Bugünlerde oldukça huzursuz hissediyorum. Gerçekten somut bir sebebi de yok. İşim iyi gidiyor. Hayatıma yavaş yavaş çeki düzen veriyorum. Her şey yolunda gibi… Ama sanki bir şey eksik.
Sanki aracınla ilerliyorsun; motor çalışıyor, yol açık, direksiyon elinde. Ama bir yerlerden belli belirsiz “tık tık” sesleri geliyor. Yol boyunca kafan o seste. “Acaba motoru ne zaman elime alacağım?” korkusu eşlik ediyor sana. Gideceğin yere değil, çıkacak arızaya odaklanıyorsun.
Bu hissi tanıyorum. Boğazımda bir yumru gibi. İstemeden yukarı doğru çıkıyor, ağzımdan “of” diye dökülüyor. Oradan gözlerime yürüyor. Yer çekimine karışsa, gözyaşı olarak süzülecek. Sanırım henüz o kadar dolmadım.
Ama contası gevşemiş bir musluğun altındaki büyük kova gibiyim. Damla damla doluyorum. Hacmim var, evet; uzun sürecek belki. Ama doluyorum.
Bütçesel sıkıntılar hep vardı. Fakat derdimin tamamı bu değil. Asıl mesele şu: Derdim ne, onu da tam bilmiyorum. Belirsizlik beni oldum olası gerer. Belki de bu huzursuzluğun sebebi budur. Bazen “dert mi arıyorum?” diyorum kendime. Ama hayır… Bu başka bir şey.
Her an bir şey olacakmış hissi. İşte bu tüketiyor insanı.
Kendime sürekli telkin veriyorum:
“Emirhan, bu günler geçecek. Her yokuşun bir inişi vardır.”
Ama bu yokuş, İstanbul’da Kağıthane yokuşları gibi. Bitmiyor.
Çocukken kar yağdığında —ki artık pek yağmıyor— evden fırın tepsisini gizlice alırdık. Annelerimizin arkamızdan “Eve gelince sorarım sana!” seslerini duyup koşa koşa yokuşun başına çıkardık. Tepsiyi yere koyar, sanki Uludağ’da kayak yapıyormuş gibi birkaç saniyelik o inişte dünyayı unuturdik. O birkaç saniyeye koca hayaller sığdırırdık.
İşte şimdi o inişi hayal ediyorum.
Yokuştan inerken nasıl rahatlayacaksam… Soğuktan yanakları pembe, elleri buz kesmiş ama yine de inatla tekrar yokuşun başına çıkan çocuk gibi… Ben de ineceğim o yokuşu.
Ve belki o zaman, o “tık tık” sesi de susacak.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder