✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram
düşünce yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşünce yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2026 Perşembe

Konforun Tutsakları

 


İnsanların ihtiyaçları yıllar geçtikçe değişiyor, gelişiyor. Sürekli başka şeylere bağımlı hale geliyoruz. Hayatımızdan o şey kısa bir süreliğine dahi çıksa alt üst oluyoruz. Teknolojik gelişmelerden bahsediyorum elbette. En basitinden başlayalım…

Tekerlekten ele alalım. Bilmiyorum ama düşünüyorum ki tekerleği bulan insana “bunu nereden buldun, ne gerek vardı?” diyenler olmuştur. Ancak bugün baktığımızda tekerlek olmasa lojistik sektörü diye bir şey olmazdı, gıda sevkiyatı yetersiz kalırdı, şehirlerde birbirimizi yerdik. Sadece basit bir taşımacılık meselesi değil bu; iş yükümüzün ne kadar artacağını az çok tahmin edebilirsiniz.

Ateş örneğine gelelim. İnsanlar başta çiğ yemeği normal görürken, bugün kimsenin eti çiğ yiyebileceğini sanmıyorum. Hatta birçok ileri teknoloji, temelde ateş sayesinde gelişti. Sadece yiyecek değil; ısınma, aydınlanma, güvenlik… Hepsi onunla birlikte ilerledi.

Yukarıda saydıklarım, aşağı yukarı insanlık tarihi kadar eski icatlar. Bunlarsız bir hayat artık düşünülemiyor. Bir de Endüstri Devrimi’yle birlikte hayatımıza giren ve vazgeçilmez hâle gelen icatlar var ki insanı daha da düşündürüyor: Ne ara bu kadar bağımlı hale geldik?

Elektrikten başlayalım. Şu an hayatımızdaki çoğu eşya, alet edevat — aklınıza ne gelirse — elektrikle çalışıyor. İş dünyası tamamen elektriğe bağımlı. Evde elektrik kesilip biraz uzun sürünce, telefona sarılıp elektrik idaresini aradığınızı hatırlarsınız. Yıllar önce Türkiye genelinde saatler süren bir elektrik kesintisi yaşanmıştı; hatırlayanlar vardır. İnsanlar, jeneratörü olan marketlerde rafların arasında telefonlarını şarj ediyordu. Trajikomik bir manzaraydı. Hastaneler bazı bölümlerini kapatıp hastalarını başka yerlere sevk etmek zorunda kalmıştı. İnsanlar adeta bir uzvunu kaybetmiş gibi elektrik arıyor, bütün düzenleri alt üst oluyordu.

Cep telefonları, daha doğrusu artık yaygın adıyla akıllı telefonlar… Artık elimiz kolumuz durumunda. Çoğu işimizi onunla yapıyoruz. Bundan otuz sene önce “tuvalette uçak bileti alacaksın, havale yapacaksın” deseler “hadi oradan” derdiniz. Ama bugün telefonlarla yapabildiklerimizin sınırı yok. Şahsen ben geceleri ona bakmadan uyuyamaz oldum.

Beni en çok şaşırtan ise internet, özellikle de wi-fi teknolojisi. Ne ara bu kadar gelişti, ne ara hayatımıza bu kadar girdi, aklım almıyor. Buradan çektiğin bir fotoğrafın saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna gitmesi… Bu gerçekten tahayyül etmesi zor bir şey. Üstelik öyle büyük, gizli bilgilerden bahsetmiyorum; arkadaşına şaka olsun diye attığın saçma bir fotoğraftan söz ediyorum. Buna rağmen bu kadar hızlı, bu kadar kolay… Aklım almıyor. Bu kadar bağımlı olmamızı da anlamıyorum.

Daha akaryakıtı, içten yanmalı motorları, bilgisayarları, uydu teknolojisini saymadım bile. Teknoloji öyle bir noktaya geldi ki hayatımızın içine tamamen işlemiş durumda. Bu icatlar olmadan bir dünya artık neredeyse düşünülemiyor. Cebimizde taşıdığımız ufacık bir kutuya bağımlı hale gelmiş durumdayız. Evet, hayatımızı kolaylaştırıyor, o ayrı. Ama bu teknolojilerin bizden götürdükleri… O da başka bir yazının konusu.

15 Mart 2026 Pazar

İnancın Sessizliği, Yorumların Gürültüsü



Ramazan vesilesiyle ara sıra aşka gelip Çağrı filminin müziklerini açıp dinlemeyi çok severim. Gerçekten müthiş bir filmdir Çağrı. Dönemine damga vurmuş ve Müslüman olmayan insanlar tarafından yapılmış bir başyapıttır. Film o kadar içselleştirilmiştir ki Anthony Quinn’in canlandırdığı Hz. Hamza’yı film icabı şehit eden Vahşi karakterini oynayan Ronald Leigh-Hunt’ı insanlar “Sen nasıl Hamza’yı öldürürsün?” diye linç etmeye kalkmışlardır.

Filmin müzikleri o kadar iyidir ki insanı o yıllara götürür. Dinlerken mest olursunuz. Benim asıl söylemek istediğim ise şu: Bu ve benzeri müziklerin altına yorumlarda Türk halkının doluşup en çok Müslümanın kendisi olduğunu ispat etmeye çalışmasıdır.

İlahi dinlemek istersiniz, açarsınız. Sonra yorumları okumak istersiniz. Altta öyle yorumlar vardır ki…
“Allah’ım ne olur biri beğense de tekrar dinlesem huzuruna gelsem.”
Ya da “Allah’ım, peygamberimizin sevgisini kalbime verdiğin için sana şükürler olsun.”
“Subhanallah, ne güzel ses yarabbi.”

Benim kızdığım nokta şu: İnsanlar inançlı olabilir. Bunda hiçbir beis yok elbette. Ancak bunu insanların gözüne sokmak, ballandıra ballandıra anlatmak ve özellikle yorum kısmında yapmak bana abesle iştigal gibi geliyor. Normalde bu yorumları yapanların bir kısmı, yazdığı yorumun sayfasını kapatıp diğer sekmede porno açmaya gidiyor.

Ya da şöyle tipler de var yine YouTube’da: Bir vaaz videosu açarsınız. Hocaefendi bir konu üzerinde konuşuyordur. Yorumlara bakarsınız; “Hocamızın yüzünden nur damlıyor, hepimiz İslam’la şereflenelim.” Şimdi sen hocayı övdün diye cennete mi gideceksin be adam? Buna gerçekten çok canım sıkılıyor. Bu insanlar sadece internet ortamında da yok elbette. Gerçek hayatta aynı ortamda bulunduğunuzda da benzer davranışları sergileyen insanlara rastlıyorsunuz.

Bu durum biraz da Türk halkının bir şeyi fazla abartmasından kaynaklanıyor. Bir şeyi sevince ona bağlanma biçimimiz böyle. Futbol takımında da böyle, sevdiği şarkıcıda da böyle; yeri geliyor bir müzikte de böyle. Her şeyi abartan bir milletiz. Tuttuğumuz partiden kullandığımız telefona kadar… İlla ki onun fanı olmak zorundayız.

Belki de mesele gerçekten inanmak değil, inanıyor görünmektir. Yorumlara yazılan cümleler bazen bir duadan çok bir gösteriye dönüşüyor. Oysa inanç dediğin şey sessizdir. Kimseye kendini ispatlamak zorunda değildir.

Konuşmayı Beceremeyen Birinin Yazıları

  Saatlerdir boş ekrana bakıp duruyorum. Bu sefer yine “Şöyle girme şu yazılara.” diyorum kendi kendime. Yazmaya değer hiçbir şey bulamadım ...