✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram

15 Mart 2026 Pazar

İnancın Sessizliği, Yorumların Gürültüsü



Ramazan vesilesiyle ara sıra aşka gelip Çağrı filminin müziklerini açıp dinlemeyi çok severim. Gerçekten müthiş bir filmdir Çağrı. Dönemine damga vurmuş ve Müslüman olmayan insanlar tarafından yapılmış bir başyapıttır. Film o kadar içselleştirilmiştir ki Anthony Quinn’in canlandırdığı Hz. Hamza’yı film icabı şehit eden Vahşi karakterini oynayan Ronald Leigh-Hunt’ı insanlar “Sen nasıl Hamza’yı öldürürsün?” diye linç etmeye kalkmışlardır.

Filmin müzikleri o kadar iyidir ki insanı o yıllara götürür. Dinlerken mest olursunuz. Benim asıl söylemek istediğim ise şu: Bu ve benzeri müziklerin altına yorumlarda Türk halkının doluşup en çok Müslümanın kendisi olduğunu ispat etmeye çalışmasıdır.

İlahi dinlemek istersiniz, açarsınız. Sonra yorumları okumak istersiniz. Altta öyle yorumlar vardır ki…
“Allah’ım ne olur biri beğense de tekrar dinlesem huzuruna gelsem.”
Ya da “Allah’ım, peygamberimizin sevgisini kalbime verdiğin için sana şükürler olsun.”
“Subhanallah, ne güzel ses yarabbi.”

Benim kızdığım nokta şu: İnsanlar inançlı olabilir. Bunda hiçbir beis yok elbette. Ancak bunu insanların gözüne sokmak, ballandıra ballandıra anlatmak ve özellikle yorum kısmında yapmak bana abesle iştigal gibi geliyor. Normalde bu yorumları yapanların bir kısmı, yazdığı yorumun sayfasını kapatıp diğer sekmede porno açmaya gidiyor.

Ya da şöyle tipler de var yine YouTube’da: Bir vaaz videosu açarsınız. Hocaefendi bir konu üzerinde konuşuyordur. Yorumlara bakarsınız; “Hocamızın yüzünden nur damlıyor, hepimiz İslam’la şereflenelim.” Şimdi sen hocayı övdün diye cennete mi gideceksin be adam? Buna gerçekten çok canım sıkılıyor. Bu insanlar sadece internet ortamında da yok elbette. Gerçek hayatta aynı ortamda bulunduğunuzda da benzer davranışları sergileyen insanlara rastlıyorsunuz.

Bu durum biraz da Türk halkının bir şeyi fazla abartmasından kaynaklanıyor. Bir şeyi sevince ona bağlanma biçimimiz böyle. Futbol takımında da böyle, sevdiği şarkıcıda da böyle; yeri geliyor bir müzikte de böyle. Her şeyi abartan bir milletiz. Tuttuğumuz partiden kullandığımız telefona kadar… İlla ki onun fanı olmak zorundayız.

Belki de mesele gerçekten inanmak değil, inanıyor görünmektir. Yorumlara yazılan cümleler bazen bir duadan çok bir gösteriye dönüşüyor. Oysa inanç dediğin şey sessizdir. Kimseye kendini ispatlamak zorunda değildir.

10 Mart 2026 Salı

Rutinle Yaşamak



    Son birkaç haftadır o kadar çok rutine bağladım ki hayatımı: işe git, eve gel, yemek ye, yat… Sabah uyan, işe git… Aynı döngü. Aslında aylardır bu döngüyü istiyordum. Hep bunun hayalini kurmuştum. Her zaman da söylerdim: “Rutin iyidir arkadaş, insanı hayata bağlar.” Bilmem ki o laftan da mı sıkıldım.

    Hâlâ rutinimi seviyorum aslında. İnsanın belli bir döngüye girmesi bence iyi bir şey. Seni gereksiz düşüncelerden ve hareketlerden koruyor. Farz-ı misal altı ay önce böyle bir rutine sahip değildim ve odamda duvarlarla konuşur olmuştum. Zaten burayı açma fikri de o zaman filizlenmişti. Sağımdaki duvara dönüp “ne bakıyorsun” deyip solumdaki duvara sağımdaki duvarı şikâyet ediyordum. Etrafımdaki insanlarla sadece iş bulmayı konuşuyordum. O zamanlarda günlük rutinim bu hâle gelmişti.

    Şimdilerde aşırı sıradanım. Dediğim gibi bu beni memnun ediyor. Rutinim dışında gelişen bir harcama, bir hareket, bir olay beni rahatsız etmeye başladı. Hoş, rutin de rahatsız etmeye başladı. Zira yazılarımda geniş aralıklar çıkmaya başladı. Gerçi bunun birkaç sebebi olabilir. Başlarda bir hevesle yazdığım yoğun yazılar artık çıkmaz oldu. Yazacak şey de mi kalmadı?

    Tolstoy’un İnsan Ne İle Yaşar kitabına karşılık ben de “İnsan Ne İçin Yaşar?” demek istiyorum aslında. Kitabın içeriğiyle alakası yok yazdıklarımın, sadece isim benzetmesi yaptım. Günümüzde insanlar —aslında biraz kendim için konuşuyorum— para, emek ve yaşama içgüdüsü üçgeninde yaşıyor. Bildiklerimizi tekrar etmeyeceğim. Hayatta kalmaya oynuyoruz yani.

    Sabah güneşin doğumuna şahit olup akşam batmasına şahit olmak kadar büyük bir nimet yok aslında. Yaşıyoruz yani, nefes alıyoruz. Hayata bir şekilde tutunuyoruz. Ama sürünüyoruz, ama yerlerdeyiz… İyi bir hayat sürmüyoruz. “Şükür edin” demeyeceğim asla. Şükür bile lüks oldu.

    Aylardır aradığım rutinime kavuşmuş olarak, rutinimden sıkıldığımı itiraf etmek istiyorum. Elbette sıkılmak da hakkım. Ancak bu rutine sahip olmadığımda yaşadığım buhran çok acıydı. Bunun için rutinime sımsıkı sarılıyorum. Bu rutin beni hayatta tutan.

    Ay sonu kredi kartımın borcunu ödeyebilme gücü beni hayatta tutan.

    Garip gelecektir aslında. Mantıksız konuştuğumu düşünebilirsiniz. Ancak en azından borç bir amaç veriyor insana. Bunu demek istiyorum.

    Hayata dair yeni amaçlar, büyük hedefler, değişik zevkler değil derdim. Eskiden yazdığım bir yazıya itafen; kariyer değil, sigara parama çalışmak… Arkadaşlarıma kahve ısmarlamak beni mutlu ediyor.

Notalara Saklanmış Hikâyeler

 İyi şarkı dinlemeye bayılırım. Şarkı dinlemek benim için yemek yemek, su içmek gibidir. Şarkı dinlerken sözleri anlamaya çalışır, notaları ...