✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram

26 Ekim 2025 Pazar

Top Peşinde Olmayanlar Derneği

 


         Çocukluk haricinde futbolla ilgilendiğimi hatırlamıyorum. Çocukken sadece gazetede Fenerbahçe ligde kaçıncı sırada ona bakardım. Bildiğim futbolcular da o dönemin futbolcularıdır. En sevdiğim Rüştü Rençber’di, Alex de Souza, Hakan Şükür, Tuncay Şanlı çocukluğumun oyuncularıydı. Hala bir futbol ortamı olduğunda bunları söylerim karşıdaki kişiler de dalga geçer genelde.

      Çocukken boş derslerde futbol oynardık ama hayatta beceremezdim. Ayağıma top geldiğinde heyecanlanır, muhakkak kaybederdim. Kaleye alırlardı kova gibi geleni alırdım. Belki de bunun için ilgimi de çekmiyor olabilir. Halı sahalara adam eksikliğinden el mahkum çağırırlardı. Hiç gitmek istemezdim ama kıramadığımdan gider defansta bekler gelene saldırırdım sadece. Mahallede sayılı çocuk vardı onlar dünya klasmanı oyunculardı. Ben TFF Bal ligi oyuncusuydum.

        Üniversitede birkaç defa halı sahaya katıldım onda da sigaraya başlamıştım koşamıyordum. Tıkanıp kalıyordum. Dedim, benlik değil artık on beş senedir ayağımı topa değdirmiyorum. Jübile yaptım yani.

          Futbol hiç ilgimi çekmeyen bir şeydi. Dediğim gibi pek de anladığım bir şey değildi. Kaldı ki bizim evde ve ya çevremde de konuşulmazdı. Yani beni etkileyen çevremdi. Eğer çevremde futbolla ilgilenen hatta fanatik insanlar olsaydı belki de ben de fanatik olurdum. Ancak bana çok mantıksız geliyor futbol.

          Maç seyretmeyi de yıllar önce bıraktım. Yine üniversitede ev arkadaşlarım Digitürk almıştı. Ayıp olmasın diye onlara eşlik eder bira ve patates eşliğinde maç seyrederdim. Onlara da “şimdi ne oldu faul mü oldu, sarı kart ne zaman verilir, ofsayt nasıl oldu” gibi sorular sorar maçı da piç ederdim.

          Bu zamanlarda yoğun şekilde mafyalaşma, para, kalitesizlik hakim futbola. İnsanlar parası olmasa dahi takımına destek verebilmek adına formasını alıyor, biletini alıp maçına gidiyor, belki bağışta bulunabiliyor. İşte ben bunu anlamıyorum, zira pek bir yararı yok. Oyuncular milyon dolarlar alıyor ve oynayamıyorlar. Türk Futbolunun hali ortada. Bir tane Avrupa kupamız veya dünya kupamız yok. Hatırladığım 2002 Dünya Kupası üçüncülüğümüz ve 2008 Avrupa Kupası üçüncülüğümüz var. O iki sene efsane bir seneydi ama.

         Bir ortamda futbol konuşulduğunda sessizleşirim eğer konuşmam istenirse de futbolun tarihini ve kültürel etkilerini konuşurum. Futbol için kimseyle tartışmadım bu güne kadar. Yaklaşık bir saat önce ablam, babamla bana kahve yaptı televizyonda İkinci Lig’den Erbaa Spor- Buca Spor’ un maçına denk geldik. Durduk yere kilitlendik. Şaka bir yana keyifli de maçtı karşılıklı mükemmel gollere şahit olduk. Bayağı da babamla sohbetini ettik. Aslında çok iyi geldi. Ancak bunu sürekli her hafta yapanları gerçekten anlamıyorum.

        Türk Futbolu keşke iyi yerlere gelse. Dünyada bizi temsil eden bir takımımız olsa. Voleybolda, atıcılıkta, güreşte çok iyi sporcularımız var ve bizi çok iyi temsil ediyorlar. Ama para etmiyor. Zira dünyada futbol konuşuluyor. Messi, Ronaldo konuşulurken Mete Gazoz’ un okçulukta birinci olması dünya kalitesinde bir sporcu olması konuşulmuyor. Bu da işin en acı tarafı.

19 Ekim 2025 Pazar

Yattığın Yer İncitmesin Amca

 


            Birkaç haftadır hayat hastalık, ölüm işlerin ters gitmesi vs. ile bu hayatın geçici olması, fazla kanmamam gerektiğini gösteriyor bana. Bir önceki yazımda bir kalp krizinden bahsederken geçen pazar da amcamı kaybettim. Uzun müddettir hasta ve yatıyordu. Hiç sevmem aslında bu lafı ama kurtuldu diyebiliriz. Hayat ne kadar zor olursa olsun kurtulunabilecek bir yer değil bence. Zira yaşamayı seviyorum. Nefes almak çok güzel bir şey. Elbette yatalak yaşamak, başkasının eline bakmak kesinlikle zor.

            Amcamı defnetmeye giderken yanımdakilere “ohoo öyle zaman gelecek ki bakın amcam vefat edeli bilmem kaç yıl geçmiş diyeceğiz” dedim. Hakikaten göz açıp kapatıncaya kadar yedi gün olmuş bile. Ölüm çok garip bir kavram. Hayat ile bağın tamamen kopuyor artık tek yaşadığın yer hatıralar oluyor. Birkaç nesil sonra o da yok oluyor. Seni hatırlayan son kişi de bu dünyadan göçünce sen de artık yok oluyorsun.

            Hayata dair ne kadar varsan o kadar hatırlanıyorsun. Bu dünyada neler yaptığın, kimle görüştüğün, kime yardım ettiğinle varsın. Benim amcam garip geldi, garip gitti. Kimseye bir zararı yoktu. Kimseyle de işi yoktu. Hayata dair tek amacı emekli olmaktı, emekli olduktan sonra da vakit namazlarında camiye yetişmekti. Bu iki amacını da yapmıştı. Kavga etmişse eğer akşamına bir şey olmamış gibi kavga ettiği kişinin yanına gider sohbet ederdi.

            Kimseden sigara istemişliği yoktur. Kendi sigarasını alır, yoksa içmez, bazen eş dost ona sigara aldığında bu pahalı bana bunun ucuzundan alın derdi. Çok sigara içerdi ama, benim saydığım günde iki pakete yakın içiyordu. Dışarda ne zaman görsem ağzında muhakkak sigarası olurdu.

            Kendine hiç bakmazdı. Sabahın erken saatinde işe giderken görürdüm yine ağzında sigara usul usul camiye gider tuvaletleri açardı. Kahvaltıdan sadece anladığı çeçil peynir denilen tuzlu peynir ve yarım ekmekti. Soğuğu hiç sevmez kat kat giyinirdi. Benim şahit olduğum üzerinde atlet, gömlek üstüne bir gömlek daha, yelek, bir kat hırka, üstüne ceket, üstüne de mont giyerdi. Dışardan gören o kadar kat elbiseye heybetli görebilirdi. Ancak onu kıyafetsiz gördüğümde ne kadar çelimsiz iskelet olduğunu fark etmiştim.

            Ağzı bozuktu amcamın… Ama sadece çok sinirlendiğinde söver, kendi şivesiyle basardı küfrü. Allah rahmet eylesin amcama. Babama kızdığı için “bana amca deme lan” dese de o benim garip amcamdı. Kimseye bir zararı yoktu. Bassa da küfrü onun huyuydu bu.

            Yattığın yer incitmesin amca seni, huzurla yat…

11 Ekim 2025 Cumartesi

Kalpten Gelen Ders

 


            Birkaç saat evvel bir haber aldım. Amcaoğlum kalp krizi geçirmiş kendi başına hastaneye gitmiş hastane önünde yığılıp kalmış. Damarlarından biri hemen hemen tamamen tıkanmış. Şimdi damarı açmışlar hatta eşiyle telefonda konuşmuş iyi durumda ancak yoğun bakımda biraz müşade altında kalması gerekli.

            Kendisi günde iki pakete yakın sigara içen, yediğine içtiğine dikkat etmeyen biri. Ayrıca yoğun stres altında yaşayan biri. Ticaretle uğraşıyor o borçtu, bu senetti, o vergiydi derken kafası kazan gibi. Gözlerinin içine baktığınızda anlayabilirsiniz kafasında kırk tane tilki dolanıyor belli yani.

