O gün çok önemli bir şey olmuştu.
Büyük lider meydanda halkın önünde taç giyecekti. Halk artık tükenmişti.
Sürekli değişen liderler bir türlü bitmeyen kaos… Açlık ve sefalet, günlük
yaşamın rutini haline gelmişti. Büyük lider kürsüye çıktı ve önünde ki halka
şöyle seslendi. “Tacı bana verin sizi kurtarayım.”
Büyük lider koltuğuna oturmuştu. Meydanda
bulunan yetişkinliğe adım atmış en genç şahış tacı büyük lidere takacaktı. Yutkundu,
büyük bir iş yapacaktı ancak umut gözlerinden okunuyordu, gencin yerinde
duramadığı belliydi. Halkın coşkusu arasında genç kürsüye yürüdü tacı bulunduğu
yerden aldı, havaya kaldırdı halk daha da coşkuyla bağırdı "yaşa!"
halkın coşkusu iyiden iyiye artmıştı. Genç yavaşça büyük liderin başına tacı
yerleştirdi. Alkışlar, tezahüratlar daha da büyüdü. Seremoni sona ermişti.
Herkes günlük işlerine geri
dönmüştü. İnsanlar çalışıyor, geziyor, vakit geçiriyordu. Ülkenin durumu yavaş
yavaş umut vaadeder hal almaya başlamıştı. Bir karar çıkarılmış büyük bir kemer
sıkma politikası başlamıştı. Tasarrufa gidilmişti, artık gösterişli partiler,
büyük seremoniler yapılmayacaktı. Gerçekten büyük lider samimi şekilde çalışıyordu.
Basın büyük lidere övgüler yağdırıyordu. Dış ülkeler sürekli büyük liderin
yanına geliyor ortak basın açıklaması yapıyorlar gelecek kredilerin önünü
açacağız mesajları veriyordu.
Üstelik iyi haberler bunlarla da
sınırlı değildi. Köy yolları onarılıyor, uzun zamandır ücretlerini alamayan
çalışanlar maaşlarını almaya başlamıştı. Yeni hastaneler yapılmaya başlanmıştı
ilaç kuyrukları azalmıştı. Devlet dairelerinde yolsuzluğa bulaşmış memurlar
görevden alındı, yerine halkın içinden dürüst insanlar gelmişti. Büyük lider
televizyona her gün çıkıp yeni müjdeler veriyordu. Yeni istihdam alanı açıldı,
tarımda reform yapıldı, borçlar silindi diyordu. Fiyatlar yavaş yavaş düşmeye
başlamıştı halkın yüzü gülüyordu. Halk “gerçekten bu sefer oldu mu acaba”
diyordu.
Büyük lider sürekli tasarruftan dem
vuruyordu. Önceki yönetimlerin israflarının raporlarını çıkarmış onları
kötüleyip duruyordu. Artık gösterişli lüks törenler yapılmıyordu. Devletin
kasasından bunlar için tek kuruş çıkmıyordu. Halk bundan gayet memnundu. Herkes
“zaten onlara ne gerek vardı ki” diyordu. Ardından tiyatro salonlarının
kapılarına kilit vuruldu. Büyük lider “kültür önemlidir. Ancak sanat karın
doyurmaz. Önceki liderler sanat adı altında boş lakırdılarla halkı oyaladılar
heykellerle göz boyadılar.” demekteydi. Halkta bu sözler alkışlandı. “işte
gerçek lider zor zamanların insanı” lafları yankılanıyordu.
Bir süre sonra elektrik kesintileri
başladı. Belli saatlerden sonra ülke adeta karanlığa gömülüyordu. Başlarda halka
romantik gelmesine rağmen sonralarda iş yerleri erken kapanıyor, insanlar
birbirlerini göremedikleri için sohbet dahi edemiyordu. Bir gün büyük lider ulusa
seslenerek, israf yapan tüccarları, iş insanlarını açıkladı. Bu işyerlerine baskınlar
yapıldı mühürlendi. Halktan çıt çıkmıyordu. Herkeste sadece bir söz vardı.
“büyük lider yapmışsa doğrudur. Şimdiye kadar halkı sömürdürler iyi oldu
onlara.” Ancak bazı karanlık köşelerde fısıltılar da mevcuttu. Bu fısıltılar
duyulursa kesilecek türdendi.
Şehir yakınlarında büyük bir baraj
inşaa edilmişti. Proje ülke için çok büyük gelecek vaadediyordu. Yapımı çok
hızlı ve büyük kararlılıkla yürütülmüştü herkes bu barajdan ve elektrik
santralinden umutluydu. Barajın açılış günü, ülkenin dört bir yanından insanlar
gelmişti. Meydanda bayraklar dalgalanıyor şarkılar söyleniyordu. Büyük lider
coşku içerisinde barajı açarken “bu proje sadece su değil umut da getirecek
santral en ücra köylerimize elektrik sağlayacak” demekteydi. Baraj su tutmaya
başlamış göl kenarına yeni işletmeler açılmıştı. Gazeteler barajı her gün
övüyor “asrın projesi” olarak lanse ediyorlardı. Halk “demek ki çalışınca
oluyormuş” diyerek büyük lideri daha da çok seviyorlardı. Hatta göl kenarında çay
bahçesi açan Kemal, “oğlum şehre göç etmek zorunda kalmayacak diyordu.”
Fakat bir gün baraja yakın köyler
büyük bir uğultuya uyandı. Barajdan kontrolden çıkmış şekilde su akıyordu. Sirenler
çalıyor, gövdenin altında çatlaklar büyüyordu. Bazı köyler ve şehir büyük bir
tehlikenin eşiğindeydi. Yetkililer durumu, halkta panik olmasın diyerek açıklamaları
geciktirdi. Kurtarma çalışmaları zorluklarla devam etti. Ekipman eksikliği,
koordinasyon sorunları ve kaynak eksikliği ölüm oranlarını daha da arttırdı.
Küçük çocuğuyla boynuna kadar suya batan bir kadın son anda kurtarılmıştı
hatta. Sonrasında basına sızan belgelerde yapılan ihalelerde yakın çevrelere
verilmesi barajın yapımında kullanılan malzemelerin kalitesizliği ve denetim
eksikleri ortaya çıktı. Müteahhitlerin faturalarında şişirmeler mevcuttu kamu
kaynakları boşa ve amacı dışında harcanmıştı. Halkta büyük bir hayal kırıklığı
gerçekleşti. “hem baraj güvensizdi hem de yardım geciktiği için felaket daha da
büyüdü.” sesleri artık duyulur duyulmaz çıkıyordu.
Baraj krizinden sonra büyük lider
televizyona çıktı ve ulusa seslendi. “Böyle bir felaketin çıkmasını fırsat
bilip ülkemizi karıştırmak isteyenlere fırsat vermeyeceğiz” demişti. Ardından
devam etti “dış ülkeler, ülkemiz üzerinde refahımızı çekememekten huzurumuzu
bozmak adına adımlar atmaktadır.” En önemli açıklamasını ise konuşmanın sonuna
saklamıştı. “Halkımızın yaralarını saracağız yeniden umutla yarınlara bakacağız.”
Halk rahatlamış görünüyordu. Yolsuzlukları demek ki büyük lider yapmamıştı. Şimdilik
fısıltılar kesilmişti.
Halk yardım bekliyordu ancak büyük
lider işi sanki ağırdan alıyor gibiydi. Beklenen yardımlar bir türlü
gelmiyordu. Ayrıca tasarruf planı için yeni önlemler alınmış gece belli saatten
sonra sokağa çıkma yasağı getirilmişti. Tam bu sırada büyük lider yönetiminin
altıncı yıl dönümü için büyük bir meydan planı ve zafer takı inşasına
başlamıştı. Halkta geniş yankı bulmuştu bu hareket. “yardım bekliyorduk hani.”
Pazar yerinde iki kişi “yardımlar nerde” diye tartışmaya başladıkları
görülmüştü. Sosyal medyada bu olayla ilgili küçük videolar yayılmaya
başlamıştı. Fısıltılar yüksek seslere dönmeye başlamıştı artık. Birkaç ufak
çaplı yürüyüş bile düzenlenmişti.
Öncü gençler başkente yürüyüş
düzenlemek istemektedir. Sosyal medyada örgütlenen gruplar kitleler halinde
meydanlara ve yollara doluşmaktadır. Halk “yardım istiyoruz, adalet istiyoruz”
diye haykırmaktaydı. Baraj yapımında görev alan müteahhitlerin adalete hesap
vermesini istiyordu halk. Bir çok kişinin elinde pankartlar vardı. “ADALET”
Büyük lider başlangıçta bu hareketi
umarsızca karşıladı. “Üç-beş kişi sokaklara çıkıyorsa çıksın bizim hangi
icraatları yaptığımız, ülkenin hali ortada” demişti. Birkaç gün içinde sona ereceğini düşünmüştü. Büyük
lider bazen çıkıp “bizi küçük hesaplarla yıpratmak isteyenler şunu bilsin ki bu
ülke sahipsiz değildir.” diyordu. Ancak protestolar hız kesmeden günlerce
sürmeye, yoğun polis korumasında devam etmişti. Başlangıçta hiçbir tepki
verilmemişti. Halk yürüyor, protestolar büyüyordu ancak polis müdahalesi sadece
usul olarak vardı, göstericilere dokunulmuyordu. Helikopterler havadan gözlem
yapıyorlardı. Ancak bu nümayişin demokratik görünümü bir gece vakti sona
ermişti…
Gece tüm sessizliğini korurken sadece
göstericilerin sesleri ve meşalelerinin ışıkları geceyi aydınlatıyordu. Polis
telsizinden bir anons yankılandı. “bundan sonra protestocular dağıtılacak ve
göz altına alınacaktır. Emir eksiksiz uygulanmalıdır.” Geceye cop sesleri ve
göstericilerin çığlıkları da eklenmişti. Protestoculara polis asla acımıyordu,
yakalanan yere yatırılıyor ters kelepçe yapılıyordu. Biber gazı tüm alanı
doldurmuştu. Göstericiler barikatlar kurmaya başlamıştı. Polis yoğun baskıyla
barikatları yıkıyordu. Olaylar sadece meydanlarda ve gösteri alanlarında da
olmuyordu…
Ülkede büyük bir cadı avı
başlamıştı. Baraj haberini yapan gazeteciler o gece tutuklanmaya başlamıştı.
Ayrıca gösteriler hakkında sosyal medyada destek videoları yayınlayanlar da
tutuklanıyordu. Televizyon kanallarında “provokatörler yakalandı” diye alt
yazılar, son dakika haberleri veriliyordu. Polis kamerası operasyonları naklen
yayınlıyordu. Bazı yerlerde elektrikler kesiliyor, internet yavaşlatılmaya
başlanıyordu. Operasyonlar gece boyu devam etmişti. Artık farklı ses kalmamış,
perde kapanmıştı. Büyük lider ertesi gün sabah canlı yayına çıktığında alnında
ki derin çizgiler gölgelenmişti. Başının üzerinde taşıdığı taç stüdyo ışıkları
altında sanki nefes alır gibi parlıyordu büyük liderin göz bebekleri kararmıştı
kelimeleri ağır ama keskin dökülüyordu “devletimiz sabrını taşıranlara gereken
cevabı vermiştir. Bundan böyle huzurumuzu bozanlara hiçbir iltimas
gösterilmeyecektir.” dedi. O an kameranın yakın plan çekiminde tacın bir taşında
gölgeler kıpırdandı mı yoksa stüdyo ışığından mıydı kimse emin olamadı.
Bundan sonrası ise adeta bayır
aşağı gidişti. Çıkan haberlerde baraj skandalını ortaya çıkaran gazeteciler
yabancı bağlantılı olmakla suçlanmaya başladılar. Ardından yeni yasalar
çıkartıldı “krizi fırsata çevirenlere karşı güvenlik tedbirleri.” Daha sonra
ise muhbirlik servisi kuruldu ve halka muhbirliğe özendirici, “devlete faydam olsun
istiyorsan vatandaş, devlete kötülük edenleri ihbar et!” tarzı söylemler yayıldı.
Huzursuzluk yavaş yavaş artıyordu. Herkes artık neyin değiştiğini merak
ediyordu. Büyük lidere ne olmuştu? Yıllardır sorun çıkmıyordu ne değişmişti?
Halk çaresizdi, fısıltılar kulaktan
kulağa yayılıyordu. Ancak kimsenin bilmediği unutulmuş bir yerde uzak bir
mağarada yaşayan bir bilge olduğu söyleniyordu. “ondan mı akıl alsak?”
deniyordu ama varlığı bile meçhuldü. Bir genç öne atıldı: “ben giderim, artık dayanılmaz
bir hal aldı. En fazla ne olabilir ki?” Bu genç büyük lidere tacı takan
kişiydi.
Genç, uzun ve zorlu bir yolculuğun
ardından sonunda kimsenin ulaşamadığı, unutulmuş mağaraya vardı. Soğuk rüzgar
mağaranın girişinde uğuldayıp duruyordu. Kapıya yaklaştığında, eski tahta kapı
gıcırdayarak aralandı. İçerisi karanlıktı, ama mağaranın derinliklerinde, hafif
bir mum ışığı altında yaşlı bir adam oturuyordu. Yüzündeki çizgiler yılların ve
ağır sorumlulukların izlerini taşıyor, gözleri derin bir bilgelikle doluydu.
Bilge, genç adamı süzdü. “Sen
misin, büyük lidere en son tacı takan?” dedi, sesi hem yorgun hem ciddi. Genç
başını hafifçe eğdi. “Evet. Ama ne olduğunu anlayamıyorum. Büyük lider artık
hiç eskisi gibi değil. Önceden adaletliydi, halk için çalışıyordu. Ama zamanla,
sanki başka biri oldu. Acımasız, korkutucu… Sebebi ne olabilir?”
Bilge derin bir nefes aldı, gözleri
uzaklara daldı. “Taç sıradan bir sembol değil evlat. O, kadim zamanlardan
kalan, içinde güçlü ve karanlık bir güç barındıran lanetli bir miras. Kim
takarsa, zamanla o gücün etkisi altında kalır. Kişiliği, vicdanı yavaş yavaş
tüketilir, taç sahibini ele geçirir.” Genç şaşkınlıkla, “Ama lider neden buna
izin veriyor? Neden bu güce karşı koymuyor?” Bilge başını salladı. “Taç,
kendini göstermeden başlar etkisini göstermeye. İlk zamanlar hafif bir etki
gibidir, fark edilmez bile. Ama zaman geçtikçe, taç sahibini daha da içine
çeker. Direnmek isteyenler ya yenilir ya da… ortadan kaldırılır.” Genç titreyen
sesle, “Peki ya önceki liderler? Onlara ne oldu?” Bilge gözlerini kapattı. “Bir
kaçı bu laneti kabul etmedi, ona karşı çıktı. Bazılarının sonları kötü oldu. Onlar,
ya gölgeler arasında kayboldular ya da kendi içlerinde parçalandılar. Lanetin
gücü o kadar derindir ki, karşı çıkan herkes ya yok olur ya da kaybolur. İşte
bu yüzden, kimse gerçek gücün ne olduğunu konuşmaz. Çünkü taç sadece iktidarın
değil, karanlığın da sahibidir”
Genç bilgenin anlattıklarını
sindirmeye çalışıyordu. Derin bir nefes aldı ve gözleri bilgeye odaklandı. “Şu
taç mevzusunu biraz daha aydınlatır mısın? Gerçekten nedir bu taç, nereden geliyor?”
Bilge hafifçe gülümsedi, mumun titrek ışığında yüzü daha da derinleşti. “O
zaman anlatayım sana, kadim bir zamanın hikayesini...” böylece, bilge
sessizliği bozarak, yüzyıllar öncesine uzanan efsaneyi anlatmaya başladı... “Bu
taç” dedi. “yüzyıllar önce unutulmuş bir uygarlıktan kalma. O uygarlık, o kadar
güçlüydü ki, dize getirmediği millet, yenmediği toplum kalmamıştı. Zamanın
hükümdarı, demircilerine, sarraflarına, büyücülerine büyük bir emir vermişti:
Bana, gücümü sonsuza dek koruyacak bir taç yapın; onu başımdan çıkarsam bile
gücüm eksilmesin.” "Günlerce demirciler ateşi yedi maden kömürüyle körüklerken,
sarraflar bilinmeyen topraklardan kıymetli taşlar getirmiş, büyücüler tacın üzerine
en güçlü büyülerini işlemişti. Böyle doğdu bu taç; hem güç hem de lanetin
sembolü.”
Genç şaşkındı. Ne diyeceğini
bilemiyordu. Bu çağda büyü, efsun… kulağa masal gibi geliyordu. Ancak bilgeye
sormadan da duramadı. “Bu zamanda büyü, efsun, biraz garip değil mi sanki? Kim
inanır bunlara?” Bilge, sessizce başını kaldırdı. Gözlerinde gölgeler
geziniyordu. Oturduğu yerden yavaşça kalktı, ağır adımlarla ocağın yanına
gitti. Alevlerin titrek ışığı yüzündeki çizgileri daha da derinleştirdi. “O
tacı büyük liderin başına geçirdiğin günü hatırlıyor musun?” dedi. Sesi alçak
ama kesin bir tondaydı. “Lider, elini göğsüne götürüp başparmağını üç kez tacın
kenarına sürmedi mi?” Genç önce anlamadı. Sonra, o an gözlerinin önünde
canlandı. Evet, görmüştü. O gün, tacı taktığı anda, lider tam da öyle yapmıştı.
Sonraları da, halkın karşısına her çıktığında aynı hareketi tekrarlamıştı. Hep
basit bir alışkanlık sanmış, önemsememişti. Bilge, alevlere bakarak konuştu, “O,
tacın sahibine fısıldadığı anlardan biridir. O hareket, lanetin kabul
işaretidir. Onu yapan artık kendi iradesiyle değil, tacın iradesiyle konuşur.”
Genç ne diyeceğini bilmeden sadece
yaşlı bilgeyi izliyordu. Bilge, ateşin çıtırtıları arasında konuşmaya devam
etti. “Bu hareketi… yani tacın kenarına sürülen başparmağı… tarihte her tacı
taşıyan liderde gördüm. İlk başta fark etmezsin. Ama zamanla, o hareketin
ardından gözlerindeki bakış değişir. Sözleri sertleşir. Ve bir gün, halk artık
tanıyamaz olur onu.” “Geçmişte ne oldu?” diye sordu genç, sesi titreyerek. Bilge,
bir süre sustu. Ateşin turuncu ışığı yüzünde dalgalanırken, gözleri karardı. “Biliyor
musun evlat, tacı taşıyan her liderin sonunu gördüm.” dedi. Genç kaşlarını
çattı. “Nereden gördünüz ki?” Bilge, ateşin üzerine eğildi, közlerin içindeki
kıvılcımlar parladı. Bir süre hiç konuşmadı, sadece çıtırtılar duyuldu. “Ben de o tacı taktım, evlat,” dedi sonunda, sesi neredeyse fısıltıya
dönüşerek. “O fısıltılar… önce sadece düşüncelerime dokunur sandım. Ama gün
geldi, kendi sözüm mü, tacın sözü mü ayıramaz oldum.” Genç, hayretle baktı.
“Peki… nasıl kurtuldunuz?” Bilge, başını ağır ağır kaldırdı. “Kurtulmak… öyle
sanıldığı gibi bir zafer değildir. Tacı çıkarabildim, ama onun benden
götürdüklerini geri alamadım. Onu başımdan söküp atmak, bedenimden bir parçamı
koparmak gibiydi. O gün, hem gençliğim hem de huzurum orada kaldı. Bir daha da
insan içine karışmadım.” Ateşin ışığında, bilgenin elleri titriyordu. “Buraya,
bu dağın kalbine çekildim. Çünkü biliyorum, tacın gölgesi hâlâ beni arıyor. Ve
ben ikinci bir kez direnemem.”
Genç, bilgenin sözlerini sindirmeye
çalışırken boğazındaki düğümü yutkunarak bastırdı. “Peki, sizden önceki liderler? Onların sonu ne oldu?” Bilge, derin bir nefes
aldı ve gözlerini ateşten ayırmadan konuşmaya başladı: “Her biri aynı yola
girdi. İlk başlarda hepsi halkın umudu, adaletin sesi olarak bilindi. Ama tacın
fısıltıları ağır ağır çalışır, önce korkularını büyütür, sonra hırslarını.
Birini haksız yere zindana atan oldu, bir başkası kendi ordusunu halkına saldı.
Kimisi halk isyanıyla devrildi, kimisi tahttan indirilmeden önce ülkesini yakıp
kül etti. Bazıları…” Bilge burada duraksadı, sesi kısıldı. “Bazıları tamamen
tacın iradesine teslim olup, artık insan bile sayılamayacak hâle geldi. Onlar
ne oldu, kimse bilmiyor. Sanki yer yarıldı, içine çekildi.” Genç ürperdi. “Hiç
mi kurtulan olmadı?” Bilge, hüzünle gülümsedi. “Bir tek ben… ve bunun bedelini
ömür boyu sessizlikle ödedim.”
Genç, bilgenin söylediklerinden
sonra uzun müddet sessiz kalmıştı. Mağaranın içinde ki ateş duvarlarda titrek
gölgeler bırakıyordu. Bilge derin bir nefes aldı. “Evlat, taç yalnızca onu
takanın zihnini değil halkın da gözlerini bağlar. İnsanlar görmez, görmek
istemez. Çünkü görürlerse susmak zorunda kalmazlar. Bu korktukları bir yüktür.”
Genç kaşlarını çattı. “Peki ben ne yapabilirim ki, basit bir insanım ben?” Bilge
gözlerini gence gözlerini dikti. “Taç sustuğun sürece hükmeder, sen konuşmaya
başla, diğerleri de duysun. Bir kişi sorgularsa bir kişi daha cesaret bulur. Bir
gün taç sahibinin başında ağırlaşır ve ağırlığından düşer.” Ateşin çıtırtısından
başka bir ses kalmamıştı. Genç derin nefes alıp mağaradan çıkmıştı. Artık geri
dönüşü olmayan bir yola girilmişti.
Genç bilgeden ayrıldıktan sonra
şehre geri döndü. İçinde karışık duygular vardı. Hem öğrendiği karanlık
gerçeğin ağırlığı hem de umudun kıvılcımı. Artık büyük liderin içindeki değişimin
kaynağını biliyordu. Ama bunu halkla nasıl paylaşacaktı?
Şehre geldiğinde yine herkes günlük
telaşındaydı. Fakat genç sessizce durdu, gözleri etrafındaki insanlara takıldı
içinden “bu böyle gitmez” diye geçirdi. “Gerçek gücü bilen bizler artık
susmamalıyız!” Kısa süre içinde yakınındaki güvenilir insanlara bildiklerini
paylaştı. Onların da içinde kıvılcım vardı. Yavaş yavaş yanan bu kıvılcımlar köy
köy kasaba kasaba şehir şehir büyüyen bir ateşe dönüşecekti.
Önceki protestoların sona ermesiyle
büyük lider, halkın gözünde zafer kazanmış gibiydi. O büyük meydanda, görkemli
bir zafer takı inşa etmeye başladı. Geniş kitleler, liderin “ülkeye düzeni ve
istikrarı getirdiği” mesajıyla kandırılmıştı bir kez daha. Ancak, halkın içinde
fısıltılar hiç susmamıştı. Gösterilerin bastırılması, acımasız polis
müdahaleleri ve tutuklamalar yaraları sarmamıştı. Zafer takının ihtişamı,
yoksulluğu ve çaresizliği örtemiyordu. İnsanlar, “Yardımlar nerede?” diye
fısıldamaya devam ediyordu. Ardından büyük lider, tasarruf politikalarının
gereği olarak temel gıda maddelerine zam yapacağını açıkladı. Bu haber, halkın
sabrını tamamen tüketti. Pazar yerlerinde sessiz bir huzursuzluk büyüyordu.
İşyerlerinde, sokaklarda, evlerde öfkeli fısıltılar yayılıyordu, böylece yeni
bir kıvılcım çaktı. Genç öncü, bilgeden öğrendiklerini düşündü ve halkı
örgütlemeye başladı. Artık sıradan protestolar yetmiyordu; boykotlar, genel
grevler ve sivil itaatsizlikle gerçek mücadele başlayacaktı.
Sosyal medyada kodlanmış mesajlar
dolaşıyor, halkın farklı kesimleri arasında gizli toplantılar organize
ediliyordu. Kimse tam olarak neyin başlayacağını bilmiyordu ama herkesin ortak
bir hissi vardı: “Bu sefer farklı olacak.” Güvenli küçük gruplar kuruldu. İş
yerlerinde, mahallelerde, köylerde insanlar bir araya gelip dayanışma ağları
oluşturdu. Muhbirlik servisi, devletin her köşesine sızmıştı; bu yüzden herkes
temkinliydi, fakat yılgınlık ve umutsuzluk yerini kararlılığa bırakıyordu.
Herkesin içinde büyüyen bir umut vardı.
Gizli gizli hazırlanılan genel grev
ve sivil itaatsizlik planlandı. Halk, zor şartlara rağmen temel ihtiyaçlarından
fedakarlık yapmaya başladı. Tarih, bu sefer halkın yanında yazılacaktı. Sabahın
erken saatlerinde, beklenmedik bir anda şehir meydanları ve sokaklar insanlarla
doldu. Polis hazırlıksız yakalanmış, şaşkın ve organize olmadan sadece
izliyordu. Farklı kesimlerden insanlar genç, yaşlı, kadın, işçi, öğrenci
ellerinde pankart olmasa da kararlı bakışları ve güçlü sloganlarıyla
meydandaydı. Gösteri büyürken, genç bir anda kalabalığın ortasında yükseldi.
Tarihsel konuşmasını yapmak üzereydi. Sessizlik oldu, herkes nefesini tuttu: “Bugün
sadece bir lideri değil, susturulmuş sesimizi, unutturulmuş haklarımızı geri
alıyoruz! Tacın büyüsü değil, bizim birliğimiz, cesaretimiz ve kararlılığımız
gerçek gücümüzdür! Yıllarca sustuk, ama artık yeter! Bu ülkede halkın iradesi
baskıya ve zulme yenilmeyecek!” Bu sözler bir anda meydanı inletti. Halkın
yüreğinde bir kıvılcım büyüdü, coşku katlandı. Tam o sırada devlet
televizyonlarından canlı yayın yapan liderin görüntüsü belirdi. Konuşmasına
başlamaya çalıştı ama birden kendini toparlayamadı; kelimeler boğuklaştı,
konuşması kekelemeye başladı. Kamera önü karmaşaya dönünce yayını kestiler. O
an herkes gördü; büyü denilen şeyin, tacın gücünün kırıldığı andı bu. Lider
rezil olmuş, karşısında halkın kararlı duruşu vardı.
Gösteri,
boykotlar ve genel grev tüm ülkeye yayıldı. Devletin baskı makinesi işlemez
hale geldi, halk özgürlük ve adalet için birleşmişti. Büyük liderin tacı artık
sadece bir sembol değil, yenilginin ve halkın gücünün simgesi olmuştu.
"Zulüm
ne kadar güçlü görünse de, halkın direnişi önünde erir."