✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram
KaldığımYerdenYazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KaldığımYerdenYazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2026 Pazartesi

Kazananların Yazdığı Tarih




 Tarih o kadar ilginç bir alandır ki asla tamamen kesin değildir. Aslında bunu söylediğim için “bilim” demek yanlış mı olur bilmiyorum; bazı hocalarımız bilim olarak kabul ediyor. Bilim genelde deney ve gözlem üzerine kurulur, tarih ise bunu her zaman aynı şekilde yapamaz. Bu yüzden “bilim midir değil midir” kısmı biraz tartışmalıdır, karar merci ben değilim elbette.

Kesin değil derken şunu kastediyorum: Elinize bir sikke geçiyor, diyorsunuz ki bu falanca dönemin filanca hükümdarı. Tamam, buraya kadar. Sonra yorum yapıyorsunuz: bu hükümdar bu devletin yöneticisiydi. Bundan eski sikke yok. “Demek ki ilk hükümdar bu” diyorsunuz. Buna göre yazılar yazılıyor, dersler anlatılıyor, müfredat oluşturuluyor. Sonra aradan yıllar geçiyor, başka bir kazıda ummadığın bir yerde bir sikke daha çıkıyor, hop her şey yeniden tartışmaya açılıyor…

Tarihi hep güçlüler yazmıştır, hem de. Zira bugün ilkokullarda panolarda asılı olan “tarih çağları” çizelgesi vardır. Herkes bilir onu. Taş, Tunç, Demir… sonra yazının icadıyla İlk Çağ başlar, Kavimler Göçü ile biter, Avrupa’ya göçen “barbar” kavimler Batı Roma İmparatorluğu’nu yıkar. Orta Çağ yine Avrupa’da başlar ve Rönesans ile biter. Yeni Çağ da Fransız Devrimi ile sona erer. Görüldüğü gibi sürekli Avrupa merkezli bir tarih anlayışı vardır. Yukarıda bahsettiğim gibi tarih tamamen kesin bir sistem olsaydı, böyle farklı yorumlar ortaya çıkar mıydı?

Geçmişte hükümdarlar, iktidarlarını meşrulaştırmak için tarihi kullanırdı. Türlü menkıbeler, güçlü büyük atalar, “karnından çınar ağacı çıkan dedeler”… Tarih birçok kez propaganda aracı olarak kullanıldı.

Bir örnek daha vermek istiyorum. Bugün tüm dünya Nazi Almanyası ve Hitler denilince tüyleri diken diken oluyor. İnsanlar genelde büyük bir nefretle yaklaşıyor. Yahudilere yapılanlar, zorunlu göçler, katliamlar… Eğer savaşı Mihver Devletler kazansaydı nasıl bir tarih okurduk acaba? Elbette tarih “acaba”larla yazılmaz. Ama bir düşünün; Holokost bugün çok daha farklı, belki de çok daha cılız anlatılırdı.

O kadar uzağa gitmeyelim. Sözde Ermeni meselesine gelelim. Osmanlı Devleti yorgun, zayıf ve son gücüyle ayakta kalmaya çalışıyordu. Böyle bir ortamda Tehcir Kanunu çıkarıldı ve Ermeniler zorunlu göçe tabi tutuldu. Bugün dünya genelinde “Türkler Ermenileri kırdı” diyenler var. Biz de “biz yapmadık” diyoruz. Tarih burada kesin bir hüküm vermiyor gibi duruyor. Neticede iki ucu boklu değnek zor bir mesele. Varın siz düşünün.

23 Nisan 2026 Perşembe

Bir Paylaşım Kadar Duyarlıyız



 İnsanlar duyarlı olabilir, olmalılar da zaten. Ancak Türkiye’de duyarlı olmak, çoğu zaman sosyal medyada önceden hazırlanmış slogan sözler ve görseller içeren paylaşımlar yapmakla sınırlı kalıyor. Elbette sosyal medyanın gücü yadsınamaz. Elbette yeterli kitle, yeterli baskıyı oluşturduğunda bir şeyler değişebiliyor bazen. Ancak bazen…

Başka ülkelerde hükümetleri düşürebilecek, kabineleri istifaya zorlayabilecek türden olaylar Türkiye’de yaşandığında; belli bir kesim birkaç hikâye paylaşır, hashtagler oluşturulur ve mesele unutulur gider. Özgecan Aslan cinayetini kaçımız hatırlıyoruz? Ya da Narin cinayetini?

Sosyal medya belki de en çok Gezi Parkı olayları sırasında etkili oldu. İnsanlar Twitter üzerinden örgütlenmiş, sokaklar dolmuş, gösteriler günlerce, haftalarca sürmüştü. Günümüze daha yakın sayılabilecek bir örnek ise Saraçhane gösterileriydi. Yine sosyal medya üzerinden bir örgütlenme vardı ancak birkaç gün sürdü ve Gezi Parkı kadar geniş bir kitleye ulaşamadı. Paylaşımlar yapıldı, hashtagler havalarda uçuştu. Ama hükümet düşmedi, kimse istifa etmedi. Elbette o dönem ile bugün arasında pek çok değişken var. Muhalefet partilerinin tavrı, toplumsal hava, hatta dönemin ruhu bile birer etken sayılabilir.

Netice itibarıyla paylaşanlar paylaştığıyla kaldı, hapis yatan hâlâ hapiste. Elbette “paylaşım yapılmasın” demiyorum. Sadece diyorum ki; belki yüzde biri işe yarıyor. Her sene “23 Nisan kutlu olsun”, “1 Mayıs kutlu olsun” diye paylaşmak bir şey değiştirmiyor. Atatürk’ün sigarasını derin derin çektiği bir fotoğrafı paylaşmak da, Karl Marx’ın Komünist Manifesto’sundan alıntı yapmak da devrimi getirmiyor.

Instagram’a giriyorsun, ardından galerine girip süslü bir iki cümle yazılmış bir görsel buluyorsun. O an bir heyecan geliyor; bunu paylaşırsam sanki bir şeyler değişecekmiş gibi hissedip “paylaş” butonuna basıyorsun. Peki ne değişiyor? Hiçbir şey… Dijital bir ayak izi daha.

Belki bu yazdıklarım baştan aşağı yanlıştır. Ben bir kanaat önderi değilim. Fikirlerim de öyle çok önemli değil. Sadece içimi döküyorum.

Bu paylaşımlar insanın içini bir nebze olsun rahatlatıyor, bunu inkâr edemem. Ülke bir çıkmazın içine sürüklenmiş, değerler aşınmış, saygı duyduğumuz pek çok şeyin içi boşaltılmış durumda. İnsanlar belki de “birine dokunurum” umuduyla paylaşıyor. Bu da yadsınamaz.

Bir gün bu paylaşımlara ihtiyaç duymayacağımız günlere dönebilmek ümidiyle, bu yazıya da noktayı koyuyorum.

15 Şubat 2026 Pazar

Sabrın İnce Çizgisi




 Siz hiç olmayacak bir şeyi beklediniz mi? Saatlerce, günlerce… Hep bir umutla…

Mesai saatindeki işçi çıkış saatini bekler. Okuldaki öğrenci teneffüs zilini. Asker tezkeresini… Herkes bir şeyleri bekler sürekli.

Borcu olan aylarca çalışır, son taksidini yatırmayı bekler. Günlerce, aylarca, belki yıllarca… Uykularında bile o borç rüyalarına girer.
Âşık, maşukuyla buluşma saatini bekler. Saniyeleri sayar. Geçmez o dakikalar. Buluşma yerinde dikilir, bekler. Derken sevgili uzaktan görünür; tatlı bir tebessümle, gülücükler saça saça… Adımlarını ona çevirirsin. Hızlanırsın. Bir an önce kavuşmak için. Ve sonunda kavuşma gerçekleşir. Sanki iki cihan bir araya gelmiştir.

Beklemekten nefret eden biri olarak beklemeyi anlatmak istedim. Hayır, romantik bir yazı olmayacak bu.

Misal biriyle sözleşmişsinizdir. Hazırlanmış, heyecanla buluşma yerine gitmişsinizdir. Artık iletişim çağındayız; yıllar öncesi gibi mektupla “Falanca yerdeki heykelin orada saat tam şurada bekle” demenin manası yok. Telefon titreşir:
“Abi ben şimdi evden çıktım.”
O an kan beynine sıçrar.

Anlayabiliyorum elbette. İstanbul gibi bir yerde hiçbir plan tam tutmaz. Aceleniz vardır, geç kalmışsınızdır. Trafikte giderken önünüze bir trafik lambası çıkar ve yarın yokmuşçasına kırmızı yanar. O birkaç saniyelik bekleyişte insan kendi kendini yer bitirir.

Beklemeye çok müsait bir şehir İstanbul gerçekten…
Biraz insaf İstanbul.
Çok yorulduk.

11 Şubat 2026 Çarşamba

Bitmeyen Yokuş



 Bugünlerde oldukça huzursuz hissediyorum. Gerçekten somut bir sebebi de yok. İşim iyi gidiyor. Hayatıma yavaş yavaş çeki düzen veriyorum. Her şey yolunda gibi… Ama sanki bir şey eksik.

Sanki aracınla ilerliyorsun; motor çalışıyor, yol açık, direksiyon elinde. Ama bir yerlerden belli belirsiz “tık tık” sesleri geliyor. Yol boyunca kafan o seste. “Acaba motoru ne zaman elime alacağım?” korkusu eşlik ediyor sana. Gideceğin yere değil, çıkacak arızaya odaklanıyorsun.

Bu hissi tanıyorum. Boğazımda bir yumru gibi. İstemeden yukarı doğru çıkıyor, ağzımdan “of” diye dökülüyor. Oradan gözlerime yürüyor. Yer çekimine karışsa, gözyaşı olarak süzülecek. Sanırım henüz o kadar dolmadım.

Ama contası gevşemiş bir musluğun altındaki büyük kova gibiyim. Damla damla doluyorum. Hacmim var, evet; uzun sürecek belki. Ama doluyorum.

Bütçesel sıkıntılar hep vardı. Fakat derdimin tamamı bu değil. Asıl mesele şu: Derdim ne, onu da tam bilmiyorum. Belirsizlik beni oldum olası gerer. Belki de bu huzursuzluğun sebebi budur. Bazen “dert mi arıyorum?” diyorum kendime. Ama hayır… Bu başka bir şey.

Her an bir şey olacakmış hissi. İşte bu tüketiyor insanı.

Kendime sürekli telkin veriyorum:
“Emirhan, bu günler geçecek. Her yokuşun bir inişi vardır.”

Ama bu yokuş, İstanbul’da Kağıthane yokuşları gibi. Bitmiyor.

Çocukken kar yağdığında —ki artık pek yağmıyor— evden fırın tepsisini gizlice alırdık. Annelerimizin arkamızdan “Eve gelince sorarım sana!” seslerini duyup koşa koşa yokuşun başına çıkardık. Tepsiyi yere koyar, sanki Uludağ’da kayak yapıyormuş gibi birkaç saniyelik o inişte dünyayı unuturdik. O birkaç saniyeye koca hayaller sığdırırdık.

İşte şimdi o inişi hayal ediyorum.

Yokuştan inerken nasıl rahatlayacaksam… Soğuktan yanakları pembe, elleri buz kesmiş ama yine de inatla tekrar yokuşun başına çıkan çocuk gibi… Ben de ineceğim o yokuşu.

Ve belki o zaman, o “tık tık” sesi de susacak.

Konuşmayı Beceremeyen Birinin Yazıları

  Saatlerdir boş ekrana bakıp duruyorum. Bu sefer yine “Şöyle girme şu yazılara.” diyorum kendi kendime. Yazmaya değer hiçbir şey bulamadım ...