✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram

29 Kasım 2025 Cumartesi

Dikiz Aynasından Hayat Okumaları

 


Her gün işim gereği trafikteyim. Yoğun akışın içinde boğuşuyor, bazen saatlerce aynı şeritte sıkışıp kalıyorum. Sıkılmamak için –biraz da merakımdan– çevremdeki arabaları ve insanların hâllerini izlerim. Kimi camlarını tamamen açıp son ses müzik dinler. Çaldıkları şarkıya göre karakter analizi yapmaya çalışırım. Ne kadar doğru sonuç verir? Tartışılır. Elbette rock dinleyen neşelidir, türkü dinleyen suskundur diye bir genelleme yapmak mümkün değil.

Eğer bir araba beş dakikadan fazla peşimde aynı hızla gidiyorsa, ister istemez dikiz aynasından sürücüye ve yanındaki yolcuya bakarım. Sohbetlerini tahmin etmeye, sosyal hayatlarıyla ilgili küçük kafayı yorucu senaryolar kurmaya başlarım. Biliyorum, bu biraz “manyaklık” sayılabilir. Ama bana yazacak malzeme de çıkıyor işte. Mesela, iki kişi sakin sakin konuşuyorsa “Bunlar evlidir ama uzun yıllar geçmiş,” diyorum.

Trafikte sıkışıp kalmak zaten yeterince sıkıcı bir şey. İnsanların tepkilerine bakıyorum. Sürekli oflayıp puflayan varsa bir yere yetişmeye çalışıyordur. “Belki iş görüşmesine geç kaldı,” diyorum. “Belki de patronuyla kavga etti, kafasında plan yapıyor… Kim bilir, belki onu öldürmeyi bile düşünüyordur,” diye kendi kendime saçmalıyorum.

“Herkesin tenceresi kapalı kaynar” diye bir atasözümüz vardır. Karşımızdakinin ne düşündüğünü asla bilemeyiz. Benim tüm gözlemlerim sadece varsayım; tamamen uydurduğum hikâyeler… Gözlerinin içi gülen biri, sen fark etmeden hakkınla ilgili kötü planlar yapabilir. Sana kayıtsız görünen biri içten içe sana hayran olabilir. Ya da seninle ilgili tereddütlerini söylemeye cesaret edemeyebilir.

Hayatta çoğumuza sorulan meşhur bir soru vardır: “Özel bir gücün olsa ne isterdin?” Kimisi uçmak ister, kimisi görünmez olmak, kimisi lazer göz… Ben hep aynı cevabı verirdim: insanların zihinlerini okuyabilmek. Benimle ilgili ne düşünüyorlar, neden düşünüyorlar? Bunları öğrenmek isterdim. Benimle ilgili konuşulan her şeyi bilmek isterdim. Ama sonra aklıma şu söz geliyor: “Cahillik mutluluktur.” Belki de bazı şeyleri bilmemek bizi gereksiz yüklerden korur. Tıpkı öleceğimiz günü bilmemek gibi. Yüce yaratıcı bunun faydalı olacağını düşünseydi, elbet bize bu yeteneği verirdi.

Sonuçta bunların hepsi birer varsayım. Bu yazıda da sadece hayalleri konuştuk. Hayal kurmak… Gözlem yaparken bile hayal kurmak… Bunlar beni en çok mutlu eden şeylerden. Bu özelliğimi hep sevdim, hep de seveceğim.

 

22 Kasım 2025 Cumartesi

İzahsız Bir Mizah Çağının İçindeyiz

 


Çiftetelli dinlemeyi çok severim. Her yöreye ait çiftetellileri özellikle açar dinlerim. Şimdilerde onlara “oyun havası” diyorlar ama olsun; oyun havası deyince biraz daha geniş bir kapsama giriyor. Mesela kaynanasını çatlatmaya çalışan Roman havaları da bu kategoriye girdi. Ciddiyim, onlara asla tahammül edemiyorum.

Günümüzde herkes bir “düşman çatlatma” peşinde. Sosyal medya kullanımıyla alakalı olacak ki, tüm dünya bu kişiye düşmanmış gibi… Tüm dünya kötü, bu arkadaşımız ise sütten çıkmış ak kaşık. Düğünlerde, kınalarda giderli sözlere sahip şarkılarla nispet yapılıyor. İnsanlar kendilerini çok önemli sanıyor. Alt tarafı basit bir düğün… Seni kim çekemeyecek?

Kapitalist bireyselcilik ve psikolojide bireyin önemi derken herkes beynine şu cümleyi yazdı: “Ben önemliyim.” Tamam kardeşim, sen önemlisin; doğru. Ama aşırı bir önemin yok. Dandik bir hayatın var. Yediğin ekmeğin içinde gerçek buğdaya dair hiçbir şey yok. Yediğin domates domates değil. Sen misin önemli? Sosyal medyada içtiğin kahveyi paylaşıyorsun; o kahveyi görmemizin bize ne faydası var? Elimize geçen hiçbir şey yok.

Evde oturuyorsun, Twitter’a “evdeyim” yazıyorsun. Bir de sürekli şaka yapılıyor. Her boka şaka yapan bir millet olduk. Herkes Cem Yılmaz anasını satayım. Siyasi şakalar desen gırla… Onlara yapılan en yaygın yorum: “İzahı olmayan şeylerin mizahı olur.” Ama beni en çok sinirlendiren “Silivri soğuktur.” İnsanlar şaka yaparak birçok şeyi normalleştirdiler.

Oysa siyasi şaka eskiden mizah dergilerinin yaptığı ciddi bir işti. En eskileri Akbaba dergisidir; Türkiye karikatür tarihine büyük katkıları vardır. Sonraları Gırgır, Fırt, Leman, Penguen, Uykusuz gibi dergiler devam etti. Bu dergiler siyasi mizahı ciddiyetle yapardı. İktidarı itin götüne sokup çıkarırlardı ve ciddiye alınırdı.

Sonra öyle bir dönem yaşandı ki Türkiye’de siyasi mizah tamamen boyut değiştirdi: Gezi Parkı Direnişi. Duvarlara yazılan sloganlar her gün sosyal medyaya düşüyordu. Siyasi mizah o dönemde şekil değiştirmeye başladı. Sonraları malum, mizah Twitter’a düşünce iyice ele ayağa düştü. Dediğim gibi, her şeyin şakası yapılmaya başlandı ve böylelikle iktidarın yaptığı birçok şey normalleştirildi. Bir olay oluyor, onun şakası yapılıyor, tükeniyor, geçiyor.

Sosyal medya ile birçok alışkanlığımız değişti; yenileri eklendi, kimisi tamamen hayatımızdan çıktı. Elbette bunlar sadece iki örnek. Sayısız örnek var. Hani “dünyada bazı olaylar çağ açıp çağ kapatır” diyoruz ya… Aslında 20. ve 21. yüzyılda öyle olaylar yaşandı ki hiç fark etmeden yeni çağlara geçtik bile. Bence bunlardan biri büyük ihtimalle sosyal medyanın icadı.

 

16 Kasım 2025 Pazar

Atıl Kalan Hanların Hikâyesi

 


            Ne zaman bir iş hanı önünden geçsem içerisini hep merak etmişimdir. İçeride ne dükkanlar var, ne durumda, işlek mi hala diye. Ben çocukken insanlar büyük mağazaları hep hanlarda bulurdu. Türlü işlerini orada hallederlerdi. AVM’ler arttığından beri hanlar boynu bükük, atıl durumda kaldılar.

            Birkaç defa iş hanı ortamında çalıştım. Çoğunda da çalıştığım han oldukça atıl durumda, artık işlevini yitirmiş gün sayıyordu. Duvarları çatlak çatlak, tuvaletleri bozuk, yer yer küf ve idrar kokan bir durumda idi. Eğer birkaç katlı kapısı olmayan bir yerde ise han muhakkak içerisi evsizlerin uğrak yeri olur.

            Bodrumda ki dükkanların hali içler acısı olurdu. Genelde tütüncü, bilgisayar tamircisi, kitapçı bulunduran bu katta dükkanlar birbirini tanır sabah açar komşularla akşama kadar muhabbet ederler. Muhabbetin konusu da her zaman aynıdır “işlerin eski tadı kalmadı.” Ekseri bu dükkanlara yönlendirmek için giriş kata ışıklı LED tabelalar asılır ancak onlar da pek bir işe yaramaz.

            Giriş katı çok alengirli de olsa onlar da atıl kalmışlıktan nasibini almıştır. Eskiden buraları terziler ve giyim mağazaları almış olsa da artık telefoncular görmekteyiz. Süslü vitrinleri ışıklı tabelaları ile “gel buraya derler.” Eğer dükkan girişi han girişinden değilse nispeten daha iyi iş yapar bu dükkanlar.

            Orta katlarda çay ocağı esnafı elinde tepsi bir aşağı bir yukarı koşturur. Esnaf içtiği çayın hesabını yapmaktadır artık. Elemanlarına birkaç çay daha az için demek raddesine gelmişlerdir.

            İşlek hanlar yok değil midir? Elbette vardır. Bunlar sayılıdır ancak. Adı çok duyulmuş, o malı sadece orda bulursun denilen hanlardır bunlar. Kadıköy’de Yazıcıoğlu iş hanı mesela. Gerçi orası da eski tadında değil artık. Yine bahsettiğim iş hanları kategorisine girdi girecek haldedir. Esnafın müşteri tokatlamasından artık oraya da kimse gitmemeye başladı. Avrupa Yakasında Şark han da işlek hanlardan biridir yine.

            Hanlar hayatımıza 11. yy da Selçuklularla giriyor aslında. Anadolu’nun bir çok yerine hanlar kuruluyor ticareti zenginleştirmek için. Osmanlılar da mirası devralıyor. O dönemde hanların görevi tüccarların konaklama yerleri oluyor. Sonraları İstanbul’a kapan hanları kuruluyor. Örnek veriyorum Anadolu’dan gelen un İstanbul’da un kapan hanına geliyor burada unun değeri biçiliyor mühürlenip piyasaya sürülüyor. Bugünkü Unkapanı’da buradan geliyor.

            Hanlar samimi içten çok güzel yerlerdi, esnaflık vardı romantizmine girmeyeceğim elbette. Beni biraz tanıyan okuyucularım varsa eğer bunu yapmayacağımı bilirler. Günümüzde esnaf handan içeri girer girmez ellerini ovuşturup “gel güzel abim bunlar yeni geldi” derse kaçın oradan. Yine de o eskiden çalıştığım hanların daha işlek olmasını çok isterdim. Hatta patronumla nasıl daha iyi satış yaparız diye birbirmizle fikir alışverişinde bulunurduk.

            Nostalji iyi bir şeydir. Ancak dozunda ve yerinde. Ayrıca işlevliyse güzeldir.

9 Kasım 2025 Pazar

Gülümsemeyi Unutmayan Adam

 


            Kuzenim bir AVM’de satışçı olarak çalışıyor. Onu bazen işe bırakmak için oraya giderim. Biraz AVM’de vakit geçiririm, benim için iyi oluyor. Kuzenimin çalıştığı katta çocukları eğlendirmek için müzik çalan, tren gibi giden bir araç var. Her gittiğimde dikkatimi çeker. Fahiş fiyatlı, 10 dakika AVM’nin o katında gezdiren, saçma çocuk şarkıları çalan arı şeklinde bir araç aslında. Aslında dikkatimi çeken araç değil onu kullanan abimiz.

            Bu abimizi ne zaman görsem gülümser. Beni tanımıyor, ben onu tanımıyorum. Bir kelam konuşmuşluğumuz yok -sadece kolay gelsin harici- ancak asla gülümsemesinin eksik olduğunu görmedim. Yeğenim yanımdayken araca binmemiş olsa dahi yanımızdan araç geçerken “merhaba paşam” der sürekli gülümseyerek. Bunu her çocuğa da yapıyor. Yani anlaşılan çocukları gerçekten çok seviyor.

            Orta yaşı biraz geçkin bu abimizi tanımak sohbet etmek isterim aslında. Ona “abi çocukları bu kadar nasıl seviyorsun?” ya da “bu kadar gülümsemek yormuyor mu seni?” diye sormak isterim. Öyle ya insanın derdi olur, sıkıntısı olur. Ya da gülümsemek istemez en basitinden. Bir çocuk ağladığında yanına geliyor, “güzellik sen niye ağlıyorsun?” diye sorar. Derler işte araca binmek istiyor. “bak şimdi annen-baban arıya binmeni istemiyor onları dinlemelisin” der gülümser.

            Çocuk sevgisi garip bir şey gerçekten. Yakın bir döneme kadar ağlayan çocuklardan nefret ederdim. Sesleri beynimi dağlardı. Yeğenim oldu olalı daha bir tahammül eder oldum. Yine sevmiyorum o ayrı. O çocukla ilgilenmek, eğitimine ayrılan süre çok fazla zahmetli bir iş. Çocuk büyütmek asla kolay değil.

            Çocuk eğitimi de elbette çok zor. Bazı aileler çocuklarına patronun kim olduğunu gösterirlerken bazı aileler daha yumuşak davranıyor. Kimisi şımarmasına göz yumarken kimisi çocuğu robota çevirmiş. Benim bunların hangisi doğrudur diyebileceğim bir nokta yok. Asla bilmiyorum. Çocuğumun olmaması bu konuda elimi kolumu bağlıyor. Bir çocuk istiyor muyum onu da bilmiyorum. Çok büyük bir sorumluluk olduğuna hemfikiriz ancak. Çocuk ilerleyen yaşlarında “senin gibi babanın ta… bilmem ne” derse ne derim? Düşünebilir yani.

            Babalarıyla sorun yaşayan çok arkadaşım oldu. Ben de onlardan olmak istemiyorum elbette. Mükemmel bir evlat yetiştirmek mümkün değil tabi. ancak hani derler ya vatana millete hayırlı bir evlat olsun diye. Ben de onu istiyorum. Yukarıda anlattığımız abimiz de en azından on dakika da olsa çocukların hayatına dokunan bir insan. Keşke hepimiz çocuklara bu kadar dokunabilsek.

2 Kasım 2025 Pazar

Okuyan Varsa Devam Edeceğim

 


            Bir aydır bir hikaye üzerine çalışıyorum. Ancak birkaç paragraftan öte ilerleyemedim. Araştırma yaptım, hikaye yazdığımı söylemeden insanlara yazdığım konuyla alakalı sorular sordum, düşündüm, düşündüm… ama sonu gelmedi. Bazı hedefler olmuyorsa bırakmak gerek düsturu ile dosyalarıma geldim, sağ tıkladım ve "sil” tuşuna bastım. En ufak bir pişmanlık duymadım. Zira gitmeyeceği belliydi. Hikayenin fikri her zamanki gibi üç saniyede aklıma gelmişti. Başta güzel gidiyor gibiydi ama sonra kesiliverdi. İlk paragrafı yazarken her şey aklımdaydı sonra “puff” diye gidiverdi.

            Şimdiye kadar birkaç yazdığım hikaye olmuştu ama bu kadar zorlanmamıştım. Sebebini asla bilmiyorum. Zorlama mı düşündüm acaba fikir aklıma gelirken? Ama hayır, birden gelivermişti gene. Herhangi bir iş yaparken birden ilham geliyor ve yazıyorum. Keşke biraz daha yetenekli olabilseydim diyorum.

            Basit bir blog yazarıyım. Anılar, ufak hikayeler yazıyorum sadece. Bazı kimseler okumaya değer buluyor, bu da beni çok sevindiriyor. Güzel geri dönüşler alıyorum. Ancak şimdilik beni bizzat tanıyan insanlar bunlar. Henüz yabancı kimse yok birkaç kişi haricinde.

            İşin garip tarafı artık kimse uzun yazılar okumuyor. Yüz kırk karakterli tweet bile (gerçi x olunca biraz arttırdılar sınırı) insanlara zor geliyor. Eğer sıkıcıysa insanlar kaydırıveriyorlar. Uzun videolar insanlara sıkıcı geliyor. Misal bir kaza haberi oluyor video biraz erken başlamış diyelim. Çarpma anından bir dakika daha öncesi var. Hemen yorumlarda “keşke adamın doğumundan alsaydınız” yorumları. Bir de herkesin her şey hakkında şaka yapmasına da sinir olmaya başladım o başka bir yazının konusu tabi.

            Odak noktaları insanların çok kısaldı artık. O kadar kısaldı ki yukarıda verdiğim örnekler geliyor. Bunun sebebi elbette artan teknoloji, reels kaydırma kültürü vs. şimdi bilinen şeyleri tekrar saymanın bir anlamı yok. İş yerinde çay-sigara molasında ayak üstü muhabbet ederken söylenen şeyleri tekrar edeceğim çünkü.

            Yine bu saçma yazıyı da buraya kadar okuyan sen değerli okuyucum. Teşekkür ederim. Burayı asla bırakmayacağım. Lütfen sen de beni bırakma. En çok istediğim şey bu bloğa belli bir kitle kazandırmak. İnsanların beni beğeniyle okuması. Bunu ne zaman başarırım ya da başarır mıyım bilmiyorum. Zamana bırakmak en iyisi elbette.

Notalara Saklanmış Hikâyeler

 İyi şarkı dinlemeye bayılırım. Şarkı dinlemek benim için yemek yemek, su içmek gibidir. Şarkı dinlerken sözleri anlamaya çalışır, notaları ...