✍️ Kaldığım Yerden Yazılar

Bu blog suskunluğu yırtmaya çalışan birinin özgür olduğu bir yerdir.
lütfen evinde hisset, hoş geldin.

Beni Takip Et

X Instagram

12 Mayıs 2026 Salı

Hep Aynı Sahne




 Hayatta dümdüz yaşamayı çok istiyorum. Yani şöyle: işe gideyim, geleyim, yatayım, kalkayım, tekrar işe gideyim… Böyle sürüp gitse, hiçbir olay olmasa ne kadar güzel ve kolay olurdu. Çünkü hiç hesapta olmayan bir şey yaşanınca hayatın da düzenin de altüst oluyor. Ben de o hiç hesapta olmayan şeyleri düzgün yönetemiyorum.

Bir arkadaşlık kuruyorsun. Her şey mükemmel, can ciğersiniz. Sonra hiç ummadığın bir hata yüzünden her şey mahvoluyor. Bunun üstesinden gelemiyorum. Çalışıyorsun, yine hiç ummadığın bir sebepten kovuluyorsun. Geriye dönüp o ana gidip “Keşke şöyle deseydim de bunlar olmasaydı.” diyorsun ama ne çare… Kaderin kalemi ömür kağıdında gezmiş, imza atılmış, kalem kırılmış.

Hayatta herkes hata yapar. Ancak ben sürekli hata yapıyorum. Arkadaşlarıma, dostlarıma, sevgilime, ana-babama… Çoğu artık geri dönülmeyen hatalar. Ama bilerek yapmıyorum. Gel de anlat. Anlatabilir misin? Anlatamazsın. Mümkün değil bu. Karşımdaki haklı mı? Evet, haklı.

Bu tip bir yaşantı nasıl bende oturdu onu da bilmiyorum aslında. Belki de ailemde hatalarımın hep örtbas edilmesindendir.

Şu sahneyi hep ama hep yaşadım: Birisiyle dost, arkadaş, sevgili artık her neyse oluyorum. Her şey çok iyi gidiyor. Sonra bir şey oluyor; alınacağı, kızacağı bir şey yapıyorum. Bir anda karşımda dikiliyor o insan. Alın damarı şişmiş, gözleri büyümüş şekilde bana bir şeyler anlatırken buluyorum kendimi. Üstelik konuda gerçekten ben hatalıyım. Ondan sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Kopuyor gidiyoruz.

Anlatan, anlatacağını anlatıyor. Sahne kapanıyor. Ben yıkılmış şekilde sigarama uzanıyorum. Yakıp anlattığı şeyleri kafamda çevirmeye başlıyorum. Sonra geçmişte yaşanan aynı şeyler geliyor aklıma. “Yine eline yüzüne bulaştırdın.” diyorum kendime.

Bir şeylerde başarısız oluşum tokat gibi çarpıyor suratıma o sırada. İnsan ilişkileri… Evet, insan ilişkileri. İstisnasız hep aynı sıralama oluyor.

Burada arabesk yapmıyorum aslında. Sigarayı anlatışım, yaşadıklarımdan kaynaklı sadece. Her insan beni hayatından çıkardığında yaşadığım şey buydu.

Demem o ki insanlara karşı bir şeyi eksik ya da yanlış yapıyorum. Henüz sağlıklı bir ilişki kurabildiğimi düşünmüyorum. İlişki derken her türlü ilişkiden bahsediyorum.

İlişkiyi benim sonlandırdığım insan sayısı çok sınırlıdır. Ben kendimi bağlıyorum sadece. Ağzımı açıp; arkadaşım, dostum, sevgilim dediğim insanın ağzının içine bakıyorum. Söylediği her şeyi emir telakki ediyorum. Ben kimseyi hayatımdan çıkaramıyorum. Genelde onlar çıkarıyor beni. Yukarıda anlattığım sahne hiç benim tarafımdan olmadı mesela.

