✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram

26 Eylül 2025 Cuma

Yeni İşin Telaşı ve Umudu

 


            İşimde yeni olduğumdan mıdır bilmem eve girdiğimde canım sıkılıyor. Altı aydır işsizdim haliyle bunalmıştım. Bu iş gerçekten meşgale oluyor. Tır indir, boşalt, yükle, konteyner eşleştir, aman doğru malı yüklet, bayağı iyi oluyor. Bazen müdürüm “sen işe erken başlıyorsun, erken çık bugün” diyor. Tabi erken çıkmak çok iyi oluyor. Ama içimden bir ses “işimi çok sevdim biraz daha durayım” diyor. Ancak tabi bunu onlara aksettirmiyorum. Yarın bir gün saçma angaryaları da yükleyebilirler erken çıkmadığım için.

            Yükleme, boşaltma yaparken çok telaşlanıyorum. Etrafımdaki insanlara da bu yansıyor. “Çok heyecanlısın, sakin ol at ile deve değil bu iş” diyorlar. Hata yapmaktan çok korkuyorum. Yöneticilerimi can kulağıyla dinliyorum. Her dediklerini not alıyorum. Her sorunu onlara iletiyorum. Boşluğa düşüp ne diyeceğimi bilemediğim de oluyor. Geçmiş çağrı merkezi kötü deneyimlerimden o da.

            Her şey yerli yerinde mi diye sürekli kontrol ediyorum. Mal doğru yüklendi mi, malın devamı var mı, eksik bir şey kaldı mı? En çok zorlandığım mail trafiği. Hangisi beni ilgilendiriyor, hangisi ilgilendirmiyor onu pek anlamıyorum. Tekrar tekrar sormaktan da korkuyorum aslında. Yöneticilerim sor çekinme diyor. Bu korku bana nasıl yerleşti bilmiyorum. Neden korkuyorum? Aslında korkacak bir şey yok. İletişim yeteneklerimin iyi olmasını isterdim.

            Bu işe dört elle sarıldım. Benim istediğim düzeyde bir kazancı var, altımda arabam, kendime ait bir masam. Hep istediğim bir iş. Eğer bu işi de başaramazsam o hiç sevmediğim beğenmediğim fabrikada asgari ücretle çalışmak zorunda kalacağım. Sabahın kör karanlığında çıkacağım evden. Tek vasfı makine açabilmek olan bir posta başı altında küfür kıyamet çalışmak zorunda kalacağım. Sigara içmek için mola saatini bekleyeceğim. Tuvalete gitmek için izin isteyeceğim. Hasta olduğumda yalvar yakar izin alacağım. Herkes sana vasıfsız gözüyle bakacak. Geçmişin, yaşantıların, tecrübelerinin hiçbir önemi yok. Değerin asgari ücret…

            Fabrika işçilerini asla küçümsemiyorum. Benim eleştirim patronların gördükleriydi. Patronlar böyle görüyor bu işçileri. Sınıfsal tartışma tabi ki başka bir yazının konusu. Türkiye’de ki fabrika işçisinin durumu bu.

            Belki de bu kadar büyüttüğüm için stres ve heyecan yapıyorumdur belli mi olur. Her şey düzgün gidiyordur belki de. Müdürüm “sen iyisin” demedi mi? Sorun yok o zaman. Her zaman ki kuruntularım işte. Kötü bir şey yok. Stresimi kontrol altına almaya çalıştığımda göreceğim ki her şey hallolacak.

            Borçlarım çok ileri düzeyde, ilk maaşımı şimdiden elli yere böldüm henüz daha maaşımı almadığım halde. Ay sonunu iple çekiyorum. Hatta asıla asıla ellerim nasırlanmış durumda. Hiç bu kadar borç yükü altına girmemiştim. Üniversitedeyken parasız kalıyordum ama onlar hiçbir şeymiş. O zamanlar ne kadar büyük deyip geceleri uykularım kaçıyordu. Stresten sakallarım dökülürdü. Öyle değilmiş demek ki. Oldum olası borçlardan korkmuşumdur. Borçlar da biter bir gün. Her şey yoluna girer, tek derdim para olsa şu an keşke diyorum.

            Bu sefer farklı olacak. (çok kez söylemiş olsam da) her şey hallolacak, düzelecek. Her şeyi akışına bırak Emirhan. İhtiyacın olan tek şey zaman. Zamanla her şey oturacak. İnanıyorum.

20 Eylül 2025 Cumartesi

Bir Kararın Ağırlığı

 


            Çok büyük bir karar aldım. Son bir buçuk- iki senedir hayatımda olan bir değişim yapmak zorundaydım. Normalde büyük kararlardan hep kaçmışımdır, asla böyle bir cendere altına girmem. Ama yapmak zorundaydım. Hayatımı baştan başa değiştirecek bir değişim… Çarem yoktu, bunu yapmak zorundaydım, aylardır düşünüyordum. Nihayet dün gece karar verdim. Zor bir karardı kesinlikle. Kararımı açıklarken çok korkuyordum, pişman olmaktan, ya doğru değilse demekten kendime sürekli sorup duruyordum. Ağzımdan yavaş yavaş çıkıverdi.

            Geçmişte dediğim gibi hep kaçmıştım. Ya da çok fevri şekilde birden verilen fikirlerle almıştım. Örneğin üniversite seçmek gibi. Hayatımın büyük bir dönüm noktasına iki dakikada karar vermiştim. Sigaraya başlamak da keza öyle elime tutuşturdular ve devam ettim. Önünü arkasını hiç düşünmüyorum genelde.

            Bu yazıyı neden yazıyorum onu da bilmiyorum. Af mı dilemek istiyorum, ya da içimi soğutmak mı, vicdanımı susturmak mı? Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak bunu biliyorum. Bugüne kadar yığınla kararlar aldım çoğu pişmanlıkla sonuçlandı aslında. Ama bu öyle olmayacak. Kararımın arkasındayım, pişman da olsam, kendimi de parçalasam her yetişkin insan gibi kararı açıkladıktan sonra arkasında durmak zorundayım.

            Kararımın kendisine iyi bir hayat diliyorum. Beni iyi hatırlamasını istiyorum. Tüm mutluluklar onun olsun.

17 Eylül 2025 Çarşamba

İstanbul: Cennetle Cehennem Arasında

 


            Üniversite zamanlarımda Bursa’yı çok severdim, gerçi hala seviyorum şehri avucumun içi gibi biliyorum. Bunu İstanbul için asla söyleyemem hala görmediğim yerleri var. Bursa’yı o kadar çok severdim ki oraya yerleşmeyi hep çok istemiştim. Nerde gezilir, nerde zenginler oturur, neresi varoşlardır, nerde trafik yoğundur hep bilirim. Çoğu yerine gittim. Yaklaşık olarak sekiz sene kaldım orada. Soranlara İstanbul’dan nefret ediyorum hiç sevmiyorum orayı buraya yerleştim diyordum. İstanbul’a dönünce bir şeyin farkına vardım…

            Ben Bursa’yı değil yalnız, kimseye hesap vermeden yaşamayı seviyormuşum. Eve girip çıkmam sorulmuyor istediğim saatte kalkıyorum, yatıyorum. Bunu seviyormuşum. İstanbul’a dönünce bu şehir ayrıymış gerçekten tekrar anladım. Yani insana özgürlüğü şehir mi verir yoksa yaşam tarzı mı? Benim yaşadıklarımı Bursalı, okumaya İstanbul’a gelen biri de yaşayabilirdi. 

           Netice itibariyle o kadar gelişmiş bir şehir ki İstanbul sevmemek elde değil. Her şey elinin altında Anadolu’nun her yerine çoğu şey burdan gidiyor. Gezilecek yerleri, otobüs ağları, raylı sistemleri tüm Anadolu şehirlerinden kat be kat ileride. Sadece tarihi yerleri gezip görmek için rahat bir-iki ay gerekli diye düşünüyorum. Tüm sektörlerde çalışma fırsatı yine bu şehirde. Gravürlerde bile İstanbul manzaraları nakşedilmiş, mesela bir Amasya yok.

            Ancak buranın da bıktırdığı alanlar yok değil. Trafik en büyük sorun. İşten yorgun argın çıkıp eve varmanız iyi ihtimalle bir saat sürüyor. Ayrıca aşırı derecede kalabalık. Yaya kaldırımında bile insan trafiği olabiliyor. Yoğun bir mülteci akını burada yine. Güvenlik sorunu had safhada, ıssız bir sokakta yürürken birinin sizi kesip kenara atması işten bile değil. İmar planları oldukça düzensiz, çarpık kentleşme oldukça fazla. Bunun gibi bir çok problem var.

            Ancak yine de cennet de burası cehennem de burası. Sabah vakti vapurun kıçında temiz hava, martıların sesi… Akşam vakti sıkış tepiş metrobüsün içinde eve dönmeye çalışmak… Tarihi yarımadada gezerken bir sürü uygarlığın buraya ayak bastığını bilmek onlara şahit olmak… arka sokaklarda serserilerin birinin parasını zorla gasp etmesi… Liste oldukça uzun tabi ki.

Babam 1974’de köyden çıkıp İstanbul’a yerleşmiş. Artık burayı bilmiş sadece. Eğer köyde kalsaydım cahillikten kırılır, mal davasına birbirimizi boğardık der sürekli. Bilgi burada görgü burada gerçekten de. Köyde sadece dedikodu ve kavga var. Bu şehirde, şehre karşı mücadeleden ve güzelliklerinden bazen buna fırsat kalmayabiliyor. İstanbul sevmeden yaşanmaz, ancak nefret etmeden de anlatılmaz.

13 Eylül 2025 Cumartesi

Yolda, Çarşıda, Hayatta: İnsan Hikâyeleri

 


            Bugün cumartesi olduğundan ben de havam değişsin diye ablamla alışverişe gittim. Her erkeğin başına geldiği oldu. Daha ikinci dakikada onun, o reyondan bu reyona koşmasına dayanamadım kendimi dışarı attım bir sigara yaktım. Bir yandan da sağa sola volta atıyordum. Sonra yaşlıca bir teyze geldi, merhaba oğlum deyip mağazanın önündeki boş gördüğü sandalyeye oturdu. Teyze dertli görünüyordu kendi kendine konuşuyordu. Belli ki dertleşmek istiyordu.

            Baştaki verdiği selama güvenerek yanına sokuldum sanki bana söylemiş üzerime alınmış gibi buyur teyze dedim. Teyze hazırda bekliyormuş ki hemen dökülüverdi. Üst komşusu varmış ve çocukları çok fazla gürültü yapıyormuş. “Migren hastasıyım evladım dayanamıyorum artık çok büyük zulüm oluyor artık” dedi. Birden kendimi tanımadığım biri hakkında dedikodu yaparken buldum. Anlattı, anlattı… Ben sadece haklısın, evet, doğrudur diyordum. Sadece teyzenin içini boşaltmasını bekliyordum.

            Sokakta yürürken tanımadığım insanlarla konuşmayı çok severim. Yeni hikayeler, yeni hayatlar duymak hoşuma gider. Üniversitede otostopla gezmemin bir sebebi de buydu, sürücülerle muhabbet sohbet etmek… Herkes doğruyu söylemeyedebilir. Misal konuştuğum kişi bir daha nereden göreceğim bunu diye hikaye de yazabilir. Ama bu da güzel bir nüans zira yepyeni bir hikaye çıkıyor bu sefer. Yerinde ve tadında palavra dinleyiciyi çok güzel sarabilir. Keyif verir yerinde olunca.

Erzurum’da Teyo Pehlivan diye bir karakter vardır. Efsaneleşmiş biridir, büyük palavracıdır. Bir gün Çin Seddi’nin inşaatında çalışmıştır, bir gün Hitler’in blitzkrieg’ine katılmıştır. Bir dönem fıkraları canlandıran bir programda Teyo Pehlivan, tiyatrocu Cumhur Saral tarafından hayat verilmiştir. Çoğu insan Teyo Pehlivan’ı bu program sayesinde yaratıldığını zannetse de çok eski bir karakterdir kendisi. Gerçekten de çok güzel hikayeleri vardır.

Bir gün yine otostoptayım, böyle karaktere sahip bir tırcı abiye rastladım. Adamın palavra sıktığına o kadar eminim ki. Ancak o kadar iyi konuşuyordu ki beni hipnoz etti adam. Yol boyu muhabbet ede ede ikişer paket sigara yaktık. Hatta gideceğim yerden vazgeçip adamın gideceği yere gittim. O kadar eğlendiğim başka yolculuk pek hatırlamıyorum. Bir gün kocaman tırla 150 km hızla giderken radara yakalanmış, bir gün sevkiyat amirini dövmüş, bir gün askerde komutana basmış küfrü. Liste o kadar uzun ki hangi birini anlatayım.

Kimseyi yalana teşvik etmiyorum elbette. Koca koca insanlar yalanın kötü bir şey olduğunu gayet iyi bilir sonuçta. Bu dediklerim insanları eğlendirmek için yapılan palavralar. Belki de palavralar, hayatın zor anlarına serpilmiş tuz biber gibidir. Sıkıcı günlerimize renk katar, bizi bir süreliğine dertlerimizden uzaklaştırır. Çünkü bazen bir teyzenin iç dökmesi, bazen de bir tırcının palavra dolu hikâyesi, insana en gerçek şeyden daha çok iyi gelebilir.

Yeni İş, Yeni Düzen

 



            Son bir haftadır yeniden bir işe girdiğimden mütevellit yazı yazmıyorum. Sebebi de eve gelip direkt yatağa geçip uyuyakalıyorum. Sonra uyanıp dişlerimi fırçalayıp duşa girip yeniden uyuyorum. Bu kadar yorulacak ne yapıyorum? Aslında hiçbir şey, sadece o kadar süredir işsiz kalmanın getirdiği ataleti atıyorum üzerimden. Erken kalktığım erken yattığım için şimdiye kadar ki uyku düzenimi değiştirmeye çalışıyorum.

            Yeni işim daha önce hiç yapmadığım bir iş. Ne çağrı merkezi ne mavi yaka bir iş. Yine bir gün telefonum çaldı. Arayan uzun zamandır görüşemediğim bir dostumdu. “Birader blogunun sıkı takipçisiyim, sana bir iş buldum seni şu çağrı merkezi döngüsünden kurtaralım artık” dedi. Bu sefer diğerleri gibi benden haber bekle gibi yaklaşmadı öğleden sonra falanca yere git dedi. Gittim konuştum iki saat içinde işe kabul edildim. Mutluluktan havalara uçuyordum. Kendisine nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum.

            Yaptığım iş tır sevkiyatı ayrıca ofis işleri. Gelen malların diğer tıra doğru aktarılmasını sağlıyorum. Bundan arta kalan zamanlarda da şirketin arabalarıyla ilgileniyorum. Ayrıca bankaya notere kargoya gidiyorum. Yani joker eleman sayılırım. Kırk yıl düşünsem ehliyetimin bir işe yarayacağını düşünmezdim. Kaldı ki çok iyi de araba kullandığım söylenemez. Ablama ait olan emektar bir Megane kullanıyordum ve sadece ona alışıktım. Geçenlerde bir komşumuz arabamı kullanır mısın falanca yere gidilecek dediğinde arabayı kullanamamıştım. Yine öyle bir şey olacak sandım ama çok şükür olmadı. Telaşımı bastırabiliyorum. Şimdiye kadar farklı iki araba kullandım daha da kullanacağa benziyorum.

            Her arabaya bindiğimde başıma bir hal gelmesin diye dua ede ede sakin sakin kullanıyorum. Ah! Bir de yol bilgim olsa mükemmel olacak. Her yere navigasyonla gitmek o kadar zulüm ki. Telefonu koyacak yer bulmak da zor. Benim arabamda sorun yok da farklı arabalarda zorlanıyorum.

            Bana tahsis edilen araba oldukça konforlu bir hafif ticari araç. O kadar keyifli ki kullanması dediğim gibi şimdiye kadar kullandığım Megane garibim kaldı. Ama o araç ilk göz ağrım tabi, onun yeri ayrı.

            Müdürüm çok yardımcı olmaya çalışan biri anlamadığım yığınla şeyi tekrar tekrar soruyorum. Hiç gocunmadan cevap veriyor. Ancak maalesef birkaç hafta sonra gidiyor kendisi yeni bir müdürümüz olacak. Pazartesi yeni müdürümüz gelecek, kendisini oldukça merak ediyorum. Nasıl birisi ketum mu, neşeli mi, agresif mi, sakin mi, hiç bilmiyoruz. Sadece rahat çalışacak biri olsa yeterli benim için.

            İşi anlamaya çalışıyorum hala belli nüansları anlamış değilim, müdürüm acele etme anlarsın diyor. Anlamak zorundayım kendisi gittiğinde dımdızlak kalmamak için hızlıca anlamam lazım. Hangi palet nereye, hangi liman, hangi konteyner yığınla bilgi var. Ek olacak sürekli tırcı abilerle konuşuyorum. Burada otostop zamanları onlarla yaptığım muhabbet oldukça işime yarıyor. Geldiklerinde bir sigara uzatıyorum “yolculuk nasıldı abi sakin ol acele etme” deyip oturtuyorum. Böylelikle rahatça yükleme boşaltma yapabiliyoruz.

            Tabi depo sorumlusu da oldukça yardım ediyor. Maalesef o da ay sonu işi bırakacak. Zaten benim işime yarayacak herkes işi bırakıyor. Bir an önce işi kavramam lazım. Ama bu sefer sakinim mutluyum işimi seviyorum. Kendimi geliştirmeye hevesliyim.

7 Eylül 2025 Pazar

Bir Açık Mektup: Sanal Şehrin Işıkları Altında

 


            Sevgili yazar dostum chicadelaluna sana bu açık mektubu yazmayı düşündüm. Senin  soruna bir cevap niteliğinde. Beni ciddiye alıp fikirlerime değer verip sorduğun için teşekkür ederim.

            Dijital çağdayız evet, bu çağ o kadar büyük ve karanlık bir orman gibi ki kaybolmamak elde değil. Animasyon seyretmeye bayılırım. Ablamla fırsat buldukça animasyon seyrederiz. Oldukça da güzel animasyon filmleri vardır. Onlardan bir tanesi konumuza benziyor biraz. “Oyun Bozan Ralph” Ralph eski bir oyun makinesinin kötü karakteridir. Bir gün yolu bir şekilde internete düşer. Filmde öyle güzel tasvir etmişlerdir ki oyun makinesini kasaba, interneti de şehre benzetmişlerdir.

            İşte tam anlatamasam da internet de buna benziyor. Kaos, yıkım, gerçeklikten uzakta, insanı içine çeken bir his. Koca koca binaları olan bir şehir. Köyden yeni gelmiş birisinin binaların birinin altında durup kafasını ahmakça kaldırıp binanın tepesine bakması gibi hissediyorum internetin içinde.

            İnternette kim haklı, kim haksız; kim doğru, kim yanlış bilmek çok zor. Bunun için bile teyit sayfaları kuruldu hatta. Bu bağlamda kendimi korumak çok zor. Kocaman bir tımarhane gibi. Herkes bir şey söylüyor artık kime inanırsanız. Birisi bir fotoğraf yüklüyor bakın bu benim dedem diyor. Ne kadar basit bir bilgi değil mi? Bunu bile araştırmak zorunda kalıyoruz bazen. Ben artık araştırmadan bilginin doğruluğuna inanmak istiyorum aslında.

            Misal sevgilinizden ayrıldınız duygusal boşluktasınız. İnstagramınızda mesaj kısmında “1” yazan bildirimi gördünüz hop bir iki muhabbet bir baktınız sevgili olmuşsunuz. Tatlı bir iki söz, iki iltifat…

            Akrabalarınızın olduğu bir kalabalıktasınız; dedikoducu halanız, dolandırıcı dayınız, sinsi kuzenleriniz vs. var. İnternetten bir şey göstereceksiniz birine pat diye önünüze kocaman penis büyütücü reklamı çıkıyor. Hadi bakalım al başına belayı. Anlat bakalım şimdi anlatabilir misin?

            Velhasıl-ı kelam, internetin zararlarını anlatacak, kendinizi böyle koruyun şöyle koruyun diyecek bir insan değilim elbette o hakimiyete sahip değilim. Sadece yoruldum sayfa sayfa bilgi kovalamaktan diyorum. Sanal dünya insanı çok yoran ancak bir o kadar yararlı bir şey ancak doğru kullanıldığında. Kısacası internetle kavga etmiyorum onunla barışık yaşamanın yollarını arıyorum.

Yılbaşı Manşetlerinden Türkiye’nin Hikâyesi

 



            Yine Milliyet Gazetesi arşivini karıştırıyordum. Dediğim gibi bunu çok sık yaparım. Bugünkü merak konum yılbaşı haberleriydi. Eskiden nasıl başlıklar atılırdı merak ettim. Karıştırmaya başladım. 1950’ lerde küçük bir kupüre yer verilirken 80’lerden sonra büyük manşetler atılır olmuş en son 2000’e girerken tam sayfa MİLENYUM manşeti atılmış.

            50, 60 ve 70’lerde o dönemin dilinin kullanılmasından kaynaklı mıdır bilinmez daha ciddi verilmiş yılbaşı haberleri. Meclis Başkanı Refik Koraltan’ın yeni yıl mesajı yayınlanmış. Cumhurbaşkanı, başbakan silsilesiyle devam etmiş. O dönemler daha bir ciddi ki tek önemli görülen haberler bunlar zira. 1980 askeri darbesinden sonra halk siyasetten uzaklaştırılmak istenmiş, siyasi haberlere sansür uygulanmış. O dönemde erotik ve magazinsel olaylara yönelmek zorunda kalmışlar. Çünkü verilecek siyasi haber yoktu çareyi magazinde buldular.

1999 Aralık ve Ocak 2000 gazetelerini incelediğimde 1999 Marmara Depremiyle allak bullak olan Türkiye geleceğe umutla bakmak istemiş. Her köşe yazarı yazılarında “2000 yılı Türkiye’nin yılı olsun. İyi güçlü bir ülke olalım umutluyuz” tarzında şeyler söylemiş. Çok gariptir bu her sene yapılmış. Sanırım bizim ülkemizde umut hiçbir zaman bitmemiş. “Ha gayret bu yıl olacak” denilmeye devam etmiş. Hala denilmeye devam ediyor. Bakalım hangi yıl bizim yılımız olacak. Zira oldukça sürünme durumundayız.

            Arşiv 2007’de son buluyor Doğan Medya da 2011’de satıldı tabi malum gazete gömlek değiştirdi. Şu anki hali aşikâr herkesçe. Doğan Medya zamanı tamamen seküler kısma hizmet ederken, şimdi dediğim gibi. Tabi yılbaşı haberleri de buna göre değişiyor. Mayolu kızlar boy boy fotoğraf verip “mutlu yıllar” derken şu anda arşivde olmasa da elimize Milliyet Gazetesi’ni aldığınızda nasıl haberlerle karşılaştığınızı biliyorsunuz.

          Gidişatımız ne gösterecek, kötü düşüncelerim var lakin burada açık etmek istemiyorum. Gerçekten oldukça korkuyorum. Laik devlet anlayışının gün gün azalması gerçekten korkutuyor. Cumhurbaşkanlarının her sene verdikleri demeçlerde “Türkiye demokrasisinin ileri gideceği bir yıl olmasını diliyorum” demeçleri boşunaymış demek ki dedirtiyor insana.

            Umut her yıl erteleniyor ama bizi ayakta tutan bu zehirli umut azalmıyor asla.

6 Eylül 2025 Cumartesi

Sessiz Bilge

 


            Ben evin salonunda, kitaplığın en üst rafında duran bir ansiklopediyim. İsmim de çok havalıdır: Rehber ansiklopedisi. Hem de tamı tamına 10 cilt! 80’lerde basıldım ancak o dönemde kuşe kağıda basılan nadir ansiklopedilerdenim. Ciltlerim o döneme göre parıl parıl parlıyordu. İlk yıllarımda okul çağındaki çocuklar, evin büyükleri bana başvururdu. Çocuklar dönem ödevlerini benimle beraber yapardı. Son on beş senedir hiç hiç el sürülmedim ama. O biraz beni yıpratmıyor değil, işe yaramadığımı hissediyorum bazen.

            Ara sıra Mehmet’i elinde telefonla görüyorum. Bayağı elde gezilebilen kablosuz bir telefon bu! Alexander Graham Bell 1876’da telefonu icat ettiğinden beri telefonlar kablolu. Nasıl böyle bir şey olabiliyor hayret ediyorum. Tabi Graham Bell sesi kablodan nasıl götürdü o da ayrı bir muamma tabi. İnternet diye bir şeyden bahsediyorlar her şeyi ona soruyorlar herhalde benden daha kalın bir ansiklopedi olabilir. Böyle elli cilt falan olması lazım. Kıskanmıyor değilim gerçi nerde saklıyorlar onu yer bulamazlar ki.

            Dönem ödevlerinin kahramanı bendim dediğim gibi. Başka kaynaklar olsun diye çocuklar başka ansiklopediler de koyardı masaya sonra onların arasında kaybolur kafasını gömerdi. Bir bana bir başka kitaba baka baka yapardı. İnce başlıklı pilot kalemle yazarlardı bir de tabi. Çizgisiz kağıdın altına kılavuz olsun diye koydukları çizgili kağıt da cabası.

            Halbuki o kadar çok bilgiye sahibim ki. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Jimmy Carter, Georgia da doğmuştur. Hala dünya siyasetine yön veriyor. Onun baş düşmanı Sovyetler Birliği yani SSCB Yuri Gagarin’i uzaya göndermiş. Sovyetler çok büyük bir devlet gerçekten insanlık durdukça bu devlet gücü sağlam duracağına eminim. İnsanları uzaya gönderebilen kaç devlet var ki sanki biri SSCB biri ABD ikisi de süper güç devlet.

            Dünya o kadar kalabalık ki tamı tamına 4 milyar nüfusu var hayret verici bir şey. Zira 4 milyar insan bu dünyaya nasıl sığıyor aklım almıyor. Bu kadar insan nasıl besleniyor nasıl kaynaklar eksilmiyor bilmiyorum. İnsanlık herhalde daha fazla kalabalığı kaldırmaz. Bu son radde olmalı bence. Hele hele büyük metropol İstanbul’un nüfusu 4 milyonu geçti bu kadar trafik varken bu nüfus çok boğucu olmalı.

            Geçenlerde ev sakinleri konuşurlarken “Google’ ye sor” dedi biri. O kim acaba? Yeni taşınan komşu olabilir. Çok bilgili ki bana gelme ihtiyacı duymadılar. Halbuki o bilgi bende vardı. Soru “Kaç cumhurbaşkanımız oldu” idi. Elbette Kenan Evren ile birlikte yedi cumhurbaşkanımız var. Çok basit bir soruydu. Neden Google’ ye sorma ihtiyacı duydular ki?

            Bunca bilgim var bana bakmıyorlar artık bu çok üzüyor gerçekten. Ne yapabilirim onu da bilmiyorum. bağırsam, seslensem desem gelin burada çok bilgim var. Bırakın komşu Google’ yi bırakın. Açın kuşe kağıtlı parlak sayfalarımı gözünüz şenlensin biraz.

4 Eylül 2025 Perşembe

Başlangıç ve Bitiş Aynı Telefon Ucunda

 


            Bir telefon ile gelen iş yine bir telefon ile yine sona erdi. Ne kadar çabuk oldu değil mi? İşe giriş sürecimi anlatmıştım daha bir hafta oldu ve iş bakın gene işsizim. Mesaim evde devam ediyordu bitmesine bir saatten fazla vardı. Bitsin diye beklerken bitti gerçekten de bir telefon geldi “Emirhan Bey ben kalite sorumlusu bla bla işte performansınız düşük falan” bilindik şeyler işte. Eşyalarımı yarın teslim edeceğim.

            Bir haftada nasıl performansıma karar verdiler anlamış değilim. Tabi tecrübeli insanlar çok fazla görmüş geçirmişlerdir elbette. Ancak bir haftada kalemimin kırılması üzücü. Çok hayal kurmuştum. Odamın birkaç eşyasını yenileyecektim. Emektar, artık bataryası kafam kadar şişkin olan telefonumu değiştirecektim, faturalarımı ödeyebilecektim. Tüm hayallerim yine sona erdi.

            Neyi beceremiyorum diye soruyorum kendime sürekli. Gerçi bir önceki yazımda birazz bahsetmiştim. Ancak çabaladığımı da hissediyorum. Asla tembellik etmiyorum, acaba doğru işi mi bulamadım? Benim yapabileceğim iş nedir acaba? Bir sürü soru var aklımda.

            Yavaş yavaş alışıyordum bir haftada biraz düzen oturtturmuştum aslında. Erken kalkıyordum, ilaçlarımı aksatmıyordum, günün yorgunluğuyla erken yatıyordum. Çay bile uykumu kaçırmıyordu.

            Yine bunalıma gireceğim diye korkuyorum aslında. Bu da bir çözüm değil. Keşke elimde bir sihirli değnek olsa hayatımı komple değiştirebilsem. Tabi bu peri masallarında olur ancak. Külkedisi bal kabağını getirir, peri anne dokunur kocaman bir araba olur. Benim kendime ait kabağım dahi yok.

            Yazıyı buraya koymakla koymamak arasında gidip geliyorum aslında. Ancak yine de koydum. Burası herkese açık bir günlüğüm. İstemiyor muydun Emirhan, herkes hissettiklerini bilse keşke diye. Kim okuyor bilmiyorum sadece yazıyorum.

1 Eylül 2025 Pazartesi

Hırs, Korku ve Biraz Umut

 



            Yeni işimde pek huzurlu olduğum söylenemez. Mola verdiğimde acaba bir şey derler mi, yeterince arama yaptım mı, iyi mi konuşuyorum kötü mü konuşuyorum bilmediğim için sürekli diken üstündeyim. Evden çalışma evresine geçtim sürekli arama yapma ihtiyacı hissediyorum yeterince aramadığımı düşünüyorum sürekli öğle molasına çıktığımda acaba takım lideri aradı mı diye telefonuma bakıyorum. Acaba çok mu uzun tuttum diye sürekli saatime bakıyorum.

            Kesinlikle sürekli bir baskı yok bu benim eski tecrübelerimden kaynaklı bir şey. Eski çalıştığım yerlerde sürekli yukarıda saydığım şeylerden sorun yaşadığım için burada da diken üstündeyim. Acaba ne zaman çıkaracaklar diye korku içindeyim. Yeteri kadar performans gösteriyor muyum bilmiyorum.

            İlk çağrı merkezi deneyimimde gerçekten travmatik bir iş yeriydi. Mola süremiz oldukça kısıtlıydı. Arkadaşlarımızla manyak olmuştuk artık. Sistemimizde mola tuşlayıp koştur koştur sigaraya inerdik hızlı hızlı sigara içip yine koştur koştur bilgisayarın başına gelirdik. Bir dakika aşmışsak takım liderinin hışmına uğrardık. Hâlâ daha o kadar yıl geçmesine rağmen sigaramı küllüğe koyamam elimde tutar hızlı içerim.

            Sadece bunlarla da sınırlı değildi yoğun bir mobbing de vardı. en ufak hatamızda “toplantı tuşla Emirhan yanıma gel” dendiğinde elim ayağım boşalırdı kim bilir gene ne oldu derdim. Gene aynı şekilde burada ki iş yerimde takım liderimiz aynısını söylediğinde gene elim ayağım boşalıyor garibim takım liderinin hiçbir şeyden haberi yok. “Nasıl gidiyor onu öğrenmek istedim” deyince içimden gülüyorum.

            İşimi kaybetmekten oldukça korkuyorum. “Olmadı Emirhan, şu an işimize yaramıyorsun, yapamıyorsun” lafını duyacağım diye ödüm kopuyor. Bu işimi çok sevdim zira oldukça rahat bir iş pek bir stresi yok. Mesafe sadece tek sorun ama haftada bir gün gidiyorum. O kadar da olsun artık.

            Her gün aynada kendime “yapabilirsin” demek de pek bir işe yaradığı söylenemez. Umudum gün gün eriyor. Baştan beri gerginim, bu da uzun süredir işsizliğimden kaynaklı diye düşünüyorum. Nasıl ilerlerim bilmiyorum takım liderini can kulağıyla dinliyorum bazen bana ödev veriyor akşam bunu yap dediğinde vakit kaybetmeden yapıyorum. Çok istiyorum bu işi yapmayı çünkü. Çabaladığımı görsün istiyorum. Tabi o oldukça tecrübeli bir hanımefendi çok iyi biliyordur bunu.

            Hırslanmak istiyorum, gerçekten hırs bende çok olmayan bir şey ama hırslanmaya çalışıyorum. Diğer ekip arkadaşlarımın yaptıkları beni hırslandırıyor. Ancak bazen de moralimi bozuyor. Kötü algılanmasın kıskançlıktan değil onlar yaptı kapasitesi var ben yapamıyorum diye bir moral bozukluğu.

            Yardım alabileceğim pek kimse yok. Şunu yaparsan işe yarar diyecek birinden bahsediyorum. Takım liderimiz oldukça yardım ediyor. Dediğim gibi can kulağıyla dinliyorum ancak bu işler teoriyle olacak şeyler değil tabi.

            Keşke biri beynimi açsa bana özgüven, hazır cevaplık, canlı konuşma yükleyebilse. Tabi bunlar mümkün değil. Sadece çok isterdim diyorum. Yardıma çok ihtiyacım var onu biliyorum. Oldum olası bu satış işlerini beceremedim. Olacağını düşünüyorum aslında tahsilatçılık da yapamıyordum eğittiler oldum bir buçuk sene yaptım. Gene sabırla eğitebilseler vakitleri olsa diyorum. Çalışmak çok istiyorum, işimi seviyorum.

Notalara Saklanmış Hikâyeler

 İyi şarkı dinlemeye bayılırım. Şarkı dinlemek benim için yemek yemek, su içmek gibidir. Şarkı dinlerken sözleri anlamaya çalışır, notaları ...