversitesi'ni Covid zamanı askere gideceğim diye dondurup daha da dönmedim. Böylelikle örgün öğrenimim son buldu. Bu aralar yukarıda da dediğim gibi tekrar dönmek tarihin derinliklerine dalmak istiyorum. Ne yapabilirim aklımda pek bir şey olmasa da tekrar o yıllara dönmeden dertsiz tasasız bitirmek tek dileğim.

4 Temmuz 2025 Cuma

Kariyer Değil, Bir Kahve Borcum Var

 


Bir dönemdir işsizim. Biraz uzunca bir süre geçti. Bu süreç içinde günlük rutinim elime telefon almak iş aramak o siteden bu siteye geçmek ardından haber verdiğim insanları aramak, kimisi açıyor kimisi açmaya tenezzül bile etmiyor. Eskiden bir insanı sık sık arayamazdım bir işim düştüğünde. Çok utanırdım bu durumdan. Rahatsızlık veriyormuşum gibi hissederdim. Şimdilerde baya ar damarım yırtıldı. Günde iki üç defa arıyorum. “abi geçenlerde demiştin ya falanca yerde bir iş var beraber gideriz diye adam hatta kardeşim gibidir seni geri çevirmez demiştin hani” bu lafın ardından gelen cevap “birader şimdi piyasayı biliyorsun küçülmeye gitmişler de falan da filan da” bir süredir bu iki cümle içinde yaşıyorum. Aylardır uğraştıran da var böyle bir kaç gün umut veren de var. Gene kendi göbeğimi kendim keseyim diyorum. Sitelere dalıyorum orası daha bok.

Sitelerde belli kalıplar var. “sektörde lider kurumsal firmamız bünyesinde gelişmeye açık esnek çalışma saatleri olan....” bu ne demek sizi saat gece iki de olsa arayacağız. Dandik bir mail atılması gerekli uykundan daha da önemli bu mail. Bir de “çay kahve dağıtımı, müşteri karşılama, temizlik, yemek, excell tutma...” daha sayıyorlar da ben yazarken sinirlendim. Bunların hepsine bir eleman tutulması gerekirken yedi- sekiz işi bir kişiyle yapmaya çalışan firmalar da var. Bir de hiç bir şey vadetmeyip sizi çok güzel mükemmel bir kariyere hazırlıyorlarmış görünen firmalar da var. “YÖNETİCİ OLMAK İSTER MİSİNİZ” başlık aynen bu ilana giriyorsun. “çağrı merkezimizde satış yapıp sizi eğiteceğiz bla bla” size asgari ücret bile vermeden çalıştırıp sözde eğitiyorlar siktiri boktan bir kişisel gelişim kursuna müşteri toplamanız için alıyorlar ve sikik bir kurs müdürlüğüne yönetici diyorlar.

İnsan kaynaklarıyla konuşmak da bir acayip. Sizi baştan aşağı süzüyor. İşte anlatıyor hızlı olmak lazım, atik olmak lazım şöyle olmak lazım, şöyle olmak lazım. Bir gün kaç kardeş olduğumu merak eden bir insan kaynaklarına bile rastladım. Bu soruları neden soruyorlar sayısız görüşmeye girdim hala bilmiyorum. Ne çıkarım yapıyor bu sorularla gerçekten çok ilginç.

Tek derdim lanet bir iş bulup lanet borçlarımı ödemek. Kimseye yüzümü eğmeden kendi kazandığım parayla sadece sigara alabilmek. Sadece sigara parama çalışmak istiyorum artık. Gerçekten her şeyden geçtim. Ev almak araba almak düzgün şekilde evlenebilmek bunları geçtim. Sadece arkadaşlarıma kahve ısmarlamak istiyorum.

2 Temmuz 2025 Çarşamba

Biraz Dert, Biraz Umut

 


Yine başbaşayız. Yine ben dertlerimi anlatacağım yine siz dinleyeceksiniz. Teşekkür ederim hep yanımdasınız. Burası bana çok yardımcı oluyor. Bugün gayet sıradan bir gündü. Yine işsizliğin verdiği boş vakitle kitap okuyup sağda solda ailemin işlerine koşuyordum. Akşama doğru bir huzursuzluk çöktü. Bu hissi tanıyordum. İlaçlarımı almadığımda bu his geliyordu. Ama bu sefer ilaçlarımı almıştım sorun ne olabilirdi ki? Ne gelebilirdi ki başıma. Gayet huzur gelmişti ilaçlarımla birlikte. Başka bir şey vardı belki de. Yine beynim benimle oyun oynuyordu. Çareyi yine buraya, yazılarıma sığınmada buldum.

Aklımda hiç bir şey yok. Çala kalem tuşlara basıyorum. Bu yazıda kesinlikle düzgün bir şey anlatacağıma söz veremem. Sadece anlatmak istiyorum. Ne olabilir? Çok sorun arıyorum. Dün çok değer verdiğim çok sevdiğim bir dostum, hayatta sorun ararsan kendinde sorun ararsan kesinlikle bulursun demişti. Yaklaşık on senedir de sürekli sorun arıyorum. Psikiyatrilere ve psikologlara adeta “ben böyle böyleyim beni değiştirin bundan çok rahatsızım” diyorum. Onların elinde olan bir şey yok ki. Ben değişmek istiyorsam kendim yapmalıyım. Değişmeye değer de bir şey yok aslında. Oturup ciddi ciddi düşünürsek gayet de makul bir insanım aslında. Sadece toplum içinde bağırarak konuşuyorum, biraz patavatsızım, biraz da düşüncesizim. O dostum iyi şeylerine yapabildiğin şeylere odaklan demişti. Bir düşünelim bakalım...

El becerilerime nispeten güveniyorum. Tamir tadilattan biraz olsa anlarım. Biraz kibarım. En azından toplum içinde oturmasını kalkmasını biliyorum. Belki de benim isteğim tamamen toplum tarafından kabul görmektir. Bunun için çabalıyor da olabilirim bu fikir şimdi geldi bana. Dostum zihnimi açtı. Ne demişti daha? İyi şeylerine odaklan göreceksin iyi şeylerini de bulacaksın. Arayan belasını da bulur mevlasını da sözü örnek gibi geliyor. Arayan her şeyi bulur. Her sabah aynaya bakıp “Emirhan sen iyi bir insansın ve başarılısın. Bazen şansın yaver gitmiyor o kadar” demek gerekir belki de.

İnsanın istediğinde yapamayacağı şey yoktur. Yeter ki istesin. O gücün içimde bir yerde olduğunu biliyorum. Ben güçlü bir insanım. Başaracağım. Bu buhranı üzerimden atacağım. Şu an kendime söz veriyorum. İyi yönlerimi sürekli arayacağım. Ben iyi yönü ağır basan bir insanım. Özgüvenimi bunun sayesinde kazanacağım.

Yazmak Üzerine Bir Mola ve Kiziroğlu Destanı

         Ne zamandır yazmıyorum yaklaşık bir hafta oldu. Bloga yazı yazmak bir heves mi sürekli sorguluyorum aslında ama yazmak gerçekten ho...