✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2026 Perşembe

Bir Paylaşım Kadar Duyarlıyız



 İnsanlar duyarlı olabilir, olmalılar da zaten. Ancak Türkiye’de duyarlı olmak, çoğu zaman sosyal medyada önceden hazırlanmış slogan sözler ve görseller içeren paylaşımlar yapmakla sınırlı kalıyor. Elbette sosyal medyanın gücü yadsınamaz. Elbette yeterli kitle, yeterli baskıyı oluşturduğunda bir şeyler değişebiliyor bazen. Ancak bazen…

Başka ülkelerde hükümetleri düşürebilecek, kabineleri istifaya zorlayabilecek türden olaylar Türkiye’de yaşandığında; belli bir kesim birkaç hikâye paylaşır, hashtagler oluşturulur ve mesele unutulur gider. Özgecan Aslan cinayetini kaçımız hatırlıyoruz? Ya da Narin cinayetini?

Sosyal medya belki de en çok Gezi Parkı olayları sırasında etkili oldu. İnsanlar Twitter üzerinden örgütlenmiş, sokaklar dolmuş, gösteriler günlerce, haftalarca sürmüştü. Günümüze daha yakın sayılabilecek bir örnek ise Saraçhane gösterileriydi. Yine sosyal medya üzerinden bir örgütlenme vardı ancak birkaç gün sürdü ve Gezi Parkı kadar geniş bir kitleye ulaşamadı. Paylaşımlar yapıldı, hashtagler havalarda uçuştu. Ama hükümet düşmedi, kimse istifa etmedi. Elbette o dönem ile bugün arasında pek çok değişken var. Muhalefet partilerinin tavrı, toplumsal hava, hatta dönemin ruhu bile birer etken sayılabilir.

Netice itibarıyla paylaşanlar paylaştığıyla kaldı, hapis yatan hâlâ hapiste. Elbette “paylaşım yapılmasın” demiyorum. Sadece diyorum ki; belki yüzde biri işe yarıyor. Her sene “23 Nisan kutlu olsun”, “1 Mayıs kutlu olsun” diye paylaşmak bir şey değiştirmiyor. Atatürk’ün sigarasını derin derin çektiği bir fotoğrafı paylaşmak da, Karl Marx’ın Komünist Manifesto’sundan alıntı yapmak da devrimi getirmiyor.

Instagram’a giriyorsun, ardından galerine girip süslü bir iki cümle yazılmış bir görsel buluyorsun. O an bir heyecan geliyor; bunu paylaşırsam sanki bir şeyler değişecekmiş gibi hissedip “paylaş” butonuna basıyorsun. Peki ne değişiyor? Hiçbir şey… Dijital bir ayak izi daha.

Belki bu yazdıklarım baştan aşağı yanlıştır. Ben bir kanaat önderi değilim. Fikirlerim de öyle çok önemli değil. Sadece içimi döküyorum.

Bu paylaşımlar insanın içini bir nebze olsun rahatlatıyor, bunu inkâr edemem. Ülke bir çıkmazın içine sürüklenmiş, değerler aşınmış, saygı duyduğumuz pek çok şeyin içi boşaltılmış durumda. İnsanlar belki de “birine dokunurum” umuduyla paylaşıyor. Bu da yadsınamaz.

Bir gün bu paylaşımlara ihtiyaç duymayacağımız günlere dönebilmek ümidiyle, bu yazıya da noktayı koyuyorum.

4 Nisan 2026 Cumartesi

Bir Grev Hikâyesi



 Haftalar oldu, aklımda bir şey olmadığı için yazmaya biraz ara verdim diyebilirim. Hep aynı şeyleri yazmak elbette sıkıcı olur diye düşündüm. Ama artık dayanamadım. Yine bir anımı anlatmak istiyorum. Birçok işimde patronlarla sorun yaşamış, sivri davranmış, çıkıntılık yapmıştım. Dayanamıyordum.

Bundan yıllar önce, üniversitede dersler artık dayanılmaz hâle gelmişti. “En azından elim ekmek tutsun, madem okuyamadık bir fabrikaya gireyim, düzgün maaşla çalışayım” diye saçma bir düşünceye girmiştim. Hâlbuki okulu bitirsem aileme daha yararlı olacaktım. Ama o zamanki gençlik aklı öyle çalışmıyor. Onun verdiği gazla fabrikaya girdim. Ama ne fabrika…

Girdiğim yer o kadar rezaletti ki asgari ücret dahi vermiyordu. Bırakın ücreti, öğle molası bile yoktu. Yemeği kendimiz getirip makine aralarında yiyorduk. Tek molamız, öğleden sonra bölük bölük çıkıp sigara içebildiğimiz on dakikalık bir zamandı. Tüm gün o on dakikaya çalışıyorduk. Mesai kavramı diye bir şey yoktu. İş ne zaman biterse o zaman çıkıyorduk. Ya da daha doğrusu, ustabaşının keyfi ne zaman gelirse… Buna rağmen mesai ücreti de yoktu.

Bu yüzden sirkülasyon çoktu; en eski çalışan bir iki senelikti. İşin ilginç tarafı, bu devirde böyle bir fabrikanın nasıl göze çarpmadığıydı. Devlet nasıl kontrol etmiyordu, bu soru aklıma sık sık geliyordu.

Pos bıyıklarımın verdiği kuvvetle damarlarımdaki komünist canlandı ve “bu düzen değişecek” dedim. Henüz 23 ya da 24 yaşındaydım. Kanım deli akıyordu. “Burada ne yapabilirim?” diye sürekli düşünüyordum. İlk aklıma gelen SGK’ya şikâyet etmek oldu. Ama araştırınca, denetimin en erken iki sene sonra gelebileceğini öğrendim. Süreç uzayacak, sonucu da meçhul olacaktı. Olan yine bizim alın terimize olacaktı.

İstifa edip başka iş bulmak çözüm değildi. Orada başka insanlar da vardı ve onların da bu işe ihtiyacı vardı. İnsan gibi çalışmayı hak ediyorlardı. Böylelikle düğmeye bastım.

Hemen sendika arayışına girdim. Fabrikaya uygun bir sendika buldum. Temsilcilerle konuştum, akıl danıştım. Üye oldum. Beni işçi temsilcisi yaptılar ve sendikaya üye toplamamı istediler. Gerekli desteği vereceklerini söylediler.

Olağanca gizlilikle süreci başlattım. İnsanları tek tek kenara çekip sendikayı anlatıyordum. Başta çoğu kişi, “Zaten az maaş alıyoruz, bir de yevmiyemizi oraya mı vereceğiz?” diyordu. Benden yaşça büyük abiler, ablalar vardı. Toy bir delikanlıydım, nasıl laf geçirecektim?

Ama süreçte özellikle ablalar çok yardımcı oldu. Onlar da sendikayı anlattı, haklarımızı konuştu. İşçi kadınların evlerinde toplanıp dertleşiyor, sendikayı anlatıyorduk.

Nihayet çoğunluğu sağladık. Grev kararı aldık.

Patron şok olmuştu, küplere binmişti. “Ekmek yediğiniz yere ihanet ediyorsunuz” nutuklarına başladı. “Ben size ekmek veriyorum” diyordu. Biz ise fabrika bahçesinde, şimdiye kadar kaçak göçek içtiğimiz sigaraları artık keyifle içiyor, evlerden getirdiğimiz çay, kek, börek eşliğinde grevimizi sürdürüyorduk.

Sendikadan temsilciler ve avukat da gelmişti. Patron, “Temsilciniz kim?” diye sorduğunda 23 yaşındaki cılız veledi gösterdiler: beni.

“Gelin konuşalım” dedi.

Avukat ve temsilciyle birlikte odasına gittik. Hararetli bir toplantı oldu. Sesler yükseldi…

Grev ikinci gününe girdiğinde, patrondan gizli kapaklı ahlaksız bir teklif de aldım. Grevi kaldırmam karşılığında, ehliyeti bile olmayan bir çocuğa araba teklif ediliyordu.

Neticede direndik. Pes ettirdik. İsteklerimiz kabul edildi.

Ama hikâye burada bitmedi…

“Fakirin karnı doyarsa siki kalkar” lafını bilirsiniz. Haklarını alan işçiler rehavete kapıldı. Sendika çalışmamaya başladı. “Yok şöyle, yok böyle” derken birer birer ayrıldılar. Öyle bir hâl aldı ki sonunda tek kaldım.

Patron, “Gel bakalım delikanlı, bir konuşalım” dedi. Konuşmanın sonu, “Muhasebeye uğra, hesabını kessinler” oldu.

İşin garip tarafı, grevde arkamda duran sendika bu sefer durmadı. Sümen altı edildim. Hiçbir hakkımı korumadılar.

Bu, ilk kovulmam olmayacaktı.

Yıllar sonra başka bir fabrikada bir iş kazasına şahit oldum. Bilirkişiye ifade vermem istendi ama bu “ifade”, patronun istediği gibi olacaktı. Kabul etmeyince yine kapı göründü.

Patronlarla kavgam bitmiyordu.
Ama artık eski enerjim yok. Özellikle grev sonrası yediğim kazığı hiç unutmadım. Yine hakkımı korumaya çalışıyorum ama daha ılıman bir şekilde.

Bir şeyi öğrendim:
Hak aramak zor değilmiş.
Zor olan, herkes vazgeçtiğinde tek başına kalmakmış.

Konuşmayı Beceremeyen Birinin Yazıları

  Saatlerdir boş ekrana bakıp duruyorum. Bu sefer yine “Şöyle girme şu yazılara.” diyorum kendi kendime. Yazmaya değer hiçbir şey bulamadım ...