✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram
günlük hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2026 Salı

Rutinle Yaşamak



    Son birkaç haftadır o kadar çok rutine bağladım ki hayatımı: işe git, eve gel, yemek ye, yat… Sabah uyan, işe git… Aynı döngü. Aslında aylardır bu döngüyü istiyordum. Hep bunun hayalini kurmuştum. Her zaman da söylerdim: “Rutin iyidir arkadaş, insanı hayata bağlar.” Bilmem ki o laftan da mı sıkıldım.

    Hâlâ rutinimi seviyorum aslında. İnsanın belli bir döngüye girmesi bence iyi bir şey. Seni gereksiz düşüncelerden ve hareketlerden koruyor. Farz-ı misal altı ay önce böyle bir rutine sahip değildim ve odamda duvarlarla konuşur olmuştum. Zaten burayı açma fikri de o zaman filizlenmişti. Sağımdaki duvara dönüp “ne bakıyorsun” deyip solumdaki duvara sağımdaki duvarı şikâyet ediyordum. Etrafımdaki insanlarla sadece iş bulmayı konuşuyordum. O zamanlarda günlük rutinim bu hâle gelmişti.

    Şimdilerde aşırı sıradanım. Dediğim gibi bu beni memnun ediyor. Rutinim dışında gelişen bir harcama, bir hareket, bir olay beni rahatsız etmeye başladı. Hoş, rutin de rahatsız etmeye başladı. Zira yazılarımda geniş aralıklar çıkmaya başladı. Gerçi bunun birkaç sebebi olabilir. Başlarda bir hevesle yazdığım yoğun yazılar artık çıkmaz oldu. Yazacak şey de mi kalmadı?

    Tolstoy’un İnsan Ne İle Yaşar kitabına karşılık ben de “İnsan Ne İçin Yaşar?” demek istiyorum aslında. Kitabın içeriğiyle alakası yok yazdıklarımın, sadece isim benzetmesi yaptım. Günümüzde insanlar —aslında biraz kendim için konuşuyorum— para, emek ve yaşama içgüdüsü üçgeninde yaşıyor. Bildiklerimizi tekrar etmeyeceğim. Hayatta kalmaya oynuyoruz yani.

    Sabah güneşin doğumuna şahit olup akşam batmasına şahit olmak kadar büyük bir nimet yok aslında. Yaşıyoruz yani, nefes alıyoruz. Hayata bir şekilde tutunuyoruz. Ama sürünüyoruz, ama yerlerdeyiz… İyi bir hayat sürmüyoruz. “Şükür edin” demeyeceğim asla. Şükür bile lüks oldu.

    Aylardır aradığım rutinime kavuşmuş olarak, rutinimden sıkıldığımı itiraf etmek istiyorum. Elbette sıkılmak da hakkım. Ancak bu rutine sahip olmadığımda yaşadığım buhran çok acıydı. Bunun için rutinime sımsıkı sarılıyorum. Bu rutin beni hayatta tutan.

    Ay sonu kredi kartımın borcunu ödeyebilme gücü beni hayatta tutan.

    Garip gelecektir aslında. Mantıksız konuştuğumu düşünebilirsiniz. Ancak en azından borç bir amaç veriyor insana. Bunu demek istiyorum.

    Hayata dair yeni amaçlar, büyük hedefler, değişik zevkler değil derdim. Eskiden yazdığım bir yazıya itafen; kariyer değil, sigara parama çalışmak… Arkadaşlarıma kahve ısmarlamak beni mutlu ediyor.

11 Ocak 2026 Pazar

Bazı Alışkanlıklar Sessizce Eskir


    

     Normalde evde oturup tembellik etmeyi çok severim. Ama bugün ne olduysa kabıma sığamadım; duvarlar bana dar geldi. En çok yaptığım şey olan YouTube’dan video izlemek bile tatmin etmedi. Dışarı da atamadım kendimi, zira yağmur hiç durmuyordu. Ben de müzik dinleyip biraz oyun oynadım. Sürekli yaptığım şeylerden zevk almamak tuhaf bir his bıraktı içimde.

    Bu alışkanlığı üniversite yıllarında kazanmıştım. O zamanlar tuşlu telefonumun YouTube’a girebildiğini keşfetmiştim. Kısıtlı internetimle 144p videolar izliyordum. Seri hâlindeki oyun videolarını, yatağa uzanıp dizi izler gibi izlerdim. Yurtta yapacak başka bir şey de yoktu zaten.

    Sonra bir bilgisayar almıştım. Garibim, açılması beş dakika sürerdi. Güç düğmesine basar, lavaboya gider, bir şeyler atıştırır; döndüğümde hâlâ açılıyor olurdu. O zamana göre de kötü bir bilgisayardı ama işimi görüyordu. Ödevlerimi, araştırmalarımı, videoları hep onunla hallettim. On sene boyunca bana hizmet etti o emektar. Sonraları akıllı telefonlar iyice akıllandı, bilgisayar ikinci plana düştü.

    Kullandığım her bilgisayar, kendi dönemine göre bile zayıftı; sonuncusunu alana kadar. İlk bilgisayarımda çocuk aklıyla hep iyi cihazlara sahip insanları kıskanırdım. O dönemin oyunları ortalama sistemlerde de çalıştığı için ayarları düşürüp yine de oynayabiliyordum. Ama oyun sektörü endüstrileşip hız kazanınca bu anlayıştan vazgeçildi. Artık neredeyse her yeni oyun, yeni bir bilgisayar istiyordu.

    GTA Vice City diye bir oyun vardı ki evlere şenlik. Ana karakter Tommy Vercetti ile araba, motor, ambulans; hatta tank ve uçak bile sürebiliyordunuz. Her türlü ateşli silahı, hiç eğitim almadan, hedef şaşırmadan kullanabiliyordu. Ama denizde su biraz boyunu geçince boğulan bir karakterdi. Buna rağmen insanlar bu oyuna âşık olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam 2002’de çıkan oyun, selefi GTA 3’e fark atarak dönemine damga vurmuştu.

    Oyunu ilk açtığımda ekrandan taşan neon renkler, palmiye ağaçları ve 80’ler müzikleri beni başka bir yere götürmüştü. Vice City sadece bir oyun değildi; kaçabildiğim bir şehir gibiydi. Bilgisayarım çoğu zaman zorlanır, bazen kasardı ama ben yine de saatlerce o şehirde dolaşırdım. Görev yapmasam bile, sadece arabaya binip radyoyu açarak dolaşmak yetiyordu.

    Vice City’de beni asıl etkileyen şey özgürlük hissiydi. Kimse bana “şuraya git, bunu yapmazsan oyun ilerlemez” demiyordu. İster görev yapar, ister sahilde dolaşır, ister bir motosiklet bulup haritanın bir ucundan öbür ucuna sürerdim. Bugünkü oyunlar daha büyük, daha gerçekçi ama bir o kadar da yorucu. Eskiden oyun açmak dinlenmekti; şimdi çoğu zaman ikinci bir iş gibi geliyor.

    İşte böylesine mükemmel bir oyun bile orta segment bir bilgisayarda oynanabiliyordu. Oyunculardan bunu aldılar. Şimdilerde şirketler sanki “biz bunu çıkardık, oynamak zorundasınız” der gibi davranıyor.

    Kendimi bir oyuncu olarak görmüyorum elbette. Elimdeki bilgisayarı haftada bir açıp biraz müzik dinliyor, birkaç satır yazıyor ve sonraki haftaya kadar kapatıyorum. Ama bugün fark ettim ki, eskiden beni oyalayan şeyler artık yetmiyor. Belki sorun oyunlarda, belki bende. Ya da sadece bazı alışkanlıklar, sessizce eskimiştir.

29 Kasım 2025 Cumartesi

Dikiz Aynasından Hayat Okumaları

 


Her gün işim gereği trafikteyim. Yoğun akışın içinde boğuşuyor, bazen saatlerce aynı şeritte sıkışıp kalıyorum. Sıkılmamak için –biraz da merakımdan– çevremdeki arabaları ve insanların hâllerini izlerim. Kimi camlarını tamamen açıp son ses müzik dinler. Çaldıkları şarkıya göre karakter analizi yapmaya çalışırım. Ne kadar doğru sonuç verir? Tartışılır. Elbette rock dinleyen neşelidir, türkü dinleyen suskundur diye bir genelleme yapmak mümkün değil.

Eğer bir araba beş dakikadan fazla peşimde aynı hızla gidiyorsa, ister istemez dikiz aynasından sürücüye ve yanındaki yolcuya bakarım. Sohbetlerini tahmin etmeye, sosyal hayatlarıyla ilgili küçük kafayı yorucu senaryolar kurmaya başlarım. Biliyorum, bu biraz “manyaklık” sayılabilir. Ama bana yazacak malzeme de çıkıyor işte. Mesela, iki kişi sakin sakin konuşuyorsa “Bunlar evlidir ama uzun yıllar geçmiş,” diyorum.

Trafikte sıkışıp kalmak zaten yeterince sıkıcı bir şey. İnsanların tepkilerine bakıyorum. Sürekli oflayıp puflayan varsa bir yere yetişmeye çalışıyordur. “Belki iş görüşmesine geç kaldı,” diyorum. “Belki de patronuyla kavga etti, kafasında plan yapıyor… Kim bilir, belki onu öldürmeyi bile düşünüyordur,” diye kendi kendime saçmalıyorum.

“Herkesin tenceresi kapalı kaynar” diye bir atasözümüz vardır. Karşımızdakinin ne düşündüğünü asla bilemeyiz. Benim tüm gözlemlerim sadece varsayım; tamamen uydurduğum hikâyeler… Gözlerinin içi gülen biri, sen fark etmeden hakkınla ilgili kötü planlar yapabilir. Sana kayıtsız görünen biri içten içe sana hayran olabilir. Ya da seninle ilgili tereddütlerini söylemeye cesaret edemeyebilir.

Hayatta çoğumuza sorulan meşhur bir soru vardır: “Özel bir gücün olsa ne isterdin?” Kimisi uçmak ister, kimisi görünmez olmak, kimisi lazer göz… Ben hep aynı cevabı verirdim: insanların zihinlerini okuyabilmek. Benimle ilgili ne düşünüyorlar, neden düşünüyorlar? Bunları öğrenmek isterdim. Benimle ilgili konuşulan her şeyi bilmek isterdim. Ama sonra aklıma şu söz geliyor: “Cahillik mutluluktur.” Belki de bazı şeyleri bilmemek bizi gereksiz yüklerden korur. Tıpkı öleceğimiz günü bilmemek gibi. Yüce yaratıcı bunun faydalı olacağını düşünseydi, elbet bize bu yeteneği verirdi.

Sonuçta bunların hepsi birer varsayım. Bu yazıda da sadece hayalleri konuştuk. Hayal kurmak… Gözlem yaparken bile hayal kurmak… Bunlar beni en çok mutlu eden şeylerden. Bu özelliğimi hep sevdim, hep de seveceğim.

 

Konuşmayı Beceremeyen Birinin Yazıları

  Saatlerdir boş ekrana bakıp duruyorum. Bu sefer yine “Şöyle girme şu yazılara.” diyorum kendi kendime. Yazmaya değer hiçbir şey bulamadım ...