✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram

30 Ocak 2026 Cuma

Beynimle Aramdaki Sessiz Savaş

    


    Çocukluğumdan beri ortamda biri gerginse ben de gerilirim. Ne yapacağımı bilemem. Odağı başka bir yere çekmeye çalışırım ama nafile; onu da beceremem. Oldum olası insan ilişkilerinde başarılı değilimdir. Genelde duygularımı saklarım. Sonra da kendi kendimi yerim.

    Trafikte ilerlerken biri hatalı bir hareket yapar, yanıma gelir, camı açar ve suçu bana atar. Ben özür dilerim; yeter ki gerginlik olmasın. Çoğunlukla tartıştığımı ve hakkımı aradığımı hatırlamam. Hiçbir tartışmadan haklı çıktığımı da hatırlamıyorum.

    Tartışmalardan hep korkmuşumdur. Ortam gerilmesin diye kırk takla atarım. Dediğim gibi, odağı değiştirmeye çalışırım. Bağıran insanlardan oldukça korkuyorum. İlginçtir, ben de bazen bağırarak konuşuyorum. Keşke özgüvenim biraz daha olsaydı. Keşke insanlara bir şey söylerken kırk kere düşünmeye ihtiyaç duymasaydım ya da söylediysem onu rahatlıkla savunabilseydim.

    Söylediğim şey karşımdakini rahatsız ettiyse bazen çark edebiliyorum. İlginç bir özellik gerçekten. Yeter ki kimse kırılmasın. İnsanları kırmaktan, isteklerini geri çevirmekten de korkuyorum. Sanki tüm dünyanın bana ihtiyacı varmış gibi hissediyorum bazen. Elbette böyle bir şey yok. Bunların hepsi beynimin bana oynadığı oyunlardan ibaret.

    Beyin çok garip bir organ. İki avucumuzun içine sığabilen bu kıvrımlı varlık, tüm vücuda ve ruha hükmediyor. O ne isterse o oluyor.
“Şimdi korkacaksın, üzüleceksin, buna inanacaksın,” diyor ve ilginçtir, yapıyorsun. Sorgusuz, sualsiz… Ortada sebep yokken hüzünlendiriyor, depresyona sokuyor. Sonra yine onun sayesinde o depresyondan çıkıyorsun.
    Beyin bizimle oyun oynayabiliyor. Ama aynı beyinle bu hissiyatı kırabiliyorsun. Çok garip değil mi? Seni yanlışa da sokuyor, o yanlıştan yine aynı organla kurtuluyorsun.
    Beyin hasta olunca vücut tümüyle hastalık çıkarıyor. Vücudun ne kadar sağlıklı olursa olsun Alzheimer olunca beyin küçülüyor ve yatağa bağımlı kalıyor insan. 

    İnsanlara düşünceler hükmediyor. O düşünceler bizi boğuyor, neşelendiriyor, hüzünlendiriyor. Açmaza da sokuyor, ferahlatıyor da.
Her şey ama her şey insanın elinde aslında. Beynimizi ele alabiliriz. Bu döngüden kurtulabiliriz.

23 Ocak 2026 Cuma

Hastane Kokusu



    Geçenlerde acile gitme ihtiyacı duydum. Gece kafamı kaldıramıyordum, öksürmekten uyuyamıyordum. Oldum olası hastaneye gitmekten nefret ederim. Annem ben çocukken hastanede çalışırdı. Onun yanına gittiğimde o iğrenç dezenfektan ve ilaç kokusu burnuma dolardı. Hâlâ hastaneye her gidişimde o kokuyu aldığım anda o günler gelir aklıma.

    Çocukluğumdaki eski, küflü; duvarları boyaları sökülmüş, dökülmüş hastaneler… Yer yer karanlık koridorlar… Bazen kırpıştıra kırpıştıra yanan lambalar… O sahne beni çok gererdi. Çocukken gittiğim doktor, on–on beş tane penisilin iğnesi verip yollar; takip eden günlerde popomun acısıyla gezer dururdum.

    Günümüzde hastaneler artık böyle değil, daha modern. Ama içeride artık çalışan doktor kalmadı. Hükümetin agresif sağlık politikaları sistemi çökme noktasına getirdi. Dünyada da en kabul edilebilir mesleklerden biri doktorluk olduğu için, doktorlarımız birer birer şanslarını yurt dışında aramaya başladı. En bilinen örnek: cildiye randevusu. İnsanlar aylarca bulamıyor. Çoğu hastanede sadece bir tane cilt doktoru var.

    Elbette bu kaçışın sebebi sadece politikalar değil. Halkımızın birçok sorunu şiddetle çözebileceğine inanmasından kaynaklanan doktorlara yönelik şiddet de cabası…

    Bir yakınınızı kaybettiniz; ameliyathane önünde ya da yoğun bakım kapısında ağlıyorsunuz diyelim. Buna kimse bir şey diyemez, acınız sonuna kadar haklı. Ama “Onu siz öldürdünüz” demenin manası nedir? Doktor, hayat kurtarmak için bu mesleğe başlarken yemin eder. Bilerek bir insanı öldürmek —sadist değilse— isteyemez. Hastayı tanımaz, bir garezi yoktur. Ambulansla gelirken zaten kalbi iki kez durmuş birinden bahsediyoruz. Yani onu hayata döndürmek çoğu zaman bir mucizedir.

    Acile gittiğimi anlatıyordum… Sıramı aldım, beklemeye başladım. Saatler sürdü. Önümde belki elliden fazla insan vardı. Beklemekten çok yorulmuştum. Herkes aşağı yukarı aynı şikâyetle gelmişti. Bekleyen herkes homurdanıyordu. Çoğu kişi “Bunların keyfini bekliyoruz işte” diyordu. Doktora çıkışmak kolaydı.

    Ama kimse içerdeki pratisyen doktorun nöbetinin kaçıncı saatinde olduğunu düşünmüyordu. Saatlerdir sigara bile içmediğini… Yemek yedi mi, çay içti mi? İnsanlar doktoru robot sanıyor; “o bakmak zorunda” diye düşünüyor.

    Hastalardan biri haddini aşıp “Bunları boşuna dövmüyorlar” demeye başladı. Artık dayanamadım. Yukarıda saydıklarımı bir bir anlattım adama. Anladı mı anlamadı mı bilmiyorum ama benim içim soğumuştu. Hiç huyum değildir ama kalabalığa dönüp “İleride bu gençleri de bulamayacağız” dedim.

    Sıra bana gelmişti. Aradan kaynayanlara fırsat vermemek için birden odaya daldım. Hastalığımdan utanıp, mahcup mahcup —iyi bir gece olmadığını bilerek— “İyi geceler hocam” dedim. İki dakika baktı, gerekli ilaçları yazdı ve gönderdi. Saatlerce bekleyip iki dakikalık zamanı olan bir doktora görünüp çıkmıştım.

    Aslında her şeye doktora gittiğimiz için aciller bu kadar kalabalık. Poliklinikte aylarca randevu bulamayan insanlar geliyor acile. Ya da poliklinikteki doktorun teşhisini beğenmiyor, akşam soluğu acilde alıyor. Sen kimsin de doktorun teşhisini beğenmiyorsun; sanki tıbbiye okudun!

    En ufak soğuk algınlığında bile doktora koşmak günümüz alışkanlığı oldu. “Kişi kendinin doktorudur” derler ya… Barış Manço ilacımızı çoktan söylemiş:

Nane, limon kabuğu
Bir güzel kaynasın aman hah-hah-hah-hah
İçine hatmi çiçeği
Biraz çörek otu katasın aman hah-hah-hah-hah

Hatta biraz tarçın
Bir tutam zencefil, aman hah-hah-hah-hah
Bin derde deva geliyor
Biraz daha sabret güzelim
Hah-hah-hah-hah — hapşu!

11 Ocak 2026 Pazar

Bazı Alışkanlıklar Sessizce Eskir


    

     Normalde evde oturup tembellik etmeyi çok severim. Ama bugün ne olduysa kabıma sığamadım; duvarlar bana dar geldi. En çok yaptığım şey olan YouTube’dan video izlemek bile tatmin etmedi. Dışarı da atamadım kendimi, zira yağmur hiç durmuyordu. Ben de müzik dinleyip biraz oyun oynadım. Sürekli yaptığım şeylerden zevk almamak tuhaf bir his bıraktı içimde.

    Bu alışkanlığı üniversite yıllarında kazanmıştım. O zamanlar tuşlu telefonumun YouTube’a girebildiğini keşfetmiştim. Kısıtlı internetimle 144p videolar izliyordum. Seri hâlindeki oyun videolarını, yatağa uzanıp dizi izler gibi izlerdim. Yurtta yapacak başka bir şey de yoktu zaten.

