Haftalar oldu, aklımda bir şey olmadığı için yazmaya biraz ara verdim diyebilirim. Hep aynı şeyleri yazmak elbette sıkıcı olur diye düşündüm. Ama artık dayanamadım. Yine bir anımı anlatmak istiyorum. Birçok işimde patronlarla sorun yaşamış, sivri davranmış, çıkıntılık yapmıştım. Dayanamıyordum.
Bundan yıllar önce, üniversitede dersler artık dayanılmaz hâle gelmişti. “En azından elim ekmek tutsun, madem okuyamadık bir fabrikaya gireyim, düzgün maaşla çalışayım” diye saçma bir düşünceye girmiştim. Hâlbuki okulu bitirsem aileme daha yararlı olacaktım. Ama o zamanki gençlik aklı öyle çalışmıyor. Onun verdiği gazla fabrikaya girdim. Ama ne fabrika…
Girdiğim yer o kadar rezaletti ki asgari ücret dahi vermiyordu. Bırakın ücreti, öğle molası bile yoktu. Yemeği kendimiz getirip makine aralarında yiyorduk. Tek molamız, öğleden sonra bölük bölük çıkıp sigara içebildiğimiz on dakikalık bir zamandı. Tüm gün o on dakikaya çalışıyorduk. Mesai kavramı diye bir şey yoktu. İş ne zaman biterse o zaman çıkıyorduk. Ya da daha doğrusu, ustabaşının keyfi ne zaman gelirse… Buna rağmen mesai ücreti de yoktu.
Bu yüzden sirkülasyon çoktu; en eski çalışan bir iki senelikti. İşin ilginç tarafı, bu devirde böyle bir fabrikanın nasıl göze çarpmadığıydı. Devlet nasıl kontrol etmiyordu, bu soru aklıma sık sık geliyordu.
Pos bıyıklarımın verdiği kuvvetle damarlarımdaki komünist canlandı ve “bu düzen değişecek” dedim. Henüz 23 ya da 24 yaşındaydım. Kanım deli akıyordu. “Burada ne yapabilirim?” diye sürekli düşünüyordum. İlk aklıma gelen SGK’ya şikâyet etmek oldu. Ama araştırınca, denetimin en erken iki sene sonra gelebileceğini öğrendim. Süreç uzayacak, sonucu da meçhul olacaktı. Olan yine bizim alın terimize olacaktı.
İstifa edip başka iş bulmak çözüm değildi. Orada başka insanlar da vardı ve onların da bu işe ihtiyacı vardı. İnsan gibi çalışmayı hak ediyorlardı. Böylelikle düğmeye bastım.
Hemen sendika arayışına girdim. Fabrikaya uygun bir sendika buldum. Temsilcilerle konuştum, akıl danıştım. Üye oldum. Beni işçi temsilcisi yaptılar ve sendikaya üye toplamamı istediler. Gerekli desteği vereceklerini söylediler.
Olağanca gizlilikle süreci başlattım. İnsanları tek tek kenara çekip sendikayı anlatıyordum. Başta çoğu kişi, “Zaten az maaş alıyoruz, bir de yevmiyemizi oraya mı vereceğiz?” diyordu. Benden yaşça büyük abiler, ablalar vardı. Toy bir delikanlıydım, nasıl laf geçirecektim?
Ama süreçte özellikle ablalar çok yardımcı oldu. Onlar da sendikayı anlattı, haklarımızı konuştu. İşçi kadınların evlerinde toplanıp dertleşiyor, sendikayı anlatıyorduk.
Nihayet çoğunluğu sağladık. Grev kararı aldık.
Patron şok olmuştu, küplere binmişti. “Ekmek yediğiniz yere ihanet ediyorsunuz” nutuklarına başladı. “Ben size ekmek veriyorum” diyordu. Biz ise fabrika bahçesinde, şimdiye kadar kaçak göçek içtiğimiz sigaraları artık keyifle içiyor, evlerden getirdiğimiz çay, kek, börek eşliğinde grevimizi sürdürüyorduk.
Sendikadan temsilciler ve avukat da gelmişti. Patron, “Temsilciniz kim?” diye sorduğunda 23 yaşındaki cılız veledi gösterdiler: beni.
“Gelin konuşalım” dedi.
Avukat ve temsilciyle birlikte odasına gittik. Hararetli bir toplantı oldu. Sesler yükseldi…
Grev ikinci gününe girdiğinde, patrondan gizli kapaklı ahlaksız bir teklif de aldım. Grevi kaldırmam karşılığında, ehliyeti bile olmayan bir çocuğa araba teklif ediliyordu.
Neticede direndik. Pes ettirdik. İsteklerimiz kabul edildi.
Ama hikâye burada bitmedi…
“Fakirin karnı doyarsa siki kalkar” lafını bilirsiniz. Haklarını alan işçiler rehavete kapıldı. Sendika çalışmamaya başladı. “Yok şöyle, yok böyle” derken birer birer ayrıldılar. Öyle bir hâl aldı ki sonunda tek kaldım.
Patron, “Gel bakalım delikanlı, bir konuşalım” dedi. Konuşmanın sonu, “Muhasebeye uğra, hesabını kessinler” oldu.
İşin garip tarafı, grevde arkamda duran sendika bu sefer durmadı. Sümen altı edildim. Hiçbir hakkımı korumadılar.
Bu, ilk kovulmam olmayacaktı.
Yıllar sonra başka bir fabrikada bir iş kazasına şahit oldum. Bilirkişiye ifade vermem istendi ama bu “ifade”, patronun istediği gibi olacaktı. Kabul etmeyince yine kapı göründü.
Patronlarla kavgam bitmiyordu.
Ama artık eski enerjim yok. Özellikle grev sonrası yediğim kazığı hiç unutmadım. Yine hakkımı korumaya çalışıyorum ama daha ılıman bir şekilde.
Bir şeyi öğrendim:
Hak aramak zor değilmiş.
Zor olan, herkes vazgeçtiğinde tek başına kalmakmış.