            Şimdi ben de düşünüyorum. Sürekli stresle yaşıyorum ve her şeyi kafama takıyorum. Çok sigara içiyorum yediğime dikkat etmiyorum. Acaba ben de böyle olur muyum diyorum. Her şeyi ama her şeyi kafama takıyorum. Stresle başa çıkmaya çok çalışıyorum ancak pek başarılı olduğum söylenemez. Korkuyorum bir gün ben de böyle mi olurum diye. Ya da en sonunda kafama bir huni takıp tımarhanelik mi olurum.

            Stres, şehir hayatı, iyi beslenmeme insanı çok yıpratan etmenler. Bunlar birleşince hastalık kaçınılmaz oluyor. Sonra gözünü bir açıyorsun her tarafın kablo, ya da gözünü tam kapatmışsın kara toprak… hayat anlamsızlaşıyor. Neyi kafamıza bu kadar takıyorsun, her şey bu kadar önemli mi? Sağlığını bozacak kadar önemli olan şey seninle mezara gelecek mi?

            Para insanın çok ama çok canını sıkan bir şey varlığı bir dert yokluğu ayrı bir dert. İnsanı çok fazla sıkıntıya sokuyor. Bir rivayete göre, Kanuni Sultan Süleyman öldüğünde elini kefenden dışarı çıkartılmasını vasiyet etmiştir. Koskoca “muhteşem Süleyman” bile eli boş gömülmüştür. Yani sonuç iki metre çukur…

            Kuzenim umarım sağlığına tez vakitte kavuşur. Yüce yaratıcı ailesine sevdiklerine kavuşmasını onlara onu bağışlamasını diliyorum.

4 Ekim 2025 Cumartesi

Farklılıkların Dünyası



     İnsanlar sabahları uyanıyor, herkes bir yere gidiyor. Herkes başka bir amaçla yaşıyor. Kimine önemli olan, kimisine basit gelebiliyor. Kimisi erken kalkarken, kimisi geç uyanıyor. Herkes başka düşünüyor; olayları yorumlama tarzları birbirinden çok farklı. Bembeyaz bir rengi görse bile, kimisi buna “kırık beyaz” diyebiliyor.

    Trafikte, genişçe bir caddede aynı yönde giderken bile, ilerde kimisi sağa dönüyor, kimisi sola. Kimi acele ediyor, kimi acele edene kızıyor. Kimi çok saygılı, kimi trafik canavarı gibi kullanıyor arabayı. Araçların içinde kalabalık olan da var, tek başına oturan da. Her birinde farklı bir muhabbet dönüyor.

    Evler yan yana; içlerinde bambaşka hikâyeler... Bazısı her gün sakin, monoton bir hayat gailesi içinde. Kimisi evliliğini kurtarmaya çalışıyor, kimisi karısını aldatıyor. Kimi gece sarılmadan uyuyamıyor. Kocaman kocaman insanlar aileleriyle yaşıyor, bazılarının kapısını ise kimse çalmıyor.

    Dünyada sekiz milyar insan yaşıyor ve sekiz milyar çeşit insan var. Her biri kendi şahsına münhasır. Sayısız ideoloji ve fikir temeli gelmiş geçmiş; ancak onlar bile farklı yorumlanmış. Türkiye’deki solun bölünmesi bile bunun bir yansıması değil mi?

    Dediğim gibi, herkes farklı. Hayatını birleştirmek istediğin insana “ruh eşim” diyorsun, ama o bile senden farklı. Benzer şeyleri sevmek, aynı olduğunuz anlamına gelmiyor. Zaten bir insanın tıpatıp senin gibi olması çekilmez olurdu. Ben şahsen her şeyimle aynı birine tahammül edemezdim. Kaldı ki insan değişen, gelişen bir varlık. Her şey farklı olduğu gibi, ruh hali ve alışkanlıklar da değişiyor, dönüşüyor.

    Dünya farklılıklarla güzel. Çatışmalarla… Ama kavgaya dönüşmeden, sonu sulh olan çatışmalarla güzel. Klişe bir laf vardır: “Beyazın en güzel hali, siyahın yanında belli olur.” Bir insana “iyi” diyebilmemiz için, kötülüklerin arasından bir gül goncası gibi çıkması gerekir.

Notalara Saklanmış Hikâyeler

 İyi şarkı dinlemeye bayılırım. Şarkı dinlemek benim için yemek yemek, su içmek gibidir. Şarkı dinlerken sözleri anlamaya çalışır, notaları ...