İnsanlara çok güveniyorum. “Bana kazık atıyorlar.” anlamında demiyorum bunu elbette. Güveniyorum derken, “Falanca olaya alınmazlar.” ya da “Bunu yanlış anlamazlar.” diye düşünüyorum. Genelde de yanılıyorum.

Belki de yanlışım burada başlıyor.

Demem o ki: Ben nerede yanlış yapıyorum?

10 Mayıs 2026 Pazar

Kemal Sunal Filmlerinin Hâlâ Güncel Olması Korkutucu




Bu hayatta en çok sevdiğim şey Kemal Sunal filmlerini tekrar tekrar izlemektir. Hiçbir filmde bu tadı almıyorum. Tabii bu biraz nostalji duygusundan kaynaklanıyor olabilir ancak o dönemki filmlerde sanki adını koyamadığım bir şey var ve kendine bağlıyor.

Çevrenize, tanıdıklarınıza hatta sokaktan geçen her insana sorsanız aşağı yukarı aynı şeyleri söyleyeceğine eminim Kemal Sunal için. Rahmetli bu halka mâl olmuş bir şahsiyetti kendisi. Çok şükür bu iktidarı göremeden vefat etti de herkesin politikleştiği, ikiye bölündüğü, sanatçıların da ondan bundan diye etiketlendiği dönemde yaşamayıp herkes tarafından sevilerek vefat etti kendisi. Zira fikri yapısını tahmin ettiğim biri ve bu dönemde ne tarafta duracağını çok iyi biliyorum.

İhsan Yüce’nin ilmek ilmek dokuyup yazdığı, kendisinin mükemmel bir şekilde hayat verdiği, salt bir mizah içermeyen filmleri bugün hâlâ aynı sorunların devam ettiğini gösteriyor. Hâlâ Kibar Feyzo filmindeki feodal düzen belki öyle bir şekilde yok ancak artıkları, pislikleri devam ediyor. “Grev, ekmek, işçiler kardeş patron kalleş” repliği hâlâ daha güncelliğini korumuyor mu?

Siyasi güldürü filmi olan Zübük, bugün aradan kırk küsur sene geçmesine rağmen güncelliğini koruduğu için günümüz iktidarı tarafından defacto olarak sansür uygulanmıyor mu? Yandaş olan Kanal 7 yayın haklarını satın almış, kendi kanalı dâhil hiçbir yerde yayınlatmıyor. Ya da Kiracı aynı olayları günümüzdeymiş gibi anlatmıyor mu? Bu liste uzar gider. Her filmi tek tek anlatmanın manasının olmadığını düşünüyorum.

Bu filmleri izlerken kahkahalara hâlâ boğuluyoruz evet. Lakin eskiden güldüğümüz şeyler artık gün geçtikçe canımı yakmaya başladı. Yukarıda bahsettiğim gibi hâlâ işsizlikle boğuşuyoruz. Hâlâ patronlar kanımızı emiyor. Hâlâ birileri üzerimizden paralar kazanmaya devam ediyor. Liyakatsizlik, rüşvet, iltimas almış başını gitmiş durumda.

Bunların çözümü yeni bir Kemal Sunal’ın gelip film yapmasını beklemek değildir. Kendisi döneminde eleştirmiş, hatta yerden yere vurmuştur muhataplarını. Bizim de bunu yapmamız gerekmektedir.

Asıl mesele, o filmleri izleyip gülüp geçmek değil; gülümsetirken aslında neye güldüğümüzü fark edebilmektir. Çünkü bazı şeyler sadece filmde kalmıyor, hayatın içinde tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Belki de bu yüzden Kemal Sunal filmleri eskimiyor. Eskimeyen şey film değil, anlattığı gerçekler oluyor.

İnsan en çok da buna gülmeye devam ederken, bir yandan da içten içe düşünmeden edemiyor: Biz gerçekten değiştik mi, yoksa sadece sahneler mi aynı kaldı?

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Kim Okuyor Bilmiyorum

 



Buraya aylardır yazı yazıyorum. Kim okuyor bilmiyorum. Okurken keyif alıyorlar mı onu da bilmiyorum. Aslında Google istatistiklerine baktığımda belli bir okunma olduğunu görüyorum ama sonuçta bunlar sadece ‘tık’ sayıları. Bir insan yazının başında mı çıktı, sonuna kadar mı okudu, bunu bilmenin bir yolu yok.

Başlarda her gün buraya girip sayılara bakar, kendi kendime yorumlar yapardım. Gün aşırı yazılar yazıyordum. Hatta aynı gün içinde iki yazı paylaştığımı bile hatırlıyorum. O kadar heveslenmiştim yani… Saat başı blogu kontrol ediyordum. Sonra bu kontroller günde bire düştü. Sonra haftada bire…

Bu sıkıldığım anlamına gelmiyor aslında. İnsan yazdıklarının birilerine ulaştığını hissetmek istiyor sadece. Bazen yazılarımı, beni gerçekten tanıyan birkaç kişi dışında kimsenin okumadığını düşünüyorum. Tanımadan girip okuyan insanlar var mı, onu bile bilmiyorum.

Tabii bunda sosyal medyanın etkisi büyük. İnsanlar artık uzun yazılar okumuyor. Hatta uzun videolar bile izlenmiyor artık. Her şey birkaç saniyelik tüketim alışkanlığına dönüştü. Daha önce birkaç yazımda bundan bahsetmiştim.

Yine de insan hayal kuruyor. Bazen blogun büyüdüğünü, takipçilerle dolup taştığını, hatta edebiyat ödülleri aldığımı falan düşünüyorum. Tamamen hayal tabii… Ama insan keşke olsa demeden de edemiyor.

Bu yazıyı neden yazdım onu bile tam bilmiyorum aslında. Başta ‘öylesine yazılar yazmayacağım’ demiştim ama galiba biraz öyle oldu. Kusura bakmasın kimse. Affınıza sığınıyorum.

28 Nisan 2026 Salı

Gerçekten Bilmek İster Miydin?




Herkese en az bir kere şu soru sorulmuştur:
“Özel bir gücün olsa ne olmasını isterdin?”

Kimisi uçmak ister, kimisi eşyaları uzaktan kontrol etmeyi, kimisi de sınırsız güç…
Aslında klişe bir sorudur bu.

Düşünsenize, uçabildiğinizi. İstediğiniz yere, istediğiniz vakitte gidiyorsunuz. Ne trafik var, ne “arabanın muayenesi var gidemem” derdi, ne benzin masrafı… Harika olmaz mıydı?

Ya da eşyaları kontrol edebilmek… Üşengeç bir toplumuz vesselam. Dışarıda yağmur yağıyor, cipsinizi kolanızı almışsınız, battaniyeyi üzerine çekmişsiniz. Tam keyif yapacaksınız… bir bakıyorsunuz kumanda sehpanın üzerinde kalmış.
“Hay Allah!”
Küfür kıyamet doğrulup alırsınız değil mi?

Gelelim benim ne isteyeceğime.

Ben insanların zihinlerini okumak isterdim. Hayatım boyunca en çok merak ettiğim şeydir: Benim hakkımda ne düşünülüyor?

Kapalı kapılar ardında “Emirhan da şöyle biri…” diye illa ki konuşuluyordur. Önemli ya da önemsiz fark etmez. Arkadaşlarım, müdürüm, patronum, kasiyer kız, yoldan geçen amca… Herkesin zihninde nasıl bir insanım, bunu bilmek isterdim.

Aslında bu biraz hastalıklı bir düşünce de olabilir.

Çünkü insanların ne düşündüğü ne olursa olsun, sen kendi hayatını yaşıyorsunuz. Onların düşüncelerine uymayabilirsiniz de. Günün sonunda yine yatağa giriyorsunuz, başını yastığa koyuyorsunuz… ve yalnızsınız. Düşüncelerinizle baş başasınız.

Odanın kapısını kapattığınızda yine yalnızsınız.

Kendinize bile söylemeye utandığınız, kimsenin bilmediği düşünceleriniz olabilir. Ayıp da, günah da, doğru da, yanlış da… Hepsi sizin zihninizin içinde.

Diyelim ki dünya iyisi bir insansınız. Herkese iyilik yapıyorsunuz, Polyanna’dan hallicesiniz…
Ama o yalnız kaldığınız anlarda, zihninizde tilkiler dolaşmıyor mu?

“Ben hiç kötü düşünmem” diyen varsa, biraz afakî konuşuyordur. Genelleme yapıyorum ama insan zihni bu… karanlık tarafı da var.

“Herkesin tenceresi kapalı kaynar” sözü boşuna söylenmemiş.
Kimin derdi var, kimin neye canı sıkılmış, kim ne düşünüyor… bilemeyiz.

Bir de bildiğimizi varsayalım… Muhtemelen ortalık karışırdı.

Yüce yaratıcı herkesin içini biliyor. Buna rağmen dünyaya doğrudan müdahale etmiyor; daha çok düzenin akışına bırakıyor. Çünkü dengeyi kuran da o.

Peki biz?

Sınırlı iradeye sahip insanlar olarak herkesin zihnini okuyabilseydik… ne olurdu?

23 Nisan 2026 Perşembe

Bir Paylaşım Kadar Duyarlıyız



 İnsanlar duyarlı olabilir, olmalılar da zaten. Ancak Türkiye’de duyarlı olmak, çoğu zaman sosyal medyada önceden hazırlanmış slogan sözler ve görseller içeren paylaşımlar yapmakla sınırlı kalıyor. Elbette sosyal medyanın gücü yadsınamaz. Elbette yeterli kitle, yeterli baskıyı oluşturduğunda bir şeyler değişebiliyor bazen. Ancak bazen…

Başka ülkelerde hükümetleri düşürebilecek, kabineleri istifaya zorlayabilecek türden olaylar Türkiye’de yaşandığında; belli bir kesim birkaç hikâye paylaşır, hashtagler oluşturulur ve mesele unutulur gider. Özgecan Aslan cinayetini kaçımız hatırlıyoruz? Ya da Narin cinayetini?

Sosyal medya belki de en çok Gezi Parkı olayları sırasında etkili oldu. İnsanlar Twitter üzerinden örgütlenmiş, sokaklar dolmuş, gösteriler günlerce, haftalarca sürmüştü. Günümüze daha yakın sayılabilecek bir örnek ise Saraçhane gösterileriydi. Yine sosyal medya üzerinden bir örgütlenme vardı ancak birkaç gün sürdü ve Gezi Parkı kadar geniş bir kitleye ulaşamadı. Paylaşımlar yapıldı, hashtagler havalarda uçuştu. Ama hükümet düşmedi, kimse istifa etmedi. Elbette o dönem ile bugün arasında pek çok değişken var. Muhalefet partilerinin tavrı, toplumsal hava, hatta dönemin ruhu bile birer etken sayılabilir.

Netice itibarıyla paylaşanlar paylaştığıyla kaldı, hapis yatan hâlâ hapiste. Elbette “paylaşım yapılmasın” demiyorum. Sadece diyorum ki; belki yüzde biri işe yarıyor. Her sene “23 Nisan kutlu olsun”, “1 Mayıs kutlu olsun” diye paylaşmak bir şey değiştirmiyor. Atatürk’ün sigarasını derin derin çektiği bir fotoğrafı paylaşmak da, Karl Marx’ın Komünist Manifesto’sundan alıntı yapmak da devrimi getirmiyor.

Instagram’a giriyorsun, ardından galerine girip süslü bir iki cümle yazılmış bir görsel buluyorsun. O an bir heyecan geliyor; bunu paylaşırsam sanki bir şeyler değişecekmiş gibi hissedip “paylaş” butonuna basıyorsun. Peki ne değişiyor? Hiçbir şey… Dijital bir ayak izi daha.

Belki bu yazdıklarım baştan aşağı yanlıştır. Ben bir kanaat önderi değilim. Fikirlerim de öyle çok önemli değil. Sadece içimi döküyorum.

Bu paylaşımlar insanın içini bir nebze olsun rahatlatıyor, bunu inkâr edemem. Ülke bir çıkmazın içine sürüklenmiş, değerler aşınmış, saygı duyduğumuz pek çok şeyin içi boşaltılmış durumda. İnsanlar belki de “birine dokunurum” umuduyla paylaşıyor. Bu da yadsınamaz.

Bir gün bu paylaşımlara ihtiyaç duymayacağımız günlere dönebilmek ümidiyle, bu yazıya da noktayı koyuyorum.

16 Nisan 2026 Perşembe

Konforun Tutsakları

 


İnsanların ihtiyaçları yıllar geçtikçe değişiyor, gelişiyor. Sürekli başka şeylere bağımlı hale geliyoruz. Hayatımızdan o şey kısa bir süreliğine dahi çıksa alt üst oluyoruz. Teknolojik gelişmelerden bahsediyorum elbette. En basitinden başlayalım…

Tekerlekten ele alalım. Bilmiyorum ama düşünüyorum ki tekerleği bulan insana “bunu nereden buldun, ne gerek vardı?” diyenler olmuştur. Ancak bugün baktığımızda tekerlek olmasa lojistik sektörü diye bir şey olmazdı, gıda sevkiyatı yetersiz kalırdı, şehirlerde birbirimizi yerdik. Sadece basit bir taşımacılık meselesi değil bu; iş yükümüzün ne kadar artacağını az çok tahmin edebilirsiniz.

Ateş örneğine gelelim. İnsanlar başta çiğ yemeği normal görürken, bugün kimsenin eti çiğ yiyebileceğini sanmıyorum. Hatta birçok ileri teknoloji, temelde ateş sayesinde gelişti. Sadece yiyecek değil; ısınma, aydınlanma, güvenlik… Hepsi onunla birlikte ilerledi.

Yukarıda saydıklarım, aşağı yukarı insanlık tarihi kadar eski icatlar. Bunlarsız bir hayat artık düşünülemiyor. Bir de Endüstri Devrimi’yle birlikte hayatımıza giren ve vazgeçilmez hâle gelen icatlar var ki insanı daha da düşündürüyor: Ne ara bu kadar bağımlı hale geldik?

Elektrikten başlayalım. Şu an hayatımızdaki çoğu eşya, alet edevat — aklınıza ne gelirse — elektrikle çalışıyor. İş dünyası tamamen elektriğe bağımlı. Evde elektrik kesilip biraz uzun sürünce, telefona sarılıp elektrik idaresini aradığınızı hatırlarsınız. Yıllar önce Türkiye genelinde saatler süren bir elektrik kesintisi yaşanmıştı; hatırlayanlar vardır. İnsanlar, jeneratörü olan marketlerde rafların arasında telefonlarını şarj ediyordu. Trajikomik bir manzaraydı. Hastaneler bazı bölümlerini kapatıp hastalarını başka yerlere sevk etmek zorunda kalmıştı. İnsanlar adeta bir uzvunu kaybetmiş gibi elektrik arıyor, bütün düzenleri alt üst oluyordu.

Cep telefonları, daha doğrusu artık yaygın adıyla akıllı telefonlar… Artık elimiz kolumuz durumunda. Çoğu işimizi onunla yapıyoruz. Bundan otuz sene önce “tuvalette uçak bileti alacaksın, havale yapacaksın” deseler “hadi oradan” derdiniz. Ama bugün telefonlarla yapabildiklerimizin sınırı yok. Şahsen ben geceleri ona bakmadan uyuyamaz oldum.

Beni en çok şaşırtan ise internet, özellikle de wi-fi teknolojisi. Ne ara bu kadar gelişti, ne ara hayatımıza bu kadar girdi, aklım almıyor. Buradan çektiğin bir fotoğrafın saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna gitmesi… Bu gerçekten tahayyül etmesi zor bir şey. Üstelik öyle büyük, gizli bilgilerden bahsetmiyorum; arkadaşına şaka olsun diye attığın saçma bir fotoğraftan söz ediyorum. Buna rağmen bu kadar hızlı, bu kadar kolay… Aklım almıyor. Bu kadar bağımlı olmamızı da anlamıyorum.

Daha akaryakıtı, içten yanmalı motorları, bilgisayarları, uydu teknolojisini saymadım bile. Teknoloji öyle bir noktaya geldi ki hayatımızın içine tamamen işlemiş durumda. Bu icatlar olmadan bir dünya artık neredeyse düşünülemiyor. Cebimizde taşıdığımız ufacık bir kutuya bağımlı hale gelmiş durumdayız. Evet, hayatımızı kolaylaştırıyor, o ayrı. Ama bu teknolojilerin bizden götürdükleri… O da başka bir yazının konusu.

4 Nisan 2026 Cumartesi

Bir Grev Hikâyesi



 Haftalar oldu, aklımda bir şey olmadığı için yazmaya biraz ara verdim diyebilirim. Hep aynı şeyleri yazmak elbette sıkıcı olur diye düşündüm. Ama artık dayanamadım. Yine bir anımı anlatmak istiyorum. Birçok işimde patronlarla sorun yaşamış, sivri davranmış, çıkıntılık yapmıştım. Dayanamıyordum.

Bundan yıllar önce, üniversitede dersler artık dayanılmaz hâle gelmişti. “En azından elim ekmek tutsun, madem okuyamadık bir fabrikaya gireyim, düzgün maaşla çalışayım” diye saçma bir düşünceye girmiştim. Hâlbuki okulu bitirsem aileme daha yararlı olacaktım. Ama o zamanki gençlik aklı öyle çalışmıyor. Onun verdiği gazla fabrikaya girdim. Ama ne fabrika…

Girdiğim yer o kadar rezaletti ki asgari ücret dahi vermiyordu. Bırakın ücreti, öğle molası bile yoktu. Yemeği kendimiz getirip makine aralarında yiyorduk. Tek molamız, öğleden sonra bölük bölük çıkıp sigara içebildiğimiz on dakikalık bir zamandı. Tüm gün o on dakikaya çalışıyorduk. Mesai kavramı diye bir şey yoktu. İş ne zaman biterse o zaman çıkıyorduk. Ya da daha doğrusu, ustabaşının keyfi ne zaman gelirse… Buna rağmen mesai ücreti de yoktu.

Bu yüzden sirkülasyon çoktu; en eski çalışan bir iki senelikti. İşin ilginç tarafı, bu devirde böyle bir fabrikanın nasıl göze çarpmadığıydı. Devlet nasıl kontrol etmiyordu, bu soru aklıma sık sık geliyordu.

Pos bıyıklarımın verdiği kuvvetle damarlarımdaki komünist canlandı ve “bu düzen değişecek” dedim. Henüz 23 ya da 24 yaşındaydım. Kanım deli akıyordu. “Burada ne yapabilirim?” diye sürekli düşünüyordum. İlk aklıma gelen SGK’ya şikâyet etmek oldu. Ama araştırınca, denetimin en erken iki sene sonra gelebileceğini öğrendim. Süreç uzayacak, sonucu da meçhul olacaktı. Olan yine bizim alın terimize olacaktı.

İstifa edip başka iş bulmak çözüm değildi. Orada başka insanlar da vardı ve onların da bu işe ihtiyacı vardı. İnsan gibi çalışmayı hak ediyorlardı. Böylelikle düğmeye bastım.

Hemen sendika arayışına girdim. Fabrikaya uygun bir sendika buldum. Temsilcilerle konuştum, akıl danıştım. Üye oldum. Beni işçi temsilcisi yaptılar ve sendikaya üye toplamamı istediler. Gerekli desteği vereceklerini söylediler.

Olağanca gizlilikle süreci başlattım. İnsanları tek tek kenara çekip sendikayı anlatıyordum. Başta çoğu kişi, “Zaten az maaş alıyoruz, bir de yevmiyemizi oraya mı vereceğiz?” diyordu. Benden yaşça büyük abiler, ablalar vardı. Toy bir delikanlıydım, nasıl laf geçirecektim?

Ama süreçte özellikle ablalar çok yardımcı oldu. Onlar da sendikayı anlattı, haklarımızı konuştu. İşçi kadınların evlerinde toplanıp dertleşiyor, sendikayı anlatıyorduk.

Nihayet çoğunluğu sağladık. Grev kararı aldık.

Patron şok olmuştu, küplere binmişti. “Ekmek yediğiniz yere ihanet ediyorsunuz” nutuklarına başladı. “Ben size ekmek veriyorum” diyordu. Biz ise fabrika bahçesinde, şimdiye kadar kaçak göçek içtiğimiz sigaraları artık keyifle içiyor, evlerden getirdiğimiz çay, kek, börek eşliğinde grevimizi sürdürüyorduk.

Sendikadan temsilciler ve avukat da gelmişti. Patron, “Temsilciniz kim?” diye sorduğunda 23 yaşındaki cılız veledi gösterdiler: beni.

“Gelin konuşalım” dedi.

Avukat ve temsilciyle birlikte odasına gittik. Hararetli bir toplantı oldu. Sesler yükseldi…

Grev ikinci gününe girdiğinde, patrondan gizli kapaklı ahlaksız bir teklif de aldım. Grevi kaldırmam karşılığında, ehliyeti bile olmayan bir çocuğa araba teklif ediliyordu.

Neticede direndik. Pes ettirdik. İsteklerimiz kabul edildi.

Ama hikâye burada bitmedi…

“Fakirin karnı doyarsa siki kalkar” lafını bilirsiniz. Haklarını alan işçiler rehavete kapıldı. Sendika çalışmamaya başladı. “Yok şöyle, yok böyle” derken birer birer ayrıldılar. Öyle bir hâl aldı ki sonunda tek kaldım.

Patron, “Gel bakalım delikanlı, bir konuşalım” dedi. Konuşmanın sonu, “Muhasebeye uğra, hesabını kessinler” oldu.

İşin garip tarafı, grevde arkamda duran sendika bu sefer durmadı. Sümen altı edildim. Hiçbir hakkımı korumadılar.

Bu, ilk kovulmam olmayacaktı.

Yıllar sonra başka bir fabrikada bir iş kazasına şahit oldum. Bilirkişiye ifade vermem istendi ama bu “ifade”, patronun istediği gibi olacaktı. Kabul etmeyince yine kapı göründü.

Patronlarla kavgam bitmiyordu.
Ama artık eski enerjim yok. Özellikle grev sonrası yediğim kazığı hiç unutmadım. Yine hakkımı korumaya çalışıyorum ama daha ılıman bir şekilde.

Bir şeyi öğrendim:
Hak aramak zor değilmiş.
Zor olan, herkes vazgeçtiğinde tek başına kalmakmış.

Bir Şemsiye Nasıl Mübarek Olur?

 Yeşilçam filmlerini izlemeye bayılırım. Sık sık seyrederim. Tekrar tekrar izlediğim film sayısı sınırsızdır belki de. Kibar Feyzo, Davaro, ...