    Sonra bir bilgisayar almıştım. Garibim, açılması beş dakika sürerdi. Güç düğmesine basar, lavaboya gider, bir şeyler atıştırır; döndüğümde hâlâ açılıyor olurdu. O zamana göre de kötü bir bilgisayardı ama işimi görüyordu. Ödevlerimi, araştırmalarımı, videoları hep onunla hallettim. On sene boyunca bana hizmet etti o emektar. Sonraları akıllı telefonlar iyice akıllandı, bilgisayar ikinci plana düştü.

    Kullandığım her bilgisayar, kendi dönemine göre bile zayıftı; sonuncusunu alana kadar. İlk bilgisayarımda çocuk aklıyla hep iyi cihazlara sahip insanları kıskanırdım. O dönemin oyunları ortalama sistemlerde de çalıştığı için ayarları düşürüp yine de oynayabiliyordum. Ama oyun sektörü endüstrileşip hız kazanınca bu anlayıştan vazgeçildi. Artık neredeyse her yeni oyun, yeni bir bilgisayar istiyordu.

    GTA Vice City diye bir oyun vardı ki evlere şenlik. Ana karakter Tommy Vercetti ile araba, motor, ambulans; hatta tank ve uçak bile sürebiliyordunuz. Her türlü ateşli silahı, hiç eğitim almadan, hedef şaşırmadan kullanabiliyordu. Ama denizde su biraz boyunu geçince boğulan bir karakterdi. Buna rağmen insanlar bu oyuna âşık olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam 2002’de çıkan oyun, selefi GTA 3’e fark atarak dönemine damga vurmuştu.

    Oyunu ilk açtığımda ekrandan taşan neon renkler, palmiye ağaçları ve 80’ler müzikleri beni başka bir yere götürmüştü. Vice City sadece bir oyun değildi; kaçabildiğim bir şehir gibiydi. Bilgisayarım çoğu zaman zorlanır, bazen kasardı ama ben yine de saatlerce o şehirde dolaşırdım. Görev yapmasam bile, sadece arabaya binip radyoyu açarak dolaşmak yetiyordu.

    Vice City’de beni asıl etkileyen şey özgürlük hissiydi. Kimse bana “şuraya git, bunu yapmazsan oyun ilerlemez” demiyordu. İster görev yapar, ister sahilde dolaşır, ister bir motosiklet bulup haritanın bir ucundan öbür ucuna sürerdim. Bugünkü oyunlar daha büyük, daha gerçekçi ama bir o kadar da yorucu. Eskiden oyun açmak dinlenmekti; şimdi çoğu zaman ikinci bir iş gibi geliyor.

    İşte böylesine mükemmel bir oyun bile orta segment bir bilgisayarda oynanabiliyordu. Oyunculardan bunu aldılar. Şimdilerde şirketler sanki “biz bunu çıkardık, oynamak zorundasınız” der gibi davranıyor.

    Kendimi bir oyuncu olarak görmüyorum elbette. Elimdeki bilgisayarı haftada bir açıp biraz müzik dinliyor, birkaç satır yazıyor ve sonraki haftaya kadar kapatıyorum. Ama bugün fark ettim ki, eskiden beni oyalayan şeyler artık yetmiyor. Belki sorun oyunlarda, belki bende. Ya da sadece bazı alışkanlıklar, sessizce eskimiştir.

3 Ocak 2026 Cumartesi

Toz, Pas ve Emeğin İçinden

 


            Eski mesajları silmem asla. Ara sıra döner bakarım. Gene öyle bir dönemime denk geldim. Açıp baktım uzun uzun. Tersanede elektrikçilik yaptığım döneme denk geldim. Ustabaşının attığı mesajlara, grupta konuştuğumuz yazılara denk geldim. Günümüzde tartışmalı olan SİHA gemisi TCG Anadolu gemisini yapan tersanede çalışıyordum. O gemide emeğim gerçekten çoktur. Hadi gelin tersane günlüklerime gidelim.

            Tersane ortamı gariptir. Taşeron yuvası, maaşları oldukça düşük, güvensiz çalışma ortamına sahip bir yerdir. Bugün taşeron şirketiniz ben tersaneden ayrılıyorum derse biriken izin günleriniz, kıdeminiz vs. hepsi verilir ama sıfırlanır. Yeni şirkete geçersiniz. Yani emekli oldunuz diyelim ona göre tazminat alırsınız ya da alamazsınız bile. Maaşınız ne olursa olsun banka hesabınıza asgari ücret yatar üstü ve fazla mesai ücretiniz saman kağıtlı bir zarf içinde bir hafta sonra verilirdi. Tabi o paradan bekle ki hayır gelsin.

            Eve geldiğinizde her yeriniz toz ve pislik olacaktır. Her akşam duş alırdım havlum leş gibi olurdu. İki günde bir kirliye atardım banyo havlumu. Zira eve geldiğimde suratım adeta çamur kaplı olurdu. Geminin en derin dehlizlerine en girilmedik yerlerine girerdik. Tabi geminin yapımı yıllar sürdüğü için pas, toz kir, çamura bulanmak işten bile değildi.

            Asla küçümsemiyorum ancak nispeten eğitimsiz ve gurbetçiler çalışırdı. Onlara kalacak yer ayarlanır, bir evde yirmi- yirmi beş kişi kalırdı. Yemekleri vs. şirket tarafından karşılanırdı. Zaten bu insanlar sabah köründe çıkıp her gün fazla mesai yapan insanlardı. Öğle arasında yemekhanede yerler akşam mesaisine de yemek yerler, zaten işte  çıkmaları da en iyi ihtimalle saat dokuz olurdu eve varmaları dokuz buçuk diyelim o saatte ne yemeği yesin pelte gibi yatağına gidiyor adam. Derdi evine para gönderebilmek sadece.

            Orada, benden kaynaklı mıydı artık bilemiyorum yoğun mobbinge maruz kalmıştım. “beceremiyorsun Emirhan, olmuyor Emirhan, neden böyle Emirhan.” Laflarına maruz kalıyordum. Ben oraya “yardımcı” yani genel tabiriyle çırak olarak girmiştim. Benden usta işi bekliyorlardı. Bir de kadrolularla sürekli bir savaş halindeydik. Aşağıda onu da anlatacağım

            Kadrolularla köşe kapmaca oynuyorduk. Yalanın bini bir paraydı. Ben de yalan söylemeyi çok beceremeyen bir insan olduğumdan mütevellit sürekli patlardık. Haliyle ustabaşımıza giderdi olay. Sürekli azar işittiğimi bilirim. Her işimiz takla tokattı. Ekibimiz küçük bir ekipti biz beş kişi olarak gemide karanlık yerlere karadan elektrik çekip aydınlatma yapardık.

            Çok fazla iş kazası gördüm. Hatta ben de iş kazasına maruz kaldım. Neden kendini korumadın diyerek girişimi yasakladıkları oldu. Ancak işimi seviyordum o dönemlerde. Son günlerde beni yıldırma politikası güttüler. Sebebi tazminatımın falan olması değildi asla. Zaten bir tazminatım yoktu. Hani biz kovduk dememek içindi sanırım. Zira benden asla memnun olmadıklarını biliyorum. Yaptığım hiçbir işi beğenmezlerdi. Gene de bir dönem sonra cidden artan iş kazalarını görmek ve yoğun mobbing karşısında yoruldum ve işi bırakma kararı aldım.

            İyi yönleri yok muydu? Elbette vardı, orası sayesinde elektrik işlerine aşina oldum ve artık yapabiliyorum. Ayrıca meslek sahibi olmuştum. Ustabaşımız ne kadar azarlasa da kızsa da bizi başkasına karşı ezdirmeyen biriydi. Aynı zamanda eğlenceli işti. Dediğim gibi karanlık yerlere aydınlatma sağladığımız için iş bizden geçerdi. Bir bölge var diyelim. Orada çalışma yapılacak misal tavan döşemesi yapılacak gemiye diyelim. Karanlıkta çalışmaya iş güvenliği uzmanları izin vermiyorlardı. Haliyle herkes bizi bekliyordu. Onun için iş güvenlikleri bizimle arasını iyi tutmak zorundaydı. Herkes bizi kapılarda karşılardı. Bu da hoşuma gidiyordu.

            Netice itibariyle bugün buradayım. Hani hep derim ya (yalan söyleme bir kere yazdın sadece böyle bir yazı) her yapılan şey tecrübedir diye. Bu da benim için böyle bir tecrübe oldu. Şu an ki işimde bu kadar zorlanmamım sebebi bana “sen bunu bunu yap Emirhan sonra benim söylediğim yere git” denildiği için, yani böyle çalışmaya alışmıştım. Mevcut olan işim gereği emir vermek zorundayım insiyatif almak zorundayım ve çok zorlanıyorum. Ancak başaracağım.

27 Aralık 2025 Cumartesi

Şimdiki Aklım O Boku Yediğim İçin Var

 


            Bizi biz yapan, bugüne kadar yaşadığımız en küçük dahi olsa tecrübelerdir. Yani şunu demek istiyorum. Bugün beni tanıyanlar “Emirhan nasıl biri?” sorusunu cevaplarken ne diyorlarsa bunu hayatımda ki iyi, kötü, güzel, çirkin tecrübelere istinaden söyleniyordur.

            Zeki insan en aptaldan bile bir şey öğrenebiliyorsa zekidir. Başkalarının tecrübelerini yeniden tecrübe etmek kadar aptalca bir şey yoktur. Yaşam dediğimiz şey tecrübelerin oluşturduğu bir bütündür.

            Aklıma bazen aynı bir bilgisayar oyunu oynarsınız becerememişsinizdir, kayıtlı dosyayı siler baştan oynarsınız. Bu geliyor. Yani klişe bir laf olan “dünyaya bir daha gelseydin ne olurdu?” diye. Bu laf gerçekten bir paradoks aslında. Dünyaya bir daha gelseydik aynı kişi olamayacaktık. “şimdiki aklım olsaydı yapmazdım” ancak şimdiki aklına sahip olmanın sebebi bu boku yediğin için idi.

            Yukarıda verdiğim örneği sık sık düşünürüm. Acaba neleri farklı yapardım? Belki okulu bu kadar uzatmazdım. Bitiremeyeceğimi anladığım anda bırakır evime dönerdim. Ancak orada kazandığım tecrübeler olmayacaktı bu sefer. Diyorum ya yukarıda, hep bir şeyler eksik kalacak diye.

            Geçmiş diyoruz, takılıp kalıyoruz eski hatalara. O hataları sevmek lazım aslında. O hatalar bizi biz yapan. Yediğimiz kazıklar, düşüp kalktıklarımız, ayağa kalkıp koştuğumuz. Sanki sen çok iyisin bu konuda Emirhan. Yirmi sene önce arkadaşına bağırdığın anıyı çeviriyorsun kafanda. Kime akıl veriyorsun? “başkalarının tecrübelerini yeniden tecrübe etmek kadar kadar aptalca bir şey yoktur.” Az evvel yazdım. Ama iyi ama kötü otuz senelik bir tecrübeye sahibim.

            Ama şunu da biliyorum: Geçmişle kavga ederek bugünü kazanamıyorsun. Ne yaşadıysam, neyi beceremediysem, neyin içine batıp çıktıysam… Hepsi beni buraya getirdi. Daha iyisini bildiğim için değil, yaşadığım için böyle düşünüyorum. O yüzden geçmişime kızmıyorum artık. Çünkü o olmasaydı, ben de olmazdım.

           

20 Aralık 2025 Cumartesi

İki Haftalık Sessizlik Üzerine

 


İki haftadır elimi bilgisayarıma bile sürmedim; kaldı ki yazı yazayım. Çok özledim burayı. İşsizken bayağı seri hâlinde, burayı taciz edercesine yazılar yazıyordum. Her gün, iki günde bir ya da aynı gün iki yazı falan… Tabii o zamanlar buraya yeni soyunmuş, büyük bir hevesin içindeydim; ondandır belki.

Bu heves meselesi bende sık olur. Yeni başladığım bir hobi edinmiş olayım, bokunu çıkarana kadar yaparım; sonra sıkılırım. Oysa her şey tadında olmalı. Burayı okuyan var mı, onu da bilmiyorum. Google birtakım istatistikler veriyor ama ne kadar güvenilir, emin değilim. Netice itibarıyla “tık” prensibiyle çalışan bir şey bu. Linki sosyal medyada paylaşıyorum; insanlar yanlışlıkla tıklayıp iki saniye sonra kapatıyor da olabilir.

Konumuz aslında bu değil. Hoş, ne zaman buraya bir konuyla başladım ki? Misal, her zamanki şeyi yapacağım ve aklıma ilk geleni yazacağım. Birkaç gündür araba bakıyorum. Fiyatlar saçma sapan, delice. Sadece fiyatlar da değil; değişik, ilginç özellikler, kusurlar hatta kusur bile sayılmayacak şeyler yüzünden fiyatlar artıp azalıyor. Adam karısının isminin baş harfiyle kendi isminin baş harfini plakaya yazmış. Satıcıyla konuşuyorsun, “Abi bu fiyat ne?” diyorsun; “Plaka özel plaka” diyor. Abi plaka sana özel, bana ne senin isminin baş harfinden? diyorsun… Küsüyor. Sen de dert sahibi oluyorsun.

Aslında çok kötü bir hafta geçirdim. İşi şamataya vuruyorum ama çok bitkinim. Başıma bir sürü şey geldi. Yine de iyiyim; işimi hâlâ seviyorum, mutluyum, huzurluyum. Hâlâ biraz parasızım, evet; ama o da düzelecek. Buna kesinlikle inanıyorum. Boşuna “her gecenin bir sabahı var” dememişler. Elbette hayat sürekli güllük gülistanlık olmaz. İnişler çıkışlar olur. Dibin dibini gördüğüm de oldu.

Her şey güzel olacak. İşimde tutunacağım, paramı biriktirmeye başlayacağım, düzenimi kuracağım; Türkiye’de devrim olacak, muasır medeniyetler seviyesine çıkacağız, hepimiz zengin olacağız, bir de kültür devrimi olacak… Bunlara ben de inanmıyorum zaten, ondan yazdım durdum. Hangisine inanmadığımı ise artık takdir siz değerli okurlarımın.

 

7 Aralık 2025 Pazar

Parasını Yönetemeyen Bir Adamın İç Dökmeleri

 


Kuyruğu dik tut Emirhan. Evet, biraz borcun var; evet, bazı şeyler canını sıkıyor olabilir. Ama umutsuzluğa kapılma. Her şey yavaş yavaş yoluna girecek. Biraz batağa saplanmış olabilirsin, üstelik buna kendi rızanla girdin… ama kurtulmak da senin elinde. Korkacak bir şey yok; sadece bir süre kemer sıkacaksın, minimum harcama yapacaksın. Hesabı kitabı iyi yapman gerekiyor, o kadar.

Ben zaten oldum olası saçma sapan şeylere para harcamışımdır. Harcadıklarımı toplasam küçük çaplı bir araba galerisi bile açabilirdim. Para konusunda pek tutumlu biri olmadım hiçbir zaman. Ya acele etmişimdir, ya da ihtiyacım olmayan şeylere yönelmişimdir. Mesela telefon almaya niyetlenirim; kafamda bir model yokken dükkâna girerim, sonra ihtiyacımın çok üzerinde bir telefonla çıkarım. Tezgahtarlar beni öyle kolay kandırır ki…

İşin ilginci, ben de çok satış işi yaptım ama asla kandıran tezgahtar olmayı beceremedim. Adam dükkâna gelir: “Abi ne lazım?” derim. “Bu mu?” “Buyur.” “İyi günler.” Bir şey daha satayım, fazladan bir ürün kakalayayım kafasında hiç olmadım. Bu insanlar nasıl başarıyor, gerçekten bilmiyorum. Benim gibi olan başkaları da vardır elbet. İyi satışçı kendine güveniyor ve ne yapacağını iyi biliyor.

Sadece para harcamak da değil mesele. Çok borç verdim, çoğunu da geri alamadım. Benden borç istemezler aslında; muhabbet ederken “Bu ay çok sıkışığım.” der biri. Ben hemen atlarım: “İstersen vereyim.” O da mecburen “Ver” der. Parayı veririm, o an her şey güzel. Ama zaten sıkışık olan adam nasıl ödesin geri? Ödeyemiyor. Ben de verdiğimle kalıyorum.

İslam alimleri bu tip borca karz-ı hasen der; “Verilen borcu unutmak.” Yani öyle bir borç ki, geri gelirse ne âlâ, gelmezse de kalbin kırılmayacak. Ama benim de ihtiyacım var. İsteyemiyorum da. Öylece kalıyor. Yıllar sonra enflasyonda kuşa döndükten sonra geri alsam neye yarar…

Sanırım bir dönem maaşıma hiç ellememem gerekiyor. Ya da 30 gün çeken ayların 15 gün sürmesi… Artık neyse. Ama düzelteceğim. Her şey yoluna girecek. Gerçekten.

Konuşmayı Beceremeyen Birinin Yazıları

  Saatlerdir boş ekrana bakıp duruyorum. Bu sefer yine “Şöyle girme şu yazılara.” diyorum kendi kendime. Yazmaya değer hiçbir şey bulamadım ...