Bir çok öğrenci gibi ders çalışmayı
pek sevmiyorum. Uludağ Üniversitesi’ni bunun için bitiremedim. Hatta ilkokul
dahil tüm öğrencilik hayatımda ders çalıştığımı pek hatırlamam. Ben sürekli
derste dinlediklerimle geçmişimdir. Keza bu üniversitede de geçerli. Dersi
dinlerdim not bile almazdım. Çok zeki olduğumu iddia etmiyorum çok tembelim.
Ama ders dinlemeyi severdim. Sadece ilk, orta ve lisede matematik gibi sayısal
dersler hariç. Gerçekten matematikten nefret ediyorum. Hala parmak hesabıyla
toplama çıkarma yaparım ayrıca 6, 7, 8 ve 9’ların çarpım tablosunu bilmem. Onun
için matematikte çok kötüyüm, arkadaşlarım dalga geçse de kabullendim bu durumu.
Üniversitede vize-final haftası
gelirdi bende o öğrencilerin tanıdık olduğu vicdan azabı başlardı ama ders de çalışmıyordum.
Öylelikle girerdim sınavlara. Ara sıra çalıştığım olmuyor muydu oluyordu son
zamanlarda artık herhalde dank etti kafaya, sınıfta ses kaydı alıp eve gelip
ses kayıtlarını çeviriyor onlara çalışıyordum. Çalıştığımdan mütevellit çok
sorumlu bir öğrenci olarak notların sonuçlarını büyük bir heyecanla
bekliyordum. Sürekli otomasyona giriyordum hocalara açıklamadıkları için basıyordum
küfrü. Çalıştığım ders kötü gelmişse büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor eğer
çalışmamışsam aman seneye veririm diyordum. Sonra işte bilindik hadise okulu
bıraktım. Neyse işte velhasılı kelam öyle böyle geçti o dönemler.
Şimdilerde açık öğretimden İş Sağlığı
ve Güvenliği okuyorum. Yeniden öğrencilik hayatındayım. Ömrüm boyunca öğrenci
oldum, olmayınca garip hissediyorum gerçekten. Yine vize-final haftası
geldiğinde vicdan azabı geliyor. Ama bu sefer ders çalışıyorum. Samimi
söylüyorum bunu. Ancak ara sıra tembelliğim tutmuyor değil. Yarın çalışırım
daha bir ay var diyorum bazen, bazen de gece çalışırım diyorum. Ama elimde
telefon o video senin bu video benim dolaşıyorum. Gerçekten telefon insanın
basiretini bağlayan büyük bir etmen. Yine çok fazla çalışmışsam otomasyona
sürekli giriyorum çıkıyorum açıklamadıklarında basıyorum küfrü, olay hiç
değişmedi yani.
Şaka bir yana ders çalışmayı da çok
becerebildiğim söylenemez. Uludağ’da not sorunu çok olurdu zira ben eşek not
tutmazdım. Hoş not tutmayı da bilmezdim. Şimdi diyeceksiniz. Ulan sen ne
biliyorsun? Nasıl öğrencisin sen? Arkadaş hoca anlatıyor anlatıyor neyi yazmam
gerektiğini inanın bilmiyorum yemin bile edebilirim. Mal mal kağıda bakardım ne
yazsam diye. Sonra çok şükür bazı arkadaşlar notlarını kırtasiyeye satardı da
öyle ben de not bulmaya başlamıştım. Sonra ses kaydı almayı akıl ettim. Ancak
bu aşağı yukarı altıncı ya da yedinci senemde gerçekleşmişti. İş işten geçmiş
artık bırakma evresine girmeye başlamış sayılırdım. Ders çalışmayı bilmemek de
şöyle. Elime kağıdı alıyorum okuyorum sadece. Aklımda bir şey kalmıyor haliyle.
Yazayım diyorum gene olmuyor. Bana ders çalışmayı öğreten biri olsa çok iyi
olur gerçekten de.
Ders çalışmak gerçekten çok zor
zanaat. Eğitim hayatım boyunca insanlar nasıl ders çalışıyorlar hep merak
etmişimdir. Biri anlattığında gerçekten çok iyi anlıyorum. Sanırım benim
yöntemim bu. Şimdi şöyle bir şey deneyebilirim bunu şu an düşündüm. Dersi ses
kaydına anlatayım ben onu dinleyeyim. Ulan salak dersi bilmiyorsun nasıl
anlatacaksın? Zaten anlatacak kıvamda olsan dersi geçersin değil mi? Gene
olmadı ya hu! Ne yapacağım ben?
Çalışkan olarak addettiğim bir arkadaşım var gerçekten akademik kariyeri oldukça iyi. Yüksek lisans
yaptı, doktoraya başvurdu. Hep imrendiğim akademik kariyer bu. Uludağ’a kayıt
yaptırırken benim de hayalimdi üniversite hocası olmak, yar. doç. olmak, doç.
olmak, hatta prof. olmak. Şimdi ne yapıyorum, asgari ücret bile verecekleri
meçhul olan işler kovalıyorum. Belki ez kaza iş bulurum diye açıktan üniversite
okuyorum. Çok acınası aslında ama ne yapalım?
Bir gün şeytanın bacağını kıracağıma
inanıyorum ama. Bu okul bitecek, iyi bir işe gireceğim ve kariyer basamaklarını
en azından birer birer çıkacağım diyorum. Belli mi olur kader bana da güler
belki. Kaderden ziyade çalışkanlık işi gerçi bu herkes biliyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder