Normalde evde oturup tembellik etmeyi çok severim. Ama bugün ne olduysa kabıma sığamadım; duvarlar bana dar geldi. En çok yaptığım şey olan YouTube’dan video izlemek bile tatmin etmedi. Dışarı da atamadım kendimi, zira yağmur hiç durmuyordu. Ben de müzik dinleyip biraz oyun oynadım. Sürekli yaptığım şeylerden zevk almamak tuhaf bir his bıraktı içimde.
Bu alışkanlığı üniversite yıllarında kazanmıştım. O zamanlar tuşlu telefonumun YouTube’a girebildiğini keşfetmiştim. Kısıtlı internetimle 144p videolar izliyordum. Seri hâlindeki oyun videolarını, yatağa uzanıp dizi izler gibi izlerdim. Yurtta yapacak başka bir şey de yoktu zaten.
Sonra bir bilgisayar almıştım. Garibim, açılması beş dakika sürerdi. Güç düğmesine basar, lavaboya gider, bir şeyler atıştırır; döndüğümde hâlâ açılıyor olurdu. O zamana göre de kötü bir bilgisayardı ama işimi görüyordu. Ödevlerimi, araştırmalarımı, videoları hep onunla hallettim. On sene boyunca bana hizmet etti o emektar. Sonraları akıllı telefonlar iyice akıllandı, bilgisayar ikinci plana düştü.
Kullandığım her bilgisayar, kendi dönemine göre bile zayıftı; sonuncusunu alana kadar. İlk bilgisayarımda çocuk aklıyla hep iyi cihazlara sahip insanları kıskanırdım. O dönemin oyunları ortalama sistemlerde de çalıştığı için ayarları düşürüp yine de oynayabiliyordum. Ama oyun sektörü endüstrileşip hız kazanınca bu anlayıştan vazgeçildi. Artık neredeyse her yeni oyun, yeni bir bilgisayar istiyordu.
GTA Vice City diye bir oyun vardı ki evlere şenlik. Ana karakter Tommy Vercetti ile araba, motor, ambulans; hatta tank ve uçak bile sürebiliyordunuz. Her türlü ateşli silahı, hiç eğitim almadan, hedef şaşırmadan kullanabiliyordu. Ama denizde su biraz boyunu geçince boğulan bir karakterdi. Buna rağmen insanlar bu oyuna âşık olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam 2002’de çıkan oyun, selefi GTA 3’e fark atarak dönemine damga vurmuştu.
Oyunu ilk açtığımda ekrandan taşan neon renkler, palmiye ağaçları ve 80’ler müzikleri beni başka bir yere götürmüştü. Vice City sadece bir oyun değildi; kaçabildiğim bir şehir gibiydi. Bilgisayarım çoğu zaman zorlanır, bazen kasardı ama ben yine de saatlerce o şehirde dolaşırdım. Görev yapmasam bile, sadece arabaya binip radyoyu açarak dolaşmak yetiyordu.
Vice City’de beni asıl etkileyen şey özgürlük hissiydi. Kimse bana “şuraya git, bunu yapmazsan oyun ilerlemez” demiyordu. İster görev yapar, ister sahilde dolaşır, ister bir motosiklet bulup haritanın bir ucundan öbür ucuna sürerdim. Bugünkü oyunlar daha büyük, daha gerçekçi ama bir o kadar da yorucu. Eskiden oyun açmak dinlenmekti; şimdi çoğu zaman ikinci bir iş gibi geliyor.
İşte böylesine mükemmel bir oyun bile orta segment bir bilgisayarda oynanabiliyordu. Oyunculardan bunu aldılar. Şimdilerde şirketler sanki “biz bunu çıkardık, oynamak zorundasınız” der gibi davranıyor.
Kendimi bir oyuncu olarak görmüyorum elbette. Elimdeki bilgisayarı haftada bir açıp biraz müzik dinliyor, birkaç satır yazıyor ve sonraki haftaya kadar kapatıyorum. Ama bugün fark ettim ki, eskiden beni oyalayan şeyler artık yetmiyor. Belki sorun oyunlarda, belki bende. Ya da sadece bazı alışkanlıklar, sessizce eskimiştir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder