✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram

23 Şubat 2026 Pazartesi

Çamlıca: Bir Cami mi, Bir İktidar Anıtı mı?



 Yıllardır teravih namazına gitmemiştim. Kuzenim sağ olsun, “Hadi gidelim bir akşam” dedi. Hangi camii olsun derken aklımıza Çamlıca Camii geldi. Buraya kadar her şey iyi hoş. Camiye gittik ve teravihimizi kıldık. Ancak sorun burada baş gösteriyor. Naçizane, dilim döndüğünce anlatacağım.

Elbette ben de Müslüman bir insan olarak camii yapılmasına asla karşı değilim. Ancak bu camiinin yapılması, aynı Peygamber dönemindeki Dırar Mescidi gibi, Müslümanlara fitne sokmak adına yapılmış bir camidir. Dırar Mescidi’ni anlatayım. “Dırar”, TDV İslam Ansiklopedisi’nde “zarar vermek, muhalefet etmek” anlamına gelir. Kur’an-ı Kerim’de “mesciden dıraren” şeklinde geçmektedir. O dönemde münafıklar, Mescid-i Nebevi’nin dolup taşmasından, Müslümanlığın Medine’de büyüyüp yükselmesinden rahatsız olmaktadırlar. Bunun üzerine Dırar Mescidi’ni Kuba’da inşa etmişlerdir.

Çamlıca Camii özeline dönecek olursak, aynı Dırar Mescidi gibi bu cami de Müslümanlara nifak sokmak adına yapılmış bir camidir. Zira cami, Çamlıca’nın ta tepesine, kimsenin özellikle oraya gitmedikçe gelip namaz kılmayacağı bir konuma, otoban kenarına yapılmıştır. AKP’nin tamamen bir güç gösterisi olan ve devletin imkânlarını kullanarak yaptığı bir camidir. Zira dediğim gibi tepeye yapılmış, kocaman, altmış bin kişilik; içi dolmayan bir cami… İçine girdiğinizde yapaylığı siz de hissedeceğinizden emin olabilirsiniz. Ben girdiğimde caminin çeyreği bile dolmamıştı; safların araları yer yer boştu. Namaz aralarında herkesin elinde telefonlar, hikâye paylaşımları; imam ve müezzinin teganniyle okuduğu ayetler… Huşûnun bu camiye gelmediğinin göstergesidir.

Caminin etrafı tamamen yapay bir Osmanlı mimarisi özentisiyle yapılmıştır. Selâtin (sultan camileri) gibi kocaman bir avluya sahiptir; ancak o avlu o kadar boştur ki selâtin camileri gibi hissettirmez kesinlikle. AKP, minarelerin gölgesinde kapitalizm pompalamaktadır.

Bir kere, AKP’nin ve AKP’lilerin sürekli söylediği “Osmanlı torunuyuz” ifadesine aykırı olarak, Osmanlı’dan hatta Selçuklu’dan beri hiçbir cami ve mescit — kendi mahalle camiinizi de düşünün — devlet eliyle yapılmamıştır. Vakıflar, birkaç insanın bir araya gelerek yaptırdığı hayırseverler tarafından; hatta örnek aldığı Osmanlı padişahları bile devlet eliyle değil, kendi ceplerinden yaptırmışlardır o büyük camileri.

Kısa bir anekdot: Sultan Ahmet, Ayasofya’nın karşısına kocaman, altı minareli bir cami yaptırmak istediğinde dönemin şeyhülislamı “Efendim, önce Ayasofya’yı doldurun” demiştir. Tabii malum, ne Sultanahmet Camii ne de Ayasofya dolmamaktadır.

15 Şubat 2026 Pazar

Sabrın İnce Çizgisi




 Siz hiç olmayacak bir şeyi beklediniz mi? Saatlerce, günlerce… Hep bir umutla…

Mesai saatindeki işçi çıkış saatini bekler. Okuldaki öğrenci teneffüs zilini. Asker tezkeresini… Herkes bir şeyleri bekler sürekli.

Borcu olan aylarca çalışır, son taksidini yatırmayı bekler. Günlerce, aylarca, belki yıllarca… Uykularında bile o borç rüyalarına girer.
Âşık, maşukuyla buluşma saatini bekler. Saniyeleri sayar. Geçmez o dakikalar. Buluşma yerinde dikilir, bekler. Derken sevgili uzaktan görünür; tatlı bir tebessümle, gülücükler saça saça… Adımlarını ona çevirirsin. Hızlanırsın. Bir an önce kavuşmak için. Ve sonunda kavuşma gerçekleşir. Sanki iki cihan bir araya gelmiştir.

Beklemekten nefret eden biri olarak beklemeyi anlatmak istedim. Hayır, romantik bir yazı olmayacak bu.

Misal biriyle sözleşmişsinizdir. Hazırlanmış, heyecanla buluşma yerine gitmişsinizdir. Artık iletişim çağındayız; yıllar öncesi gibi mektupla “Falanca yerdeki heykelin orada saat tam şurada bekle” demenin manası yok. Telefon titreşir:
“Abi ben şimdi evden çıktım.”
O an kan beynine sıçrar.

Anlayabiliyorum elbette. İstanbul gibi bir yerde hiçbir plan tam tutmaz. Aceleniz vardır, geç kalmışsınızdır. Trafikte giderken önünüze bir trafik lambası çıkar ve yarın yokmuşçasına kırmızı yanar. O birkaç saniyelik bekleyişte insan kendi kendini yer bitirir.

Beklemeye çok müsait bir şehir İstanbul gerçekten…
Biraz insaf İstanbul.
Çok yorulduk.

11 Şubat 2026 Çarşamba

Bitmeyen Yokuş



 Bugünlerde oldukça huzursuz hissediyorum. Gerçekten somut bir sebebi de yok. İşim iyi gidiyor. Hayatıma yavaş yavaş çeki düzen veriyorum. Her şey yolunda gibi… Ama sanki bir şey eksik.

Sanki aracınla ilerliyorsun; motor çalışıyor, yol açık, direksiyon elinde. Ama bir yerlerden belli belirsiz “tık tık” sesleri geliyor. Yol boyunca kafan o seste. “Acaba motoru ne zaman elime alacağım?” korkusu eşlik ediyor sana. Gideceğin yere değil, çıkacak arızaya odaklanıyorsun.

Bu hissi tanıyorum. Boğazımda bir yumru gibi. İstemeden yukarı doğru çıkıyor, ağzımdan “of” diye dökülüyor. Oradan gözlerime yürüyor. Yer çekimine karışsa, gözyaşı olarak süzülecek. Sanırım henüz o kadar dolmadım.

Ama contası gevşemiş bir musluğun altındaki büyük kova gibiyim. Damla damla doluyorum. Hacmim var, evet; uzun sürecek belki. Ama doluyorum.

Bütçesel sıkıntılar hep vardı. Fakat derdimin tamamı bu değil. Asıl mesele şu: Derdim ne, onu da tam bilmiyorum. Belirsizlik beni oldum olası gerer. Belki de bu huzursuzluğun sebebi budur. Bazen “dert mi arıyorum?” diyorum kendime. Ama hayır… Bu başka bir şey.

Her an bir şey olacakmış hissi. İşte bu tüketiyor insanı.

Kendime sürekli telkin veriyorum:
“Emirhan, bu günler geçecek. Her yokuşun bir inişi vardır.”

Ama bu yokuş, İstanbul’da Kağıthane yokuşları gibi. Bitmiyor.

Çocukken kar yağdığında —ki artık pek yağmıyor— evden fırın tepsisini gizlice alırdık. Annelerimizin arkamızdan “Eve gelince sorarım sana!” seslerini duyup koşa koşa yokuşun başına çıkardık. Tepsiyi yere koyar, sanki Uludağ’da kayak yapıyormuş gibi birkaç saniyelik o inişte dünyayı unuturdik. O birkaç saniyeye koca hayaller sığdırırdık.

İşte şimdi o inişi hayal ediyorum.

Yokuştan inerken nasıl rahatlayacaksam… Soğuktan yanakları pembe, elleri buz kesmiş ama yine de inatla tekrar yokuşun başına çıkan çocuk gibi… Ben de ineceğim o yokuşu.

Ve belki o zaman, o “tık tık” sesi de susacak.

Notalara Saklanmış Hikâyeler

 İyi şarkı dinlemeye bayılırım. Şarkı dinlemek benim için yemek yemek, su içmek gibidir. Şarkı dinlerken sözleri anlamaya çalışır, notaları ...