Siz hiç olmayacak bir şeyi beklediniz mi? Saatlerce, günlerce… Hep bir umutla…
Mesai saatindeki işçi çıkış saatini bekler. Okuldaki öğrenci teneffüs zilini. Asker tezkeresini… Herkes bir şeyleri bekler sürekli.
Borcu olan aylarca çalışır, son taksidini yatırmayı bekler. Günlerce, aylarca, belki yıllarca… Uykularında bile o borç rüyalarına girer.
Âşık, maşukuyla buluşma saatini bekler. Saniyeleri sayar. Geçmez o dakikalar. Buluşma yerinde dikilir, bekler. Derken sevgili uzaktan görünür; tatlı bir tebessümle, gülücükler saça saça… Adımlarını ona çevirirsin. Hızlanırsın. Bir an önce kavuşmak için. Ve sonunda kavuşma gerçekleşir. Sanki iki cihan bir araya gelmiştir.
Beklemekten nefret eden biri olarak beklemeyi anlatmak istedim. Hayır, romantik bir yazı olmayacak bu.
Misal biriyle sözleşmişsinizdir. Hazırlanmış, heyecanla buluşma yerine gitmişsinizdir. Artık iletişim çağındayız; yıllar öncesi gibi mektupla “Falanca yerdeki heykelin orada saat tam şurada bekle” demenin manası yok. Telefon titreşir:
“Abi ben şimdi evden çıktım.”
O an kan beynine sıçrar.
Anlayabiliyorum elbette. İstanbul gibi bir yerde hiçbir plan tam tutmaz. Aceleniz vardır, geç kalmışsınızdır. Trafikte giderken önünüze bir trafik lambası çıkar ve yarın yokmuşçasına kırmızı yanar. O birkaç saniyelik bekleyişte insan kendi kendini yer bitirir.
Beklemeye çok müsait bir şehir İstanbul gerçekten…
Biraz insaf İstanbul.
Çok yorulduk.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder