✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram

16 Nisan 2026 Perşembe

Konforun Tutsakları

 


İnsanların ihtiyaçları yıllar geçtikçe değişiyor, gelişiyor. Sürekli başka şeylere bağımlı hale geliyoruz. Hayatımızdan o şey kısa bir süreliğine dahi çıksa alt üst oluyoruz. Teknolojik gelişmelerden bahsediyorum elbette. En basitinden başlayalım…

Tekerlekten ele alalım. Bilmiyorum ama düşünüyorum ki tekerleği bulan insana “bunu nereden buldun, ne gerek vardı?” diyenler olmuştur. Ancak bugün baktığımızda tekerlek olmasa lojistik sektörü diye bir şey olmazdı, gıda sevkiyatı yetersiz kalırdı, şehirlerde birbirimizi yerdik. Sadece basit bir taşımacılık meselesi değil bu; iş yükümüzün ne kadar artacağını az çok tahmin edebilirsiniz.

Ateş örneğine gelelim. İnsanlar başta çiğ yemeği normal görürken, bugün kimsenin eti çiğ yiyebileceğini sanmıyorum. Hatta birçok ileri teknoloji, temelde ateş sayesinde gelişti. Sadece yiyecek değil; ısınma, aydınlanma, güvenlik… Hepsi onunla birlikte ilerledi.

Yukarıda saydıklarım, aşağı yukarı insanlık tarihi kadar eski icatlar. Bunlarsız bir hayat artık düşünülemiyor. Bir de Endüstri Devrimi’yle birlikte hayatımıza giren ve vazgeçilmez hâle gelen icatlar var ki insanı daha da düşündürüyor: Ne ara bu kadar bağımlı hale geldik?

Elektrikten başlayalım. Şu an hayatımızdaki çoğu eşya, alet edevat — aklınıza ne gelirse — elektrikle çalışıyor. İş dünyası tamamen elektriğe bağımlı. Evde elektrik kesilip biraz uzun sürünce, telefona sarılıp elektrik idaresini aradığınızı hatırlarsınız. Yıllar önce Türkiye genelinde saatler süren bir elektrik kesintisi yaşanmıştı; hatırlayanlar vardır. İnsanlar, jeneratörü olan marketlerde rafların arasında telefonlarını şarj ediyordu. Trajikomik bir manzaraydı. Hastaneler bazı bölümlerini kapatıp hastalarını başka yerlere sevk etmek zorunda kalmıştı. İnsanlar adeta bir uzvunu kaybetmiş gibi elektrik arıyor, bütün düzenleri alt üst oluyordu.

Cep telefonları, daha doğrusu artık yaygın adıyla akıllı telefonlar… Artık elimiz kolumuz durumunda. Çoğu işimizi onunla yapıyoruz. Bundan otuz sene önce “tuvalette uçak bileti alacaksın, havale yapacaksın” deseler “hadi oradan” derdiniz. Ama bugün telefonlarla yapabildiklerimizin sınırı yok. Şahsen ben geceleri ona bakmadan uyuyamaz oldum.

Beni en çok şaşırtan ise internet, özellikle de wi-fi teknolojisi. Ne ara bu kadar gelişti, ne ara hayatımıza bu kadar girdi, aklım almıyor. Buradan çektiğin bir fotoğrafın saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna gitmesi… Bu gerçekten tahayyül etmesi zor bir şey. Üstelik öyle büyük, gizli bilgilerden bahsetmiyorum; arkadaşına şaka olsun diye attığın saçma bir fotoğraftan söz ediyorum. Buna rağmen bu kadar hızlı, bu kadar kolay… Aklım almıyor. Bu kadar bağımlı olmamızı da anlamıyorum.

Daha akaryakıtı, içten yanmalı motorları, bilgisayarları, uydu teknolojisini saymadım bile. Teknoloji öyle bir noktaya geldi ki hayatımızın içine tamamen işlemiş durumda. Bu icatlar olmadan bir dünya artık neredeyse düşünülemiyor. Cebimizde taşıdığımız ufacık bir kutuya bağımlı hale gelmiş durumdayız. Evet, hayatımızı kolaylaştırıyor, o ayrı. Ama bu teknolojilerin bizden götürdükleri… O da başka bir yazının konusu.

4 Nisan 2026 Cumartesi

Bir Grev Hikâyesi



 Haftalar oldu, aklımda bir şey olmadığı için yazmaya biraz ara verdim diyebilirim. Hep aynı şeyleri yazmak elbette sıkıcı olur diye düşündüm. Ama artık dayanamadım. Yine bir anımı anlatmak istiyorum. Birçok işimde patronlarla sorun yaşamış, sivri davranmış, çıkıntılık yapmıştım. Dayanamıyordum.

Bundan yıllar önce, üniversitede dersler artık dayanılmaz hâle gelmişti. “En azından elim ekmek tutsun, madem okuyamadık bir fabrikaya gireyim, düzgün maaşla çalışayım” diye saçma bir düşünceye girmiştim. Hâlbuki okulu bitirsem aileme daha yararlı olacaktım. Ama o zamanki gençlik aklı öyle çalışmıyor. Onun verdiği gazla fabrikaya girdim. Ama ne fabrika…

Girdiğim yer o kadar rezaletti ki asgari ücret dahi vermiyordu. Bırakın ücreti, öğle molası bile yoktu. Yemeği kendimiz getirip makine aralarında yiyorduk. Tek molamız, öğleden sonra bölük bölük çıkıp sigara içebildiğimiz on dakikalık bir zamandı. Tüm gün o on dakikaya çalışıyorduk. Mesai kavramı diye bir şey yoktu. İş ne zaman biterse o zaman çıkıyorduk. Ya da daha doğrusu, ustabaşının keyfi ne zaman gelirse… Buna rağmen mesai ücreti de yoktu.

Bu yüzden sirkülasyon çoktu; en eski çalışan bir iki senelikti. İşin ilginç tarafı, bu devirde böyle bir fabrikanın nasıl göze çarpmadığıydı. Devlet nasıl kontrol etmiyordu, bu soru aklıma sık sık geliyordu.

Pos bıyıklarımın verdiği kuvvetle damarlarımdaki komünist canlandı ve “bu düzen değişecek” dedim. Henüz 23 ya da 24 yaşındaydım. Kanım deli akıyordu. “Burada ne yapabilirim?” diye sürekli düşünüyordum. İlk aklıma gelen SGK’ya şikâyet etmek oldu. Ama araştırınca, denetimin en erken iki sene sonra gelebileceğini öğrendim. Süreç uzayacak, sonucu da meçhul olacaktı. Olan yine bizim alın terimize olacaktı.

İstifa edip başka iş bulmak çözüm değildi. Orada başka insanlar da vardı ve onların da bu işe ihtiyacı vardı. İnsan gibi çalışmayı hak ediyorlardı. Böylelikle düğmeye bastım.

Hemen sendika arayışına girdim. Fabrikaya uygun bir sendika buldum. Temsilcilerle konuştum, akıl danıştım. Üye oldum. Beni işçi temsilcisi yaptılar ve sendikaya üye toplamamı istediler. Gerekli desteği vereceklerini söylediler.

Olağanca gizlilikle süreci başlattım. İnsanları tek tek kenara çekip sendikayı anlatıyordum. Başta çoğu kişi, “Zaten az maaş alıyoruz, bir de yevmiyemizi oraya mı vereceğiz?” diyordu. Benden yaşça büyük abiler, ablalar vardı. Toy bir delikanlıydım, nasıl laf geçirecektim?

Ama süreçte özellikle ablalar çok yardımcı oldu. Onlar da sendikayı anlattı, haklarımızı konuştu. İşçi kadınların evlerinde toplanıp dertleşiyor, sendikayı anlatıyorduk.

Nihayet çoğunluğu sağladık. Grev kararı aldık.

Patron şok olmuştu, küplere binmişti. “Ekmek yediğiniz yere ihanet ediyorsunuz” nutuklarına başladı. “Ben size ekmek veriyorum” diyordu. Biz ise fabrika bahçesinde, şimdiye kadar kaçak göçek içtiğimiz sigaraları artık keyifle içiyor, evlerden getirdiğimiz çay, kek, börek eşliğinde grevimizi sürdürüyorduk.

Sendikadan temsilciler ve avukat da gelmişti. Patron, “Temsilciniz kim?” diye sorduğunda 23 yaşındaki cılız veledi gösterdiler: beni.

“Gelin konuşalım” dedi.

Avukat ve temsilciyle birlikte odasına gittik. Hararetli bir toplantı oldu. Sesler yükseldi…

Grev ikinci gününe girdiğinde, patrondan gizli kapaklı ahlaksız bir teklif de aldım. Grevi kaldırmam karşılığında, ehliyeti bile olmayan bir çocuğa araba teklif ediliyordu.

Neticede direndik. Pes ettirdik. İsteklerimiz kabul edildi.

Ama hikâye burada bitmedi…

“Fakirin karnı doyarsa siki kalkar” lafını bilirsiniz. Haklarını alan işçiler rehavete kapıldı. Sendika çalışmamaya başladı. “Yok şöyle, yok böyle” derken birer birer ayrıldılar. Öyle bir hâl aldı ki sonunda tek kaldım.

Patron, “Gel bakalım delikanlı, bir konuşalım” dedi. Konuşmanın sonu, “Muhasebeye uğra, hesabını kessinler” oldu.

İşin garip tarafı, grevde arkamda duran sendika bu sefer durmadı. Sümen altı edildim. Hiçbir hakkımı korumadılar.

Bu, ilk kovulmam olmayacaktı.

Yıllar sonra başka bir fabrikada bir iş kazasına şahit oldum. Bilirkişiye ifade vermem istendi ama bu “ifade”, patronun istediği gibi olacaktı. Kabul etmeyince yine kapı göründü.

Patronlarla kavgam bitmiyordu.
Ama artık eski enerjim yok. Özellikle grev sonrası yediğim kazığı hiç unutmadım. Yine hakkımı korumaya çalışıyorum ama daha ılıman bir şekilde.

Bir şeyi öğrendim:
Hak aramak zor değilmiş.
Zor olan, herkes vazgeçtiğinde tek başına kalmakmış.

15 Mart 2026 Pazar

İnancın Sessizliği, Yorumların Gürültüsü



Ramazan vesilesiyle ara sıra aşka gelip Çağrı filminin müziklerini açıp dinlemeyi çok severim. Gerçekten müthiş bir filmdir Çağrı. Dönemine damga vurmuş ve Müslüman olmayan insanlar tarafından yapılmış bir başyapıttır. Film o kadar içselleştirilmiştir ki Anthony Quinn’in canlandırdığı Hz. Hamza’yı film icabı şehit eden Vahşi karakterini oynayan Ronald Leigh-Hunt’ı insanlar “Sen nasıl Hamza’yı öldürürsün?” diye linç etmeye kalkmışlardır.

Filmin müzikleri o kadar iyidir ki insanı o yıllara götürür. Dinlerken mest olursunuz. Benim asıl söylemek istediğim ise şu: Bu ve benzeri müziklerin altına yorumlarda Türk halkının doluşup en çok Müslümanın kendisi olduğunu ispat etmeye çalışmasıdır.

İlahi dinlemek istersiniz, açarsınız. Sonra yorumları okumak istersiniz. Altta öyle yorumlar vardır ki…
“Allah’ım ne olur biri beğense de tekrar dinlesem huzuruna gelsem.”
Ya da “Allah’ım, peygamberimizin sevgisini kalbime verdiğin için sana şükürler olsun.”
“Subhanallah, ne güzel ses yarabbi.”

Benim kızdığım nokta şu: İnsanlar inançlı olabilir. Bunda hiçbir beis yok elbette. Ancak bunu insanların gözüne sokmak, ballandıra ballandıra anlatmak ve özellikle yorum kısmında yapmak bana abesle iştigal gibi geliyor. Normalde bu yorumları yapanların bir kısmı, yazdığı yorumun sayfasını kapatıp diğer sekmede porno açmaya gidiyor.

Ya da şöyle tipler de var yine YouTube’da: Bir vaaz videosu açarsınız. Hocaefendi bir konu üzerinde konuşuyordur. Yorumlara bakarsınız; “Hocamızın yüzünden nur damlıyor, hepimiz İslam’la şereflenelim.” Şimdi sen hocayı övdün diye cennete mi gideceksin be adam? Buna gerçekten çok canım sıkılıyor. Bu insanlar sadece internet ortamında da yok elbette. Gerçek hayatta aynı ortamda bulunduğunuzda da benzer davranışları sergileyen insanlara rastlıyorsunuz.

Bu durum biraz da Türk halkının bir şeyi fazla abartmasından kaynaklanıyor. Bir şeyi sevince ona bağlanma biçimimiz böyle. Futbol takımında da böyle, sevdiği şarkıcıda da böyle; yeri geliyor bir müzikte de böyle. Her şeyi abartan bir milletiz. Tuttuğumuz partiden kullandığımız telefona kadar… İlla ki onun fanı olmak zorundayız.

Belki de mesele gerçekten inanmak değil, inanıyor görünmektir. Yorumlara yazılan cümleler bazen bir duadan çok bir gösteriye dönüşüyor. Oysa inanç dediğin şey sessizdir. Kimseye kendini ispatlamak zorunda değildir.

10 Mart 2026 Salı

Rutinle Yaşamak



    Son birkaç haftadır o kadar çok rutine bağladım ki hayatımı: işe git, eve gel, yemek ye, yat… Sabah uyan, işe git… Aynı döngü. Aslında aylardır bu döngüyü istiyordum. Hep bunun hayalini kurmuştum. Her zaman da söylerdim: “Rutin iyidir arkadaş, insanı hayata bağlar.” Bilmem ki o laftan da mı sıkıldım.

    Hâlâ rutinimi seviyorum aslında. İnsanın belli bir döngüye girmesi bence iyi bir şey. Seni gereksiz düşüncelerden ve hareketlerden koruyor. Farz-ı misal altı ay önce böyle bir rutine sahip değildim ve odamda duvarlarla konuşur olmuştum. Zaten burayı açma fikri de o zaman filizlenmişti. Sağımdaki duvara dönüp “ne bakıyorsun” deyip solumdaki duvara sağımdaki duvarı şikâyet ediyordum. Etrafımdaki insanlarla sadece iş bulmayı konuşuyordum. O zamanlarda günlük rutinim bu hâle gelmişti.

    Şimdilerde aşırı sıradanım. Dediğim gibi bu beni memnun ediyor. Rutinim dışında gelişen bir harcama, bir hareket, bir olay beni rahatsız etmeye başladı. Hoş, rutin de rahatsız etmeye başladı. Zira yazılarımda geniş aralıklar çıkmaya başladı. Gerçi bunun birkaç sebebi olabilir. Başlarda bir hevesle yazdığım yoğun yazılar artık çıkmaz oldu. Yazacak şey de mi kalmadı?

    Tolstoy’un İnsan Ne İle Yaşar kitabına karşılık ben de “İnsan Ne İçin Yaşar?” demek istiyorum aslında. Kitabın içeriğiyle alakası yok yazdıklarımın, sadece isim benzetmesi yaptım. Günümüzde insanlar —aslında biraz kendim için konuşuyorum— para, emek ve yaşama içgüdüsü üçgeninde yaşıyor. Bildiklerimizi tekrar etmeyeceğim. Hayatta kalmaya oynuyoruz yani.

    Sabah güneşin doğumuna şahit olup akşam batmasına şahit olmak kadar büyük bir nimet yok aslında. Yaşıyoruz yani, nefes alıyoruz. Hayata bir şekilde tutunuyoruz. Ama sürünüyoruz, ama yerlerdeyiz… İyi bir hayat sürmüyoruz. “Şükür edin” demeyeceğim asla. Şükür bile lüks oldu.

    Aylardır aradığım rutinime kavuşmuş olarak, rutinimden sıkıldığımı itiraf etmek istiyorum. Elbette sıkılmak da hakkım. Ancak bu rutine sahip olmadığımda yaşadığım buhran çok acıydı. Bunun için rutinime sımsıkı sarılıyorum. Bu rutin beni hayatta tutan.

    Ay sonu kredi kartımın borcunu ödeyebilme gücü beni hayatta tutan.

    Garip gelecektir aslında. Mantıksız konuştuğumu düşünebilirsiniz. Ancak en azından borç bir amaç veriyor insana. Bunu demek istiyorum.

    Hayata dair yeni amaçlar, büyük hedefler, değişik zevkler değil derdim. Eskiden yazdığım bir yazıya itafen; kariyer değil, sigara parama çalışmak… Arkadaşlarıma kahve ısmarlamak beni mutlu ediyor.

23 Şubat 2026 Pazartesi

Çamlıca: Bir Cami mi, Bir İktidar Anıtı mı?



 Yıllardır teravih namazına gitmemiştim. Kuzenim sağ olsun, “Hadi gidelim bir akşam” dedi. Hangi camii olsun derken aklımıza Çamlıca Camii geldi. Buraya kadar her şey iyi hoş. Camiye gittik ve teravihimizi kıldık. Ancak sorun burada baş gösteriyor. Naçizane, dilim döndüğünce anlatacağım.

Elbette ben de Müslüman bir insan olarak camii yapılmasına asla karşı değilim. Ancak bu camiinin yapılması, aynı Peygamber dönemindeki Dırar Mescidi gibi, Müslümanlara fitne sokmak adına yapılmış bir camidir. Dırar Mescidi’ni anlatayım. “Dırar”, TDV İslam Ansiklopedisi’nde “zarar vermek, muhalefet etmek” anlamına gelir. Kur’an-ı Kerim’de “mesciden dıraren” şeklinde geçmektedir. O dönemde münafıklar, Mescid-i Nebevi’nin dolup taşmasından, Müslümanlığın Medine’de büyüyüp yükselmesinden rahatsız olmaktadırlar. Bunun üzerine Dırar Mescidi’ni Kuba’da inşa etmişlerdir.

Çamlıca Camii özeline dönecek olursak, aynı Dırar Mescidi gibi bu cami de Müslümanlara nifak sokmak adına yapılmış bir camidir. Zira cami, Çamlıca’nın ta tepesine, kimsenin özellikle oraya gitmedikçe gelip namaz kılmayacağı bir konuma, otoban kenarına yapılmıştır. AKP’nin tamamen bir güç gösterisi olan ve devletin imkânlarını kullanarak yaptığı bir camidir. Zira dediğim gibi tepeye yapılmış, kocaman, altmış bin kişilik; içi dolmayan bir cami… İçine girdiğinizde yapaylığı siz de hissedeceğinizden emin olabilirsiniz. Ben girdiğimde caminin çeyreği bile dolmamıştı; safların araları yer yer boştu. Namaz aralarında herkesin elinde telefonlar, hikâye paylaşımları; imam ve müezzinin teganniyle okuduğu ayetler… Huşûnun bu camiye gelmediğinin göstergesidir.

Caminin etrafı tamamen yapay bir Osmanlı mimarisi özentisiyle yapılmıştır. Selâtin (sultan camileri) gibi kocaman bir avluya sahiptir; ancak o avlu o kadar boştur ki selâtin camileri gibi hissettirmez kesinlikle. AKP, minarelerin gölgesinde kapitalizm pompalamaktadır.

Bir kere, AKP’nin ve AKP’lilerin sürekli söylediği “Osmanlı torunuyuz” ifadesine aykırı olarak, Osmanlı’dan hatta Selçuklu’dan beri hiçbir cami ve mescit — kendi mahalle camiinizi de düşünün — devlet eliyle yapılmamıştır. Vakıflar, birkaç insanın bir araya gelerek yaptırdığı hayırseverler tarafından; hatta örnek aldığı Osmanlı padişahları bile devlet eliyle değil, kendi ceplerinden yaptırmışlardır o büyük camileri.

Kısa bir anekdot: Sultan Ahmet, Ayasofya’nın karşısına kocaman, altı minareli bir cami yaptırmak istediğinde dönemin şeyhülislamı “Efendim, önce Ayasofya’yı doldurun” demiştir. Tabii malum, ne Sultanahmet Camii ne de Ayasofya dolmamaktadır.

15 Şubat 2026 Pazar

Sabrın İnce Çizgisi




 Siz hiç olmayacak bir şeyi beklediniz mi? Saatlerce, günlerce… Hep bir umutla…

Mesai saatindeki işçi çıkış saatini bekler. Okuldaki öğrenci teneffüs zilini. Asker tezkeresini… Herkes bir şeyleri bekler sürekli.

Borcu olan aylarca çalışır, son taksidini yatırmayı bekler. Günlerce, aylarca, belki yıllarca… Uykularında bile o borç rüyalarına girer.
Âşık, maşukuyla buluşma saatini bekler. Saniyeleri sayar. Geçmez o dakikalar. Buluşma yerinde dikilir, bekler. Derken sevgili uzaktan görünür; tatlı bir tebessümle, gülücükler saça saça… Adımlarını ona çevirirsin. Hızlanırsın. Bir an önce kavuşmak için. Ve sonunda kavuşma gerçekleşir. Sanki iki cihan bir araya gelmiştir.

Beklemekten nefret eden biri olarak beklemeyi anlatmak istedim. Hayır, romantik bir yazı olmayacak bu.

Misal biriyle sözleşmişsinizdir. Hazırlanmış, heyecanla buluşma yerine gitmişsinizdir. Artık iletişim çağındayız; yıllar öncesi gibi mektupla “Falanca yerdeki heykelin orada saat tam şurada bekle” demenin manası yok. Telefon titreşir:
“Abi ben şimdi evden çıktım.”
O an kan beynine sıçrar.

Anlayabiliyorum elbette. İstanbul gibi bir yerde hiçbir plan tam tutmaz. Aceleniz vardır, geç kalmışsınızdır. Trafikte giderken önünüze bir trafik lambası çıkar ve yarın yokmuşçasına kırmızı yanar. O birkaç saniyelik bekleyişte insan kendi kendini yer bitirir.

Beklemeye çok müsait bir şehir İstanbul gerçekten…
Biraz insaf İstanbul.
Çok yorulduk.

11 Şubat 2026 Çarşamba

Bitmeyen Yokuş



 Bugünlerde oldukça huzursuz hissediyorum. Gerçekten somut bir sebebi de yok. İşim iyi gidiyor. Hayatıma yavaş yavaş çeki düzen veriyorum. Her şey yolunda gibi… Ama sanki bir şey eksik.

Sanki aracınla ilerliyorsun; motor çalışıyor, yol açık, direksiyon elinde. Ama bir yerlerden belli belirsiz “tık tık” sesleri geliyor. Yol boyunca kafan o seste. “Acaba motoru ne zaman elime alacağım?” korkusu eşlik ediyor sana. Gideceğin yere değil, çıkacak arızaya odaklanıyorsun.

Bu hissi tanıyorum. Boğazımda bir yumru gibi. İstemeden yukarı doğru çıkıyor, ağzımdan “of” diye dökülüyor. Oradan gözlerime yürüyor. Yer çekimine karışsa, gözyaşı olarak süzülecek. Sanırım henüz o kadar dolmadım.

Ama contası gevşemiş bir musluğun altındaki büyük kova gibiyim. Damla damla doluyorum. Hacmim var, evet; uzun sürecek belki. Ama doluyorum.

Bütçesel sıkıntılar hep vardı. Fakat derdimin tamamı bu değil. Asıl mesele şu: Derdim ne, onu da tam bilmiyorum. Belirsizlik beni oldum olası gerer. Belki de bu huzursuzluğun sebebi budur. Bazen “dert mi arıyorum?” diyorum kendime. Ama hayır… Bu başka bir şey.

Her an bir şey olacakmış hissi. İşte bu tüketiyor insanı.

Kendime sürekli telkin veriyorum:
“Emirhan, bu günler geçecek. Her yokuşun bir inişi vardır.”

Ama bu yokuş, İstanbul’da Kağıthane yokuşları gibi. Bitmiyor.

Çocukken kar yağdığında —ki artık pek yağmıyor— evden fırın tepsisini gizlice alırdık. Annelerimizin arkamızdan “Eve gelince sorarım sana!” seslerini duyup koşa koşa yokuşun başına çıkardık. Tepsiyi yere koyar, sanki Uludağ’da kayak yapıyormuş gibi birkaç saniyelik o inişte dünyayı unuturdik. O birkaç saniyeye koca hayaller sığdırırdık.

İşte şimdi o inişi hayal ediyorum.

Yokuştan inerken nasıl rahatlayacaksam… Soğuktan yanakları pembe, elleri buz kesmiş ama yine de inatla tekrar yokuşun başına çıkan çocuk gibi… Ben de ineceğim o yokuşu.

Ve belki o zaman, o “tık tık” sesi de susacak.

Konuşmayı Beceremeyen Birinin Yazıları

  Saatlerdir boş ekrana bakıp duruyorum. Bu sefer yine “Şöyle girme şu yazılara.” diyorum kendi kendime. Yazmaya değer hiçbir şey bulamadım ...