Geçenlerde acile gitme ihtiyacı duydum. Gece kafamı kaldıramıyordum, öksürmekten uyuyamıyordum. Oldum olası hastaneye gitmekten nefret ederim. Annem ben çocukken hastanede çalışırdı. Onun yanına gittiğimde o iğrenç dezenfektan ve ilaç kokusu burnuma dolardı. Hâlâ hastaneye her gidişimde o kokuyu aldığım anda o günler gelir aklıma.
Çocukluğumdaki eski, küflü; duvarları boyaları sökülmüş, dökülmüş hastaneler… Yer yer karanlık koridorlar… Bazen kırpıştıra kırpıştıra yanan lambalar… O sahne beni çok gererdi. Çocukken gittiğim doktor, on–on beş tane penisilin iğnesi verip yollar; takip eden günlerde popomun acısıyla gezer dururdum.
Günümüzde hastaneler artık böyle değil, daha modern. Ama içeride artık çalışan doktor kalmadı. Hükümetin agresif sağlık politikaları sistemi çökme noktasına getirdi. Dünyada da en kabul edilebilir mesleklerden biri doktorluk olduğu için, doktorlarımız birer birer şanslarını yurt dışında aramaya başladı. En bilinen örnek: cildiye randevusu. İnsanlar aylarca bulamıyor. Çoğu hastanede sadece bir tane cilt doktoru var.
Elbette bu kaçışın sebebi sadece politikalar değil. Halkımızın birçok sorunu şiddetle çözebileceğine inanmasından kaynaklanan doktorlara yönelik şiddet de cabası…
Bir yakınınızı kaybettiniz; ameliyathane önünde ya da yoğun bakım kapısında ağlıyorsunuz diyelim. Buna kimse bir şey diyemez, acınız sonuna kadar haklı. Ama “Onu siz öldürdünüz” demenin manası nedir? Doktor, hayat kurtarmak için bu mesleğe başlarken yemin eder. Bilerek bir insanı öldürmek —sadist değilse— isteyemez. Hastayı tanımaz, bir garezi yoktur. Ambulansla gelirken zaten kalbi iki kez durmuş birinden bahsediyoruz. Yani onu hayata döndürmek çoğu zaman bir mucizedir.
Acile gittiğimi anlatıyordum… Sıramı aldım, beklemeye başladım. Saatler sürdü. Önümde belki elliden fazla insan vardı. Beklemekten çok yorulmuştum. Herkes aşağı yukarı aynı şikâyetle gelmişti. Bekleyen herkes homurdanıyordu. Çoğu kişi “Bunların keyfini bekliyoruz işte” diyordu. Doktora çıkışmak kolaydı.
Ama kimse içerdeki pratisyen doktorun nöbetinin kaçıncı saatinde olduğunu düşünmüyordu. Saatlerdir sigara bile içmediğini… Yemek yedi mi, çay içti mi? İnsanlar doktoru robot sanıyor; “o bakmak zorunda” diye düşünüyor.
Hastalardan biri haddini aşıp “Bunları boşuna dövmüyorlar” demeye başladı. Artık dayanamadım. Yukarıda saydıklarımı bir bir anlattım adama. Anladı mı anlamadı mı bilmiyorum ama benim içim soğumuştu. Hiç huyum değildir ama kalabalığa dönüp “İleride bu gençleri de bulamayacağız” dedim.
Sıra bana gelmişti. Aradan kaynayanlara fırsat vermemek için birden odaya daldım. Hastalığımdan utanıp, mahcup mahcup —iyi bir gece olmadığını bilerek— “İyi geceler hocam” dedim. İki dakika baktı, gerekli ilaçları yazdı ve gönderdi. Saatlerce bekleyip iki dakikalık zamanı olan bir doktora görünüp çıkmıştım.
Aslında her şeye doktora gittiğimiz için aciller bu kadar kalabalık. Poliklinikte aylarca randevu bulamayan insanlar geliyor acile. Ya da poliklinikteki doktorun teşhisini beğenmiyor, akşam soluğu acilde alıyor. Sen kimsin de doktorun teşhisini beğenmiyorsun; sanki tıbbiye okudun!
En ufak soğuk algınlığında bile doktora koşmak günümüz alışkanlığı oldu. “Kişi kendinin doktorudur” derler ya… Barış Manço ilacımızı çoktan söylemiş:
Nane, limon kabuğu
Bir güzel kaynasın aman hah-hah-hah-hah
İçine hatmi çiçeği
Biraz çörek otu katasın aman hah-hah-hah-hah
Hatta biraz tarçın
Bir tutam zencefil, aman hah-hah-hah-hah
Bin derde deva geliyor
Biraz daha sabret güzelim
Hah-hah-hah-hah — hapşu